28 Ekim 2016 Cuma

AKP’NİN ÖNERDİĞİ “BAŞKANLIK SİSTEMİ”NİN, DÜNYADA DEMOKRATİK ÖRNEĞİ YOK - Ayşe SAYIN & Ece Güner TOPRAK

AKP’NİN ÖNERDİĞİ “BAŞKANLIK SİSTEMİ”NİN, DÜNYADA DEMOKRATİK ÖRNEĞİ YOK
Ayşe SAYIN & Ece Güner TOPRAK
Dünyadaki "başkanlık" örneklerini inceleyen uluslararası hukuk uzmanı Ece Güner Toprak başkanlık sisteminin artılarını, eksilerini anlattı, Türk tipi başkanlık önerisini değerlendirdi.
(iktibas: 26 Ekim 2016 Çarşamba)
Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle bir süredir "ara verdiği" başkanlık tartışmalarına, MHPlideri Devlet Bahçeli’nin, geçen günlerde grup toplantısında yaptığı "sürpriz"çıkışıyla yeniden döndü. AKP’nin 2012sonunda Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu "somut" teklifle uzun süre tartışılan başkanlık sistemi önerisi, 330"evet" oyu için MHP’nin "eksiği tamamlama" tutumu nedeniyle de ilk kez "referadum"a bu kadar yaklaşmış durumda. Peki, Osmanlı’dan, günümüze uzanan süreçte "parlamenter sistemi" benimseyen Türkiye’nin, gerçekten böylesi bir sistem değişikliğine gereksinimi var mı? AKP’lilerin dediği gibi "13-15 maddelik anayasa değişikliği" tüm kurul ve kurumlarıyla "demokratik" bir başkanlık sistemini getirir mi? Başkanlık üniter sistemde işleyebilir mi? Bu konuda geniş çalışma yapan isimlerden birisi, Uluslararası Hukuk Uzmanı Ece Güner Toprak. Avrupa, ABD ve Latin Amerika örneklerini inceleyen Ece Güner Toprak, dünyadaki başkanlık uygulamaları, AKP’nin gündeme getirdiği "Türk tipi" başkanlık önerisi ve yarı başkanlık sisteminin "artılarıeksileri" ni Cumhuriyet’e değerlendirdi:
-TÜRKİYE’DE BİR SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR MI?
Kanaatimce kesinlikle böyle bir ihtiyaç yoktur. Türkiye’deki sistem, tüm Avrupa’nın sistemidir. Avrupa’da çoğu ülkenin bizimkine çok benzer anayasası vardır. Tarihimizin de sistemidir (Osmanlı döneminden başlamak üzere). Evet, sistem güçlendirilebilir. Daha güçlü bir parlamento ve yargı için reformlar yapılabilir ama hiçbiri sistem değişikliği gerektirmez.
-TÜRK TİPİ BAŞKANLIK:
Böyle bir sistem dünyada yok. Tabii bu konuda demokratik ülkeleri kriter alıyorum. Türk tipi başkanlık dendiğinde referans belge, 2012 sonu AKP tarafından hazırlanan başkanlık taslağı var. Ona baktığımızda başkan, "takdirine kalmış" kararla seçimleri yenileyebiliyor deniliyor.
Meclis’in azil yetkisi kısıtlı
Başkan, "genel siyasetin yürütülmesi için", sınırları/kapsamı oldukça belirsiz"Başkanlık Kararnameleri" çıkarabiliyor. Hiçbir denetime tabi olmadan, üst yargıyı şekillendiriyor. Meclis’in, başkanı azil yetkisi çok kısıtlı/fiilen işlemez halde. Hatta en yeni açıklamalarda "Başkan Meclis tarafından görevden alınamaz" deniyor. Azil prosedürünün tamamen kaldırılması söz konusu. Bu temel hususlar, demokratik bir başkanlık sistemi ile bağdaşmıyor. Bırakalım ABD’yi, Latin Amerika ülkelerinde dahi başkanlarda bu kadar geniş yetkiler yok. Ki Latin Amerika’da bu konuda 190 anayasa denemesi yapılmıştır. Tabii Afrika, Orta Asya tipi başkanlıkları dikkate almıyorum bu değerlendirmeyi yaparken, çünkü oralardaki sistemi demokrasi olarak nitelendiremeyiz. Oysa başkanlık sisteminin birinci kuralı katı güçler ayrılığıdır. Hiçbir şekilde parlamentoyu feshedemez. ABD’de kusurlu davranıştan dolayı bile Meclis, başkanı azledebiliyor. AKP taslağında başkan, yargıyı büyük oranda şekillendiriyor. Yargıdan büyükelçi atamasına kadar, bürokrasiyi, eğitimi şekillendiren başkan var, üzerinde neredeyse hiçbir denetim yok. "Vatana ihanet" gibi çok kısıtlı denetim var.
-12-15 MADDELİK DEĞİŞİKLİK:
Baktığımızda başkanlık sisteminin demokratik ve başarılı olduğu neredeyse tek ÜlkeABD. AKP yöneticileri, "12-15 maddelik değişiklik getirebilir" diyor. Esas korkutan bu. Çünkü birçok alanda köklü reform yapmadan getirirseniz istikrarlı bir demokrasi olmaz. HattaABD anayasasını birebir kopya etseniz bile istikrar olmaz. Çünkü ABD’de güçlü bir yasama var, katı güçler ayrılığı var, bu birinci ve en önemli kural. Meclis’in veto hakkı var, denge denetleme var. ABD’de neden işliyor sistem? Seçim sistemi ve siyasi partiler yasasından dolayı ve tabii eyalet sistemi var. Meclis’in veto hakkı var. Bu sistemi tüm kurum ve kurallarıyla, uygulamaya koymayınca, "denge denetleme" kâğıt üzerinde kalır. Bugün Demokratik Parti’nin Genel Başkanı, hiç tanımadığımız bir milletvekilidir. Ama milletvekili seçiminde başkanın hiçbir etkisi yoktur, milletvekilliği güçlüdür.
ABD SİSTEMİ BURADA İŞLEMEZ
-KOPYASI MEKSİKA’DA OTORİTER BAŞKAN VAR:
ABD sistemini bire bir kopya etseniz de, denge denetimi sağlayamazsanız, o sistem işlemez. Bunun en somut örneği Meksika’dır. ABD anayasasının neredeyse aynısı. Ama Meksika’da otoriter başkanlık var, çünkü fiilen başkan yönetiyor partiyi, disiplinli parti sistemi var. Denge denetimi çöküyor, bizde de parti disiplini sistemi var. Etkiliyse, yasama gerçek denge denetim oluşturamıyor. O zaman başkanlık otoriter başkanlık sistemine dönüşüyor.
-BAŞKANLIK FEDERASYONLAR İÇİN:
Başkanlık sistemi federasyonlar için getirilmiş. Başkan dış dünyayla ilişkiler ve bütünlük için düşünülmüş rol. Esas rolü dış dünyaya karşı. Otoriter başkanlığa karşı eyaletler denge denetimi sağlıyor. Latin Amerika’da üçte ikisi federasyon, G- 20’deki 6 ülkede başkanlık var bunlardan 4’ü tam federasyon, 2’ si yarı federasyon. Yani bu sistem federasyonlarda daha iyi işlediği için bu sistemin zamanla federasyon tartışmalarını da beraberinde getireceğini görüyorum.
-BAŞKANLIK’TA 9 PARTİLİ KOALİSYON VAR!:
OECD raporlarına göre başkanlık, 2 misli istikrarsızlık getiriyor. Latin Amerika kıtası bunun canlı kanıtı. Başkanlık sistemi yapısından dolayı sürekli koalisyon, erken seçim, otoriter başkanlar veya darbelere yol açmıştır. Şu an bile Latin Amerika’nın en önemli başkanlıkla yönetilen ülkelerinde; Arjantin, Brezilya, Venezüella ve Meksika’da "koalisyonlar" var, hem de bazılarında 9 partili koalisyonlar! Söylenenin aksine bizdeki gibi çok partili sistemlerde başkanlık sistemi koalisyonlardan korumuyor, bu konuda "istikrar" getirmiyor.
YARI BAŞKANLIK FİİLEN UYGULANIYOR
"Yarı-başkanlık" da esasında özünde bir parlamenter rejimdir. Sadece halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının daha etkin kullandığı yetkiler vardır. En tipik "yarı başkanlık" sistemi olarak görülen Fransız sistemiyle Türk sistemi son derece benzerdir. Cumhurbaşkanının konumu da aynıdır; ve partili değildir. Türk sistemi zaten bir ‘yarı başkanlık sistemine’ zemin vermektedir. Sadece uygulama – teamül ve AYM içtihadları doğrultusunda - bugüne kadar klasik parlamenter yorumla yapılmıştır. Bugün ilk defa Fransa’daki gibi, bir "yarı-başkanlık" gibi fiilen uygulanmaktadır. Bu sebeple de, anayasa reformu yapıp, "yarı başkanlık" amacıyla, cumhurbaşkanına ek yetkiler tanımaya kesinlikle gerek yoktur. Anayasamız şu an fiilen bir"yarı-başkanlık" yorumu ile uygulandığına göre ve bu uygulama devam ederse, en azından Fransa’nın daha demokratik bir "yarı- başkanlık" sistemi için yaptığı reformları Türkiye’nin de hayata geçirmesi gerekir.
'FİİLİ GÜÇLER BİRLİĞİ’ SIKINTILARIN TEMELİ
TÜRKİYE’DE FİİLİ GÜÇLER BİRLİĞİ VAR:
Başkanlık sistemine geçiş için öne sürülen kilit argümanlar; "daha güçlü bir başkan, daha çok istikrar, daha hızlı karar verme". Oysa Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı krizlerin sebebi zaten bu hususlar. Yasalar bir günde parlamentodan incelenmeden geçiyor. Torba yasa konusunda Cumhuriyet tarihinin rekoru kırıldı. Sadece son birkaç yılda 5 binin üzerinde yasa maddesi torba yasa şeklinde Meclis’ten geçti. Daha hızlı nasıl gidilebilir? Tam tersine, ekonomi olsun, terör olsun, dış politikada olsun hataların sebebi, yeterince "ortak akıl" aranmamasından kaynaklanıyor. En büyük istikrarsızlık, denge-denetim mekanizmalarının olmaması, güçler ayrılığının ve kurumsal yapının zayıflamasıdır: Bugün Türkiye’de ‘fiili başkanlık sistemi’ değil,‘fiili güçler birliği’ var. Bunun anayasaya yansıtılması yanlış olur.
MOODY’S "KURUMSAL YAPI" UYARISI YAPTI:
Örneğin Moody’s de not düşürmesinde aynen bu sorunlara işaret etti. Hukuk devletinin geleceğinin belirsizliği, dengedenetim ve kurumsal yapının zayıflaması diye özetledi meseleyi. Ekonomi için güven veren bir ortam olmuyor. Son yıllarda önemli krizlerin nedeni, ekonomi, terör, dış politika olsun; temel sebebi ortak akıl aranmaması, güçler ayrılığının zayıflaması. Esas istikrarsızlık budur. Denge denetim, ortak akıl aranmazsa yap boz olur, hatalar olur. Yanlış bir sistem değişikliği zaten kırılgan durumdaki ekonomimizi kötü etkiler. Şu an sistem değişikliği ile ekonomiye ek bir belirsizlik eklemenin zamanı değil. Yapılması gereken terör ve ekonomi sorunlarına odaklanmak.
ABD TİPİ BAŞKANLIK
KATI GÜÇLER AYRIMI:
Başkan, hiçbir şart altında meclisi feshedemez, kontrol edemez. Tam tersi, meclis, başkanı "kusurlu hareketten" dolayı bile görevden alabilir. n Denge-Denetim: Başkanın neredeyse tüm kararları/atamaları meclis denetim ve onayına tabidir.
-GÜÇLÜ YASAMA:
Meclis üyeleri iki yılda bir dar bölge sistemiyle yenileniyor. Başkan parti yönetiminde yer almıyor. Parti "kontrolü/disiplini"nde söz sahibi değil.
-BAĞIMSIZ YARGI:
ABD Başkanı, federal yargıçlar hariç, yargıda herhangi bir atama yapamıyor. Ortalama/fiilen her başkan bu yargıçlar ömür boyu atandıkları için 1 AYM üyesi ve düşük oranda federal yargıç atama şansı yakalıyor. Ayrıca, yargıyı şekillendiren, "HSYK tarzı ", yürütmenin etkin olduğu bir yapı yok.
-ÖZGÜR MEDYA:
ABD’de medya ve ifade özgürlüğü tam koruma altındadır ve önemli denge/denetim mekanizmalarından biri. n Eyalet denetimi: Eyaletlerin kendi yönetimleri vardır, başkan sadece bir nevi dış dünyaya karşı "koordinatör" olarak düşünülmüştür ve federasyonlara uygun bir rolü vardır. Halkı ilgilendiren çoğu konu eyalet seviyesinde kararlaştırılır ki bu başkanın gücüne çok önemli bir sınırlamadır.
BİR ELEŞTİRİ; YORUM VE KATKI:
AYŞE SAYIN : ULUSLARARASI HUKUK UZMANI TOPRAK: 
AKP’NİN ÖNERDİĞİNİN DEMOKRATİK ÖRNEĞİ YOK
Günümüzde tartışılan başkanlık sistemi Hitler Rejimine giden yolda son aşamadır. Esasen hikaye aynı hikayedir. Her aşaması bire bir aynıdır. Kuvvetler birliği diye bir şey yoktur.
Bu ortaçağ sultanlarına has bir iştir. Modern dünya bu kavramı konuşmaz, düşünmez bile. Böyle bir ideal, bir fikir yoktur. Açıkçası, kuvvetler birliği denilen şey bütün gücün kontrolsüz denetimsiz şekilde tek bir kişide, bir despotta, bir diktatörde toplanmasından başka bir şey değildir. Aydın kişilerin dili kibardır, lafı eğer bükerler. Ben size dosdoğru söyleyeyim. Türk usulü başkanlık sistemi Hitler Rejimi demektir. Napolyon tarzı devlet nizamı demektir. Yani Napolyonun deyimiyle Recep Tayyip Erdoğan'ın ben devletim, devlet de ben demesinden ibarettir. Tarihte bir geri gidişten ibarettir. Atilla, Cengiz Han dönemine dönmek gibi, ülkenin bir aile işletmesine dönüşmesinden ibarettir. Bir halk bu kadar kıt akıllı, bu kadar bön, bu kadar dangalak olamaz. Elindekini bu kadar kolay terk edemez. Bu kadar kolay keklenemez. Oraj POYRAZ ( 0raj.p0yraz@neomailbox.net / [oraj.poyraz@openmail.cc]oraj.poyraz@openmail.cc / [oraj_poyraz@alpinaasia.com]oraj_poyraz@alpinaasia.com )

25 Ekim 2016 Salı

BÜYÜK VE GÜÇLÜ DEVLETLERİN; KÜÇÜK, KAOTİK, KONTROL EDİLEBİLİR BİRİMLERE DÖNÜŞTÜRÜLDÜĞÜ COĞRAFYA! Prof.Dr. Tülây ÖZÜERMAN & Cüneyt Şaşmaz

BÜYÜK VE GÜÇLÜ DEVLETLERİN; 
KÜÇÜK, KAOTİK, KONTROL EDİLEBİLİR BİRİMLERE DÖNÜŞTÜRÜLDÜĞÜ COĞRAFYA!
Prof.Dr. Tülây ÖZÜERMAN
(Gönderen: Cüneyt Şaşmaz)
Küçük Kaotik Kontrol Edilebilir Birimler (KKKEB) derken; günümüzde ulus devletlerin yerine ikame edilen/edilmeye çalışılan yapılardan söz ediyorum.
Büyük devletler, küçük devletler ayrımını yerini, devletler ve devletçiklerebırakırken, o "devletçik" dediklerimiz artık eski formatlarının çok dışında birimlere dönüşmekte.
Bu birimlerin ortak özelliği kaotik olmaları.
Sürekli yeni başlıklı çatışmaların şırıngalandığı, çözümü kurumsal gelenekleri yerine,"yeni" etiketli kavramlarda ve bunları pazarlayan/tutunan kişilerde aradıkça, yeniden yapılanıyormuş gibi çözülen yapılar bunlar.
Önceki güçlü devletlerin içinde sağlanan güven duygusunun yerini güvensizliğe bıraktığı, savrulan aidiyetler ve aidiyetlerin yeniden inşası için çarpıtılan tarih, suçlanan kurum ve kişiler ile belirsizliğe doğru çıkılan, etki alanı çok geniş, bedeli çok ağır, zorla çıkarıldığımız bir yolculuk da diyebiliriz.
Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez, iki yıl önce BM’de yaptığı konuşmada Papa Francis’in barış çağrısını doğru bulduğu açıklaması ile başladığı sözlerini, ABD’ni suçlayarak sürdürmüş ve; ‘terörizm canavarını yarattılar ve bu canavar şu an kontrolden çıktı’ sözleriyle toplantıya damgasını vurmuş; ‘Geçen yıl toplandığımızda Esad rejimini terörist olarak değerlendirip ona karşı olanları devrimci görüp desteklediniz; şimdi ise dün "devrimci" dedikleriniz radikal İslamcılara karşı savaş açmış durumdasınız..
IŞİD ve El Kaide’nin elindeki silahların izini kim sürebilir? Büyük güçler çok kolay dost ve düşman kavramını değiştiriyor. Teröristler dost oluyor, dostlar ise terörist. Hizbullah’ı terörist örgütler listesine koymuştunuz ama sonradan Lübnan’da geniş bir tabanı olan saygın bir yapı olduğu anlaşıldı. 1994’te Buenos Aires’te İsrail Elçiliği’ne yapılan bombalı saldırıda İran parmağı aradınız ancak öyle olmadığı kesinleşti. 11 Eylül sonrası El Kaide terörü gerekçesiyle Afganistan ve Irak’a savaş açtınız; o ülkeler şimdi dünyanın en ağır durumunu yaşıyor. Arap Baharı’nı Tunus, Libya ve Mısır’da başlatarak radikal İslamcıları kendi elinizle orada iktidara getirdiniz. Bölge haklarının özgürlüklerini gasp ettiniz. Bu gün burada IŞİD’e karşı bir BM kararı çıkarmak üzere toplandık oysa IŞİD’in bazı BM Güvenlik Konseyi ülkelerinin gözetiminde dostları tarafından kurulup beslendiğini herkes görüyor.’demişti.
Obama’nın yüzü kasılarak dinlediği bu konuşma, bugün Türkiye’nin de içine çekildiği Orta-doğu batağının yaratılması ve karışıklığın baş mimarının ABD olduğu gerçeğini kalın çizgilerle ortaya koymuştu.
Ne ki, Türkiye’de fazla gündem yaratmadı.
Fernandez’e ne mi oldu?
O şimdi eski başkan ve hakkındaki suçlamalarla uğraşıyor(!)...
Artık hepimiz biliyoruz ki; terör sadece örgütlerin işi değil, ya da bu faaliyetler devletlerin tamamen dışında değil.
Devletlerin legal yollar dışında müdahalelerinin giderek çoğaltıldığı, hukuk dışılığın fiili durumlar ve yasalar marifeti ile olağanlaştırılmaya çalışıldığı, uluslararası sistemin düzensiz yapısından kaynaklı sorunları çözmeye çalışmak yerine, düzensiz yapıyı kalıcılaştıracak girişimlerle "düzensizliği yönetmek" üzerine kurgulu bir uzun soluklu bir sürecin içindeyiz.
Fernandez’in sözlerini dayandırmak için işaret ettiği, Papa’nın barış çağrısı, barış kavramına günümüzde hangi anlamların yüklendiği üzerinde düşünülerek değerlendirilmeli.
Barış, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramlara 20. Yüzyılda yüklenen içeriklerinden farklı bakmamız gereken koşullarda yaşıyoruz.
Barış diyerek savaşı, özgürlük diyerek esareti, insan hakları diyerek, en büyük ihlalleri yaşattıkları coğrafyaya sokulurken "demokrasi" sopasına tutundular/tutunuyorlar.
Giderek etki alanını genişleten ve bizi de içine çeken "otokrasi" dalgası ve demokrasi giysili otokratlardan söz ediyorum.
Tam da Cumhuriyet’imizin kuruluşunun 93'üncü yılını idrak ettiğimiz şu günlerde, hepimizin Cumhuriyet ile kazandığımız yurttaş kimliği ve dünyada devlet olarak edindiğimiz yerin önemini görmeliyiz.
Büyük devletlerin büyüklüklerinin diğerlerinin küçültülmesinden geçtiği bir süreçte, iç ve dış tehdidin artık bir algı olmadığını kavramış olmalıyız.
Hani şu unutturulmak istenen kavram "laiklik" var ya; dini kullanmak isteyenlerinengel görüp, "dinsizlik" diye yaftaladıkları; tam da şimdi gerekli.
Sadece ülkemiz için değil, coğrafyamız için de önemli.
Mezhep ayrımcılıklarının yanında, tarikat ve cemaat gibi yapılarla, yetmedi, dini kisve ile ortaya çıkarılan terör oluşumları ile ayrışan bir dini kültürün pazarlandığı, sürgit bir kaotik yapıya karşı tek panzehir: "laiklik".
Müslümanı Müslümana kırdırma oyununu bozmak istiyorsak, laikliği, herkesin din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ve dini vicdanla sınırlandıracak önlemleri alan, mezhepçilik yapmayan, dinin kullanılması üzerinden üretilen otoritelere ortam ve olanak sağlamayan bir yapı için daha fazla gecikilmemeli.
Batı kendi gelişimini, laiklik sayesinde sağladı.
Mezhepler arasındaki çatışmaları, bunlara kör kalarak çözebildi.
Cumhuriyet Türkiye’si, bu anlamda, katışıksız olmasa da önemli bir örnektir.
Katışıksız; çünkü çok partili Türk siyasetinin uzun soluklu proje ve toplumsal refah ve kalkınma konularından çok, din/muhafazakarlık üzerinden yandaşlarını kalkındırarak popülist politikalarla ilerledikleri yol, bugün doğrudan din devletini hedefleyen anlayışların önünü açmıştır.
Son süreçte yüceltilmeye çalışılan Osmanlı kültürü ile karalanmaya çalışılan Cumhuriyet kültürü arasındaki temel ayrışma, devletin dayandığı temel felsefe ile ilgili olduğu kadar toplumda da yeni bir çatışma başlığı yaratmaya yöneliktir.
Devletin kaynağı sorununu çözmüş olan Batı’ya bakınca; Osmanlıya geri dönüş tartışması üzerinden dönüş(türül)en Türkiye yaratmak, kime, kimlere hizmet eder?!
Önceki güçlü yapımızı sağlayan temel kurumları güçlendirmek, başta "laiklik" en acildir.
Laiklik yoksa Cumhuriyetin kazanımları boşaltılmış demektir.
İçinden geçtiğimiz süreci tahlil için ille uzman olmamız gerekmiyor.
Algılarımız üzerinde kurulan tüm ipoteklere karşın, devlet olmanın gücünden çok, tehdit algısını daha çok hissetmeye başladık.
Güven değil, güvensizlik hissediyoruz.
Cumhuriyetle var ve yurttaş olduk ve O’na sırtımızı dayayarak bugünlere kadar geldik.
Bunu sadece Cumhuriyet’e sahip çıkanlar için değil, karşı olanlar için de söylüyorum.
Karşı ama, O’nun nimetleri sayesinde bir yerlere gelmiş, bir güç olmuş, oluşturmuş herkes için.
Şimdi 93 yıllık birikimimize, Cumhuriyet ve kurumlarına daha sıkı sarılmak zorundayız!
Sırtımızı dayadığımız süreçler bitti.
Tüm gücümüzle omuz vermeli, yaşam, değer ve birliktelik kaynağımızın daha fazla kemirilmesine seyirci kalmamalıyız.
Ne mi diyorum?!
100’üncü yıl dönümünde başka, bambaşka bir devlet hayalinde olanlara, O başka devletin, önceki yapısındaki gücü ile var olamayacağını; hatta devlet sayılamayacağını, güçlü değil, zayıf yapıların kalıcılaştırılmaya çalışıldığı bir coğrafyada yaşadığımızı anlatmaya çalışıyorum.
Büyük ve güçlü devletlerin; küçük, kaotik, kontrol edilebilir birimlere dönüştürüldüğü coğrafyamızın kaderini paylaşmak yerine, coğrafyadaki ülkelerin de kaderini dönüştürecek birikimi var Türkiye’nin; iş, hayalcilerle heba etmek yerine, o birikimi güce dönüştürecek bir yönetim anlayışı ve iradeyi var etmekte...

20 Ekim 2016 Perşembe

ADALETSİZLİĞİN TEMEL İLKELERİ - Eduardo Galeano

ADALETSİZLİĞİN TEMEL İLKELERİ
Eduardo Galeano
Reklamlar tüketimi emrediyor, ekonomi engelliyor. Herkes için zorunlu, ama çoğunluk için imkânsız olan tüketim kuralları suça davet olarak tercüme ediliyor. Gazetelerin haber sayfaları zamanımızın çelişkileri hakkında politika ve ekonomi sayfalarından çok daha fazla şey öğretiyor.
Bu dünya sofraya herkesi davet eden, ama çoğunluğun suratına kapıyı kapatan, aynı zamanda da eşitleyici ve eşitliksiz bir dünya: Dayattığı düşüncelerde ve alışkanlıklarda eşitleyici, sunduğu fırsatlarda eşitliksiz.
Eşitleme ve eşitliksizlik
İkiz totalitarizm salgını var dünyada: tüketim toplumu ve baskıcı adaletsizlik diktatörlükleri.
Baskıcı eşitleme çarkı insan soyunun en güzel niteliği olan ve kendimizi onlarla tanıdığımız farklılıklara ve onları temel alan bağlara karşı işliyor. Dünyanın en güzel tarafı kendi içinde pek çok dünya olmasıdır; hayatın farklı müzikleri, acıları, renkleri var: Yaşamanın ve söylemenin bin bir yolu var, inanmanın ve yaratmanın, yemenin, çalışmanın, dans etmenin, oynamanın, aşık olmanın, acı çekmenin ve kutlama yapmanın binlerce binlerce yıl boyunca keşfettiğimiz bin bir yolu var.
Bizi tek biçime sokan, aptallaştıran eşitleme ölçülemez boyutlarda. Kitlesel kültür endüstrisinin geniş insan yelpazesine ve insanın kimlik hakkına karşı işlediği gündelik suçları kaydedebilecek bir bilgisayar henüz yapılmadı. Ama bu suçların yıkıcı etkileri gözleri bozuyor. Zaman tarihten boşalarak ilerliyor, mekân artık parçalarının şaşırtıcı farklılığını tanımıyor. Dünyanın sahipleri kitle iletişim araçları yoluyla hepimizi tüketim kültürünün değerlerini yansıtan tek aynayı izlemek zorunda bırakarak iletişim kuruyor bizimle.
Sahip olmayan var olamaz: Kimin arabası yoksa, kimin marka ayakkabısı, ithal parfümü yoksa, aslında yaşar gibi yapıyor. İthal ekonomisi bir sahtekârlık kültürü: Bu ahmaklık krallığında hepimiz piyasanın azgın sularını yarıp geçen tüketim kruvazörüne binmek mecburiyetindeyiz. Yolcuların büyük çoğunluğu deniz kazasına mahkûm, ama dış borç yolculuk edebilenlerin masraflarını herkesin hesabından ödüyor. Borçlar azınlıktaki tüketicinin yeni, faydasız şeyler istif etmesine izin veriyor ve televizyon herkesin gözü önünde Kuzey Güney için tasarlayıp başarıyla piyasaya sürdüğü yapay talepleri gerçek ihtiyaçlara dönüştürme görevini üstleniyor. (Bu arada, Kuzey ve Güney, bu kitapta dünya pastasının bölüşümünü kasteden terimler ve her zaman coğrafyayla sınırlı değiller.)
Öyleyse, Latin Amerika’daki işsizliğe ya da açlık sınırındaki yevmiyeye mahkûm gençlere dönüşecek milyonlarca ve milyonlarca çocuğa ne olacak? Reklamlar talebi mi özendiriyor, yoksa daha ziyade şiddete mi teşvik ediyor? Televizyon eksiksiz bir hizmet sunuyor: Yalnızca hayat kalitesiyle, mülkiyet hırsını birbirine karıştırmayı öğretmiyor, aynı zamanda gündelik video oyunları tarafından tamamlanan görsel-işitsel şiddet kursları da veriyor. Suç, küçük ekranın en başarılı görüntüsü: Onlar sana vurmadan, sen onlara vur, diye tavsiye ediyor video oyunların elektronik hocası. Yalnızsın, yalnızca kendin için varsın. Uçan otomobiller, ezilen insanlar. Sen de öldürebilirsin. Ve bu arada şehirler büyüyor, Latin Amerika şehirleri artık dünyanın en büyük şehirleri oluyor. Şehirlerle beraber korkuyla aynı hızla, suçlar da büyüyor.
Dünya ekonomisi gittikçe büyüyen üretimine çıkış bulmak için, kazanç kapıları kapanmasın diye sürekli genişleyen bir tüketim piyasası talep ediyor, ama bir yandan da üretim giderlerini düşürmek için gülünç fiyatlara hammadde ve emek gücü istiyor. Bu sistem daha çok satmaya, daha az ödemeye ihtiyaç duyuyor. Bu çelişkiyi başka bir çelişki doğuruyor: Tüketici sayısını arttırmak için, Kuzey Güney’e ve Doğu’ya daha fazla tüketmelerini emrediyor. Ancak suçlu sayısı tüketici sayısından daha hızlı çoğalıyor. İnsanlara gerçek varoluşu bahşeden fetişlere sahip olmak için, her saldırgan kurbanının sahip olduklarına sahip olmak istiyor; kurbanının kurban olmadan önce olduğu kişi olmak için. Birbirinize karşı silahlanın: Bugüne bugün, sokakların tımarhanesinde, herhangi biri serseri bir kurşunla ölebilir. Açlıktan ölmek için doğan da, hazımsızlıktan ölmek için doğan da.
Tüketim toplumunun kalıpları tarafından dayatılan kültürel eşitleme istatistiklerle ifade edilemez, ama eşitsizlik edilebilir. Eşitsizliği teşvik etmek için onca çaba sarf eden Dünya Bankası’nın rahatça kabul ettiği gibi, Birleşmiş Milletler’in farklı örgütleri de bunu teyit ediyor. Dünya ekonomisi hiçbir zaman bu kadar az demokratik ve dünya hiçbir zaman bu kadar adaletsiz olmadı. 1960 yılında insanlığın en zengin yüzde yirmisi en yoksul yüzde yirminin otuz kat fazlasına sahipti. 1990 yılında fark yetmiş kattı ve o günden beri ara gitgide açılmaya devam ediyor: 2000 yılında fark doksan kat olacak.
Aşırı uçların en aşırı uçlarında, Forbes ve Fortune dergilerinin pornofinans sayfalarında boy gösteren en zengin zenginler ve sokaklarda, kırlarda görünen en yoksul yoksullar arasındaki uçurum çok daha derin. Afrika’daki hamile bir kadın, Avrupa’dakinden yüz kat daha fazla ölüm riski taşıyor. ABD’de her yıl ev hayvanları için üretilen malların satış değeri Etiyopya’nın gayri safi milli hasılasından dört kat fazla. Yalnızca iki devin, General Motors ve Ford’un satışları bütün siyah Afrika’nın toplam üretim değerini rahat rahat aşıyor. Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’na göre, on kişi, gezegenin en zengin on kişisi, elli ülkenin toplam üretim değerine eş bir zenginliğe sahip ve 447 multimilyoner insanlığın yarısının yıllık gelirinden daha fazla servete sahip.
Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’nın sorumlusu James Gustave Speth 1997’de, son yarım yüzyılda dünyadaki zenginlerin sayısının ikiye katlandığını, ama yoksul sayısının üçe katlandığını; 1.7 milyar kişinin on beş yıl öncesinden daha kötü şartlarda yaşadığını açıkladı.
Kısa bir süre önce Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu oturumunda Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn kongreye soğuk bir duş aldırdı. Bu iki örgütün yürüttüğü gezegen hükümetinin iyi gidişatının kutlamaları sırasında Wolfensohn uyardı: “Eğer işler böyle giderse, otuz yıl sonra dünyada beş milyar yoksul olacak ve eşitsizlik gelecek nesillerin suratına saatli bomba gibi patlayacak.” Bu arada karşılığında tek dolar, peso ya da baharat almadan anonim bir el Buenos Aires’in bir duvarında şunu öneriyordu: Açlık ve yoksullukla savaşın! Bir yoksul da siz yiyin!
Meksikalı yazar Carlos Monsivâis’in tavsiye ettiği gibi iyimserliğimizi belgelemek için söyleyelim; dünya yoluna devam ediyor: Her ülkenin içinde, ülkeler arası ilişkilerde hakim olan adaletsizlik yeniden üretiliyor ve yıldan yıla artarak, her şeye sahip olanlarla hiçbir şeyi olmayanlar arasındaki uçurum gittikçe daha da çok açılıyor. Bunu Amerika’da iyi biliyoruz. Kuzey’de, ABD’de zenginler yarım yüzyıl önce ulusal gelirin yüzde 20’sini alıyorlardı. Şimdi yüzde 40’ını alıyorlar. Ya Güney’de? Latin Amerika dünyanın en adaletsiz bölgesi. Başka hiçbir yerde ekmek ve balık bu kadar kötü paylaşılamaz; başka hiçbir yerde yönetim hakkına sahip azınlıkla itaat etme ödevi olan çoğunluk arasındaki mesafe bu kadar büyük değildir.
Latin Amerikan ekonomisi, postmodernmiş gibi yapan köleci bir ekonomidir: Afrika’daki ücretleri öder, Avrupa’daki fiyatları koyar ve en verimli üretimi adaletsizlik ve şiddettir. Mexico City, 1997, resmi veriler: Yoksullar yüzde 80, zenginler yüzde 3, kalanlar orta sınıf. Ve Mexico City doksanlı yıllarda dünyada birdenbire servet sahibi olan en çok multimilyoner üreten ülkenin başkentidir: Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, tek bir Meksikalı on yedi milyon Meksikalı yoksulun sahip olduğuna eşit servete sahip.
Dünyada Brezilya kadar eşitliksiz bir başka ülke daha yok ve bazı uzmanlar dünyanın gelecekteki portresini çizmek için gezegenin brezilyalılaşma’sından bahsediyorlar. Ve brezilyalılaşma derken, şenlikli futbolun uluslararası yaygınlaşması kastedilmiyor, sokak karnavallarından, ölüleri ayağa kaldıran müziklerinden, Brezilya’nın parlak yüzünü oluşturan harikalardan bahsetmiyorlar; evrensel ölçekte bir sosyal adaletsizlik ve ırk ayrımcılığı üzerine kurulmuş bir toplum modelinin dayatılmasından bahsediyorlar. Bu modelde ekonominin büyümesi yoksulların ve dışlananların sayısını katlıyor. Belindistan Brezilya’nın öbür adı: İktisatçı Edmar Bacha, bir azınlık Belçika’nın zenginleri gibi tüketirken, büyük çoğunluğun Hindistan’ın fakirleri gibi yaşadığı bu ülkeyi böyle vaftiz etti.
Özelleştirme ve serbest piyasa çağında, para aracısız yönetiyor. Devlete yüklenen işlev ne? Yargıç ve jandarma devlet, daha fazlası değil. Devlet ucuz emek gücünü disipline etmekle uğraşmalı; cüce ücretlere mahkûm ve iş bulamayan emek güçlerinin tehlikeli kalabalığını baskı altına almakla uğraşmalı. Dünyanın pek çok ülkesinde sosyal adalet ceza adaletine indirgendi. Devlet kamu güvenliğini gözetiyor, diğer her şey piyasaya terk ediliyor. Ve polisin baş edemediği yerde yoksulluk, yoksul insanlar, yoksul bölgeler Tanrı’ya havale ediliyor. Kamu yönetimi merhametli anne rolünü oynamak istese de, gittikçe azalan gücünü gözetime ve cezaya adamaktan başka çaresi yok. Bu neoliberal zamanlarda kamusal haklar hayırseverliğe indirgendi ve onlardan sadece seçim arifelerinde bahsedilir oldu.
Yoksulluk her yıl, pek çok insanın ölümüyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’ndan daha çok insanı öldürüyor. Ama iktidarın bakış açısına göre bunca ölüm çok da kötü değil; çünkü fazlasıyla büyüyen nüfusu düzenlemeye yarıyor. Uzmanlar Güney’deki aşırı nüfus’tan şikâyet ediyor, buralarda cahil kitleler gece gündüz Altıncı Emir’i ihlal etmekten başka bir şey bilmiyorlar: Kadınlar hep istiyor, erkekler hep beceriyor. Aşırı nüfus mu? Kilometrekareye yalnızca on yedi kişi düşen Brezilya’da mı, yoksa kilometrekareye yalnızca yirmi bir kişi düşen Kolombiya’da mı? Hollanda’da kilometrekareye dört yüz kişi düşüyor ve hiçbir Hollandalı açlıktan ölmüyor, ama Brezilya’da ve Kolombiya’da bir avuç açgözlü her şeyin sahibi. Haiti ve El Salvador, Amerika’nın nüfus yoğunluğu en fâzla ülkeleri ve nüfus yoğunlukları ancak Almanya kadar.
Adaletsizlik icra ederek yaşayan iktidarın bütün gözeneklerinden şiddet damlıyor. Toplum iyiler ve kötüler olarak ikiye bölünmüş: Yoksulluklarının sorumlusu olan lanetli kara derililer ve onların kalıtımsal suçlu nitelikleri gecekondu cehennemlerinde yaşıyor: Reklamlar ağızlarının suyunu akıtıyor, ama polis onları masadan atıyor. Sistem sunduğunu inkâr ediyor; düşleri gerçek yapan sihirli lambaları, televizyonun vaat ettiği lüksleri, şehir gecelerinde cenneti haber veren neon ışıklarını, sanal zenginliğin harikalarını: Gerçek zenginliğin sahiplerinin iyi bildikleri gibi bu kadar arzuyu dindirecek bir valium yok, ne de bu ateşi söndürebilecek bir prozac var. Hapishane ve kurşunlar yoksulların terapisi.
Yirmi ya da otuz yıl öncesine kadar, yoksulluk adaletsizliğin meyvesiydi. Sol bunu kınar, merkez kabul eder, sağ da çok nadir itiraz ederdi. Zaman ne kadar hızla değişti. Şimdi yoksulluk beceriksizliğin hak ettiği adil bir ceza. Yoksulluk acıma duygusu uyandırabilir, ama artık asla öfkelendirmiyor. Oyunun kuralı ya da kaderin cilvesi yüzünden yoksullar var. Şiddet de adaletsizliğin ürünü değil. Baskın olanın dili, seri olarak üretilen görüntü ve sözler, hayatı kazanan bir azınlık ve kaybetmeye mahkûm bir çoğunluk arasındaki acımasız bir yarış olarak gören ödül ve ceza sistemine eşlik ediyor. Şiddet genel kural olarak, yoksul mahallelerin ve yoksul ülkelerin ürettiği sayısız ve tehlikeli sosyal uyumsuzun ve kaybeden kötülerin kötü tavırlarının meyvesi olarak sunuluyor. Şiddet onların doğasında var. Yoksulluk gibi, bir doğa kanunu gibi karşılanıyor, biyolojik ya da belki zoolojik bir kural olarak. Böyleler, böyleydiler ve böyle olacaklar. Kendisini sürdüren hukukun kaynağı olarak adaletsizlik bugüne bugün, Güney’de de Kuzey’de de hiçbir zaman olmadığı kadar haksız; ama evrensel ölçekte kamuoyu üreten büyük iletişim araçları için hiçbir varlığı yok ya da çok az var.
Milenyum sonunun ahlak kuralları adaletsizliği mahkûm etmiyor, başarısızlığı mahkûm ediyor. Vietnam Savaşı’nın sorumlularından Robert McNamara savaşın bir hata olduğunu kabul ettiği bir kitap yazdı. Ama üç milyondan fazla Vietnamlı ve elli sekiz bin Amerikalı öldüren bu savaş haksız olduğu için bir hata değildi, yalnızca ABD kazanamayacağını bildiği halde sürdürdüğü için bir hataydı. Günah yenilgideydi, adaletsizlikt değil. McNamara’ya göre, 1965 yılında işgalci güçlerin zafer kazanmasının imkânsız olduğunu gösteren yıldırıcı olaylar vardı, ama ABD hükümeti zafer mümkünmüş gibi davranmaya devam etmişti. ABD’nin Vietnam’da Vietnamlıların istemediği bir hükümeti dayatmak için on beş yıl boyunca uluslararası terörizm uygulamış olması söz konusu edilmiyordu. Dünyanın en büyük askeri gücünün küçücük bir ülkenin üzerine İkinci Dünya Savaşı boyunca atılmış bombalardan daha fazlasını boşaltmış olması küçük, önemsiz bir ayrıntıydı.
Sonuç olarak, uzun katliamı boyunca ABD, büyük güçlerin kim olursa olsun istila etme, ne olursa olsun dayatma hakkını uygulamıştı. Egemen ülkelerin askerlerinin, tüccarlarının, bankacılarının, fikir ve heyecan üreticilerinin diğer ülkelere askeri diktatörlük ya da itaatkâr hükümet dayatma hakları var, ekonomi politikalarını ve tüm diğer politikalarını dikte edebilir, tefeci borçlanmaları ve yıkıcı talanları kabul etme emrini verebilir, kendi yaşam biçimlerinin hizmetinde olmalarını isteyebilir ve kendi tüketim eğilimlerini dayatabilirler. Bu, dokunulmazlıkla icra edilen ve aynı hızla unutulan doğal bir hak’tır.
İktidar belleğini geçmişi hatırlamak için değil, onu kutsamak için kullanır. Miras hakkıyla gelen ayrıcalıkların devamını haklı gösterir, yönetenlerin suçlarını bağışlar, kendi düşünceleri için kanıtlar sunar. Okulların ve iletişim araçlarının tek olası bellekmiş gibi yaydıkları iktidarın belleği kendi kutsallığına tekrar tekrar sıkıcı övgüler düzen sesleri dinler yalnızca. Dokunulmazlık ve belleksizlik talep eder. Başarılı ülkeler ve insanlar vardır, başarısız ülkeler ve insanlar vardır; çünkü yetenekliler ödülü, yeteneksizler de cezayı hak eder. Alçaklıkların kahramanlıklara dönüşebilmesi için, Kuzey’in belleği Güney’in belleğinden ayrılır, biriktirme ve yağma arasındaki bağ koparılır; zenginlikle talanın bir alakası yoktur. Kırık bellek bizi zenginliğin yoksulluktan masum olduğuna inandırır, zenginliğin ve yoksulluğun sonsuzluktan geldiğine, sonsuzluğa doğru ilerlediğine, işlerin hep böyle olduğuna, çünkü Tanrı’nın ya da geleneklerin böyle olmasını istediğine inandırır.
Dünyanın sekizinci harikası o, Beethoven’in onuncu senfonisi, Tanrı’nın On Birinci Emri: Dört bir yandan serbest piyasaya övgüler düzen şarkılar yükseliyor; refahın kaynağı ve demokrasinin güvencesi. Serbest ticaret özgürlüğü yeni bir şeymiş gibi satılıyor, sanki bir tohumdan bitivermiş ya da keçinin kulağından doğmuş gibi; oysa günümüze hükmeden adaletsiz sistemin kökenlerine dayanan çok eski bir geçmişi var.
Üç ya da dört yüzyıl önce İngiltere, Hollanda ve Fransa, serbest ticaret adına, Sir Francis Drake, Henry Morgan, Piet Heyn, François Lolonois ve dönemin diğer neoliberalleri aracılığıyla korsanlık yapıyordu;
• serbest ticaret bütün Avrupa’nın, köle trafiğinde insan eti satmak için kullandığı bir bahaneydi;
• ABD, İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazandığı zaman, ilk yaptığı iş ticaret özgürlüğünü kaldırmak oldu ve İngiliz kumaşlarından çok daha çirkin ve pahalı Amerikan kumaşları bebeklerin kundağından ölülerin kefenine kadar zorunlu kılındı;
• buna rağmen daha sonra, ABD pek çok Latin Amerika ülkesini kendi mallarına, kendi şirketlerine ve kendi diktatörlüklerine mecbur kılmak için serbest ticaret bayrağını yeniden dalgalandırdı;
• yine aynı bayrağın kumaşlarına sarınıp Britanyalı askerler top atışlarıyla Çin’de afyon tüketimini zorla kabul ettirdi, diğer taraftan korsan William Walker yine top atışlarıyla ve yine serbest ticaret adına Orta Amerika’da kölelik sistemini yeniden kuruyordu;
• serbest ticaret bağlılığını bildirerek, Britanya endüstrisi Hindistan’ı son sefaletine zorladı ve Britanya bankaları 1870’e dek gerçekten bağımsız tek Latin Amerika ülkesi Paraguay’ın tükenişinin finansmanına yardımcı oldu;
• zaman geçti ve 1954’tc Guatemala’nın aklına Sovyetler Birliği’nden petrol alarak serbest ticareti uygulamak geldi, bunun üzerine ABD derhal her şeyi eski yerine koyan şiddetli bir işgal organize etti;
• kısa bir süre sonra, Küba da kendi serbest ticaretinin kendisine dayatılan fiyatları kabul etmek olduğunu öğrenemediği için yasak Rus petrolü aldı ve Domuzlar Körfezi çıkarmasına ve bitmek bilmeyen ablukaya kadar uzanan karmaşalar çıktı..
Karındeşen Jack, Aziz Fransisco de Asis’e ne kadar benziyorsa, bu tarihsel vakalar da serbest ticaretin ve diğer parasal özgürlüklerin insanların özgürlüğüne o kadar benzediğini gösteriyor. Serbest piyasa Güney ülkelerini, insanların büyük çoğunluğunun bakabildiği ama dokunamadığı ithal ıvır zıvırlarla dolu pazarlara dönüştürdü. Tüccarların ve toprak sahiplerinin, çıplak ayaklı askerlerimizin kazandığı bağımsızlığımızı gasp edip satılığa çıkardıkları çok eski zamanlardan beri bu böyleydi. İç bölgeleri besleyen limanlar ve büyük şehirler yaratıcı üretim yerine tüketimin hazlarına kapılmayı tercih edince, ulusal endüstrimizin öncüleri olabilecek zanaat atölyeleri kapatıldı. Yıllar geçti ve Venezüella’daki süpermarketlerde, İskoç yapımı küçük plastik su poşetleri gördüm, viskinin yanında kullanasınız diye. Taşların bile oluk oluk terlediği Orta Amerika şehirlerinde koket hanımlar için kürk etoller gördüm. Peru’da, elektriği olmayan toprak evler için Alman yapımı elektrikli cila makineleri gördüm. Brezilya’da, Miami’den alınmış plastik palmiye ağaçları gördüm.
Başka bir yolda, tam ters istikamette ilerliyor gelişmiş ülkeler. Onlar çocukluklarındaki doğum günü partilerine Herod’un girmesine asla izin vermediler. Serbest piyasa devlet yardımı olmadan ürettikleri tek mal, ama yalnızca ihraç amaçlı. Onlar satıyor, biz alıyoruz. Devletleri ulusal tarım ürünlerine cömert yardımlarını sürdürüyor, böylelikle çok yüksek maliyetlerine rağmen Güney’in çiftçilerini yıkıntıya mahkûm ederek ülkelerimizi çok ucuz gıda ürünleri ile istila ediyorlar. Birleşmiş Milletler verilerine göre, ABD’nin her kırsal üreticisi Filipinler’deki bir çiftçinin gelirinden ortalama yüz kat fâzla devlet yardımı alıyor ve bunun gelişmiş ülkelerin en değerli ayrıcalıklarını sürdürmek için uyguladığı katı korumacılıktan başka bir şey olmadığını unutmamak gerek: şahlanan teknoloji, biyoteknoloji, bilgi ve iletişim endüstrileri tekeli. Bu ayrıcalıklar Kuzey bilmeye devam etsin, Güney tekrar etmeyi sürdürsün ve yüzyıllarca bu böyle sürsün diye ne pahasına olursa olsun savunuluyor.
Ekonomik barikatların çoğu çok yüksek olmaya devam ediyor ve insanlara yönelik engeller de hiç olmadığı kadar yükseliyor. Avrupa ülkelerindeki yeni göçmen yasalarına ya da ABD’nin Meksika sınırı boyunca inşa etmekte olduğu çelik duvara bir göz atmak bile yeter: Bu duvar Berlin Duvarı’nın yıkıntıları anısına yapılmıyor; ülke değiştirme özgürlüğünün parası olana ait bir ayrıcalık olduğunu anlamamakta ısrar eden Meksikalı işçilerin suratına çarpılan bir kapı. (Duvarın çok fâzla tepki çekmemesi için, somon rengine boyanacağı ve çocuk resimleriyle masmavi ışıldayacağı açıklandı; bir de öbür tarafa bakmak için küçük delikler olacakmış.)
Amerika ülkelerinin başkanları faydasız bir sıklıkta tekrar tekrar her toplandıklarında, “serbest piyasa refaha katkıda bulunacak,” diye kararlar yayınlıyor. Kimin refahına, hiç açık değil. Çok az fark edilse de var olan, çoğu zaman susturulsa da dilsiz olmayan gerçeklik bize serbest para akışının her geçen gün uyuşturucu kaçakçılarını ve kara paraya ev sahipliği yapan bankacıları zenginleştirdiğini söylüyor. Finansta ve ekonomide kamu denetiminin yıkılışı işlerini kolaylaştırıyor. Onlara iyi maskeler sunuyor,kirli parayı aklamalarına ve uyuşturucu dağıtım ağlarını çok daha etkili örgütlemelerine izin veriyor. Gerçeklik bize serbest piyasanın bu yeşil ışığının aynı zamanda Kuzey’in Güney’e ve Doğu’ya en kirli endüstrilerini, nükleer atıklarını ve diğer çöplerini hediye ederek, cömertliğini gösterme fırsatı verdiğini söylüyor.
Eduardo Galeano & TEPETAKLAK // Tersine Dünya Okulu; Çitlembik Yayınları

18 Ekim 2016 Salı

KONYA PROFLARI (2) Yalçın KOÇAK

KONYA PROFLARI - 2
Yalçın KOÇAK

Avrupa Politeknik Üniversitesi Kurucusu

Bir dokun, bin Ah işit; Ne güzel bir dede sözü.
Bir yazı yazdık, “Konya profesörleri”;
Meğer FETÖ örgütünün yuvasını çomaklamışız.
Konya Vakıf üniversitelerinin kuruluşu da, mal iktisabı da hileli olduğu gibi, devlet üniversitelerince yapılan elde telefonla girilen dil imtihanları ve kurulan akademik hileli jürilerle adeta peşkeş çekilen akademik unvanlar konusunda bilgi yağıyor.
Siz ne kapalı kutuymuşsunuz meğer!..
Zeytin ekmek yiyip, ete para vermeyenler…
Konya’dan sıfat alanları, sistem zaten Fransız ilan etmiş.
Ey Rektör!..
Mühendislik Kongresine, Resim öğretmeni gönderilir mi? Yandaşına üç kuruş harcırah aldıracaksın diye, ülkenin kaynaklarına yazık değil mi? İlla Devlet Denetleme Kurulu’mu, Sayıştay’mı kafanıza çökecek YÖK’de de uzantılarınız var ve korunuyorsunuz 2547 sizleri zırh gibi sarıyor. Peki, yarın ne yapacaksınız siz emekli olup köşenize çekileceksiniz ama o koltuk ve makamlar size hakkını helal edecek mi?
Dar kafalı, Vizyonsuz, Çapsız adamlarla imtihan Cumhuriyeti haline getirilen ülkeme ve umutlarıyla oynanan insanlarımıza, geleceğimiz olan gençlerimize yazık ediliyor. Köylü Prof.’larla, toprak kıymeti bilmeyen topraksız Generallerle, Aidiyetlerinden hep şüphe ettiğimiz Diplomatlarla, Bir masa, bir dosya, tek pencereden dünyaya bakan Yargıçlarla buraya kadar; az gittik, uz gittik, bir arpa boyu yol gittik.
İşte Güney Kore, Japonya, işte biz…
Fazla söze gerek var mı?
Bu Batı suratlı, batı sıfatlı ve batı kafalı Oryantalizm’in ileri karakollarından el birliği ile kurtulmalıyız.
Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır.
Türk insanında bunu yapacak güç ve iman vardır.
Konya yalnız değilmiş birde Kütahya Üniversitesi var, eski rektörlerin. Cemaatçidir, Tembeldir, Devlete hasımdır dediği FETÖ Dai'lerinin cirit attığı bu aklı ipoteklenmiş, iradesi rehin edilmiş akademik sıfatlı malüllerden şu ana kadar niye temizlik yapılmadı, Rektör korkup ta mı işlem yapmıyor, yoksa Kripto mudur?
İstanbul Ticaret Odası kaynayan ama fokurtusunu dışarı sızdırmayan bir isli kazan gibi; Tuskoncu dailerce ve ortaklarınca iğdiş edilmiş bir başkanla bakalım nereye kadar gidecek. Zayıfların ve azlıkların kendilerini güçsüz ve azınlık hissedenlerin müttefik mahfelleriyle ortaklıklarına iyi bir örnek de İstanbul Ticaret Üniversitesidir. Başbakan eski yardımcısı buraya niye, niçin rektör yapılmıştır, istenmediği halde de nasıl durmaktadır. Bu üniversite de FETÖ takımı neden tasviye edilmemektedir. İTO'nun imamı kimdir?, Üniversitede ki kriptolar kimlerdir?, hepsi cevap bekleyen sorulardır.
Geçen akşam Teke Tek eski YÖK Başkanı Amerikancıydım beni niye içeri aldılar diyen Prof Kemal GÜRÜZ çok doğru şeyler söyledi bu sıfatları bilim adamı olmayanlar kullanmasın dedi, ÖSYM’nin başına adam gelmedi dedi tabi soramadık Amerikancı hocamıza Türkçeden Akademik dil olmaz dediniz mi?
Döneminizde yapılan yönetmeliklerle Uzaktan Eğitim niye Türkçe olmaz diyerek, Dilimizin genişleme alanını kısıtlayıcı madde koydunuz. Yabancı üniversitelerle ortak programlar İngilizce, Fransızca ve Almanca yapılır diye yazarken eliniz, vicdanınız sızlamadı mı? Maaşını Türklerden alıp onun diline, dinine, tarihine, ecdadına, medeniyetine, harsına, kültürüne hasım Amerikancılarla, meclisimi bombalayan Dailer bilin ki bu toprak sizi kabul etmeyecek, bilin ki leşinize köpekler işeyecek.
Cemaatin Kriptolarından bir eğitim bakanı. Yurtdışı ve yüksek öğretim genel müdürlüğünü kapatarak tamamen cemaatin kayyumu gibi çalışan YÖK’e alan açmıştı.
Nabi Avcı bu işe dur dedi; dedi de ne oldu?
YÖK’ün imamı hala deşifre olmadı?
Sızıntılar tespit edilerek, ayıklanmadı,
Hala dil bilmez lâl profesörler var,
Kitapsız Proflarla yapılan kalitesiz eğitim var,
FETÖ Profları hala YÖK’de cirit atmakta,
Yekta hoca da ben Başkanım diye caka satmakta...

8 Ekim 2016 Cumartesi

TÜRK ASKERİ KUZEY IRAK'TA NE ARIYOR & Ahmet Kılıçaslan AYTAR

TÜRK ASKERİ KUZEY IRAK'TA NE ARIYOR
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta 500'ü Başika'da, Duberdan ve diğer yerlerde 2 bin kadar askeri bulunuyor. Askerler, İŞİD terör örgütünün alt yapısını oluşturan Sünni Arap Haşd el Vatani güçlerini ve Kürt peşmergesini eğitiyor.
Türkiye, Irak'taki askeri gücünü Bağdat'ın bilgisi dahilinde konuşlandırdığını belirtiyor.
Irak hükümeti ise Türkiye'yi izin almadan asker sayısını artırmakla suçluyor.
*
Nitekim Türk askeri birliği daha önce bir çok kez,
Son olarak da birkaç gün önce Irak Meclisi'nin aldığı bir kararla  "işgalci güç" olarak tanımlandı.
Türkiye komşuluk ilişkisine saygı göstermemek ve Irak'ın egemenliğini ihlal etmekle sorumlu tutuldu.
BM Güvenlik Kurulu acil toplantıya çağırıldı. 
Son zamanda BM Güvenlik Kurulu'nda bekletilen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye'ye ait bir çok suç duyurusu bulunuyor. 
*
Ciddi bir tartışma başlamıştır..
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKYB) Türk askerlerinin eğitim kamplarında Irak merkezi hükümetinin bilgisi ve rızası dahilinde bulunduğunu, 
ABD'nin IŞİD'le Mücadele Koalisyonu ise Irak'a gelecek yabancı güçlerin, merkezi hükümetin onayı dahilinde orada bulunması gerektiğini,
Kuzey Irak'ta bulunan Türk askerlerinin koalisyonun parçası olmadığını belirtiyor.
IKYB ;"Sensiz olmaz", ABD ise "Bak işine" der gibidir... 
Başbakan B. Yıldırım ise "Irak'ta 63 ülkenin askeri unsuru bulunuyor. Etrafımızda çok ciddi istikrarsızlıklar var. Başika'daki askeri varlık, Musul'un İŞİD tarafından işgalinden sonra ortaya çıkan zorunluluk dolayısıyladır. Türk varlığı orada kalmaya devam edecektir " diyor.  
*
Herşey ABD'nin Irak savaşının ardından oluşturduğu yapıda etnik-mezhepsel ayrımlara yapılan vurgunun federal yapının en zayıf yanı olmasıyla başladı.
Irak'ın tek bir kimlik etrafında bütünleşmesinin engellenmesi öngörüldü.
Çünkü Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen yapay sınırlar Suriye ve Irak'ta yeniden çizilmek isteniyor ve Suriye ile Irak'ın yapısı değişmeye zorlanıyordu.
*
Osmanlı'dan beri ülkeyi yöneten ve ABD işgali sonrasında giderek El Kaide etkisiyle radikalleşen Sünni azınlık; işgal öncesi kazanımların peşindeydi. 
Şii ve Kürt grupları ise gerekirse ülkenin üçe bölünmesini dahi kabul ediyor;
Irak güçlü bir ayrışma potansiyelinde yaşıyordu.
Irak'ı bir arada tutan zayıf iç dinamikler, her grubun geleceğini dış dinamiklerde aramasına neden oldu...
*
Türkiye'de AKP hükümeti ise Irak'ı birlikte tutan unsurların dağılmasıyla oluşacak istikrarsızlık, çevreye yayılabilir çatışma riski ve Kürtlerin konumuyla ilgilendi.
Hem olası bağımsız bir Kürt devletinin milliyetçi ve ayrılıkçı etkilerinin Türkiye Kürtlerine sirayet etmesiyle oluşacak asimetrik tehditi gördü.
Hem Irak toplumunda, merkezi hükümetin Kürt bölgesinin tartışmalı bölgeleri, Petrol Yasası ve Musul- Kerkük gibi ağır sorunları çözeceğine,Irak'ın toprak bütünlüğüne ve geleceğine sahip olacağına dair inancın tükendiğini farketti...
*
Üstelik, bağımsız devlet gibi davranan Mesud Barzani liderliğinde Kürt yönetimi;
Bir yanda Türkiye ile düştüğü herhangi bir ihtilafta sorumluluğu merkezi Irak'a yıkıyor,
Öte yandan çeşitli ülkeleri arkasına alarak diplomatik gücünü arttıran bir politika takip ediyordu ki, Türkiye rahatsız oluyordu. 
*
Barzani Kürtlerin bağımsızlığını ilan edeceğini: Kürt Anayasasının hazırlanacağını: Bağımsızlık için sandığa gidileceğini: Kürdistan'a bağlı Kerkük ve Musul'un Arap,Türkmen ve Kürtlerin eşit temsilinde federal bir yapıya kavuşturulma olasılığını gündemde tutuyordu.
PKK ise hem bölgedeki güç boşluğunu hem de ABD'nin Kürt müttefiklerini karşısına almamasından yararlanıyor;Kuzey Irak'ı toparlanma ve Türkiye'ye operasyonlar yapma yeri olarak kullanıyordu...
*
AKP hükümeti bu çerçevede politikasını;
Hem Kuzey Irak Kürt Yönetimi sahasında ekonomik ilişkilerden örgütlediği İslami sermaye ile Kürtlerin Türkiye ekonomik ve siyasi kontaklarına bağlılılığından hareketle bağımsız Kürt Devletini pasifize edebileceği düşüncesine,
Hem İslam Birliği başlığında bir Sünni koridor üzerinde "bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak'ı Milli topraklarını da kazanırız" oportunizmine kurdu... 
Teminen Irak'ta çeşitli Şii yerleşim bölgelerine  bombalı terör saldırıları planlamakla suçlanan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi'nin örgütselliğinden yararlandı. 
*
Kürt Barzani ve Sünni El Haşimi ortaklığı; Irak hükümetini oluşturan koalisyon ortakları arasında bir krizi tetiklemesini: Şii Başbakan Maliki'yi devirmeyi:Irak toprak bütünlüğünü sarsmayı hedefledi.
O günlerde Şii Başbakan Nuri El Maliki, "Erdoğan Irak'ın iç işlerine karışıyor. Bu politikaları sürdürme konusunda ısrarcı olmak, Türkiye'yi bölgedeki herkes için düşman bir devlet haline getiriyor" diyordu... 
*
Doğrusu M. Barzani de merkezi hükümeti zayıflatmak ve Musul'u devlet kontrolünden çıkarmak için,
IŞİD terör örgütü olarak tanınan aslında alt yapısı Tarık El Haşimi'ye bağlı Saddam'ın BAAS ordusundan bakiye Irak Sünnilerinin oluşturduğu;
Haşd el Vatani güçlerinin Irak'ı fiilen parçalayan saldırılarını fırsata dönüştürdü.
Tartışmalı bölgeleri ilhak etmeye yönelik adımlarını pekiştirdi.
*
Irak Anayasası 140.maddesinin kendiliğinden uygulandığını, Kerkük'ün Kürdistan Bölgesi'ne katılmış olduğunu, bunun müzakere konusu bile olmayacağını açıkladı.
Ardından "Bağımsızlık Kürdistan halkının doğal hakkıdır. Kürdistan'ın nihai hedefi bağımsızlıktır. Bağımsızlık referandumuna gideceğiz" ifadesiyle,
Irak'ın her saat daha fazla siyasi karmaşaya ve istikrarsızlığa boğulmasına katkı koydu... 
*
O konjoktürde Barzani'nin referandum kararı zor bir durumdu.
Eğer Kerkük'ü Kürdistan bölgesi içine alan, böylece ekonomisi kendine yeten bağımsız bir Kürdistan kurgulanıyorsa; Irak, İran, Rusya, Çin  gibi muhaliflere koz veriliyordu. 
Eğer Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde askeri varlık tutularak sadece Kürdistan bölgesinde bağımsızlık ilanı kastediliyorsa,
Bu defa da Kürdistan ekonomisini ayakta tutabilmek için yaşanılan kaos gerekçe gösterilecek ve Irak Anayasası ihlal edilmek pahasına Kerkük petrollerinin satışına devam edilecekti. 
Bu durum Kürdistan-Irak arasında  sorunlu tartışmalı bölgelerin uluslararası platforma taşınması sonucunu oluşturacaktı.
*
O yüzden referandum ve bağımsızlık kararı askıya alındı.
Tartışmalı bölgeleri ele geçirmek için Peşmerge güçleri özellikle Kerkük'te yoğunlaştırıldı.
Barzani, güya IŞİD'e karşı kullanmak bahanesiyle "Biz tüm dostlarımızdan silah talep ettik. Askeri destek talebimiz karşısında bize ilk yardım eden İran İslam Cumhuriyeti oldu. Bize silah verdi ve askeri işbirliğinde bulundu" dedi.
İran birlikleri hâlâ o bölgededir...
*
Ardından Türk askerleri de yukarıdaki görüntüde olan Kuzey Irak'a geçti.
İŞİD terör örgütüyle mücadele gerekçesi ve eğit-donat faslından Barzani'nin peşmergelerine ve Sünni Araplardan oluşan Haşd el Vatani güçlerine eğitim vermeye başlanıldı.
Musul'un geleceği takip edilmeye başlandı.

*
Sonra Türkiye, Türk askerinin nezaretinde  İŞİD terör örgütünün Suriye ve Irak'ta yasal sahiplerinden çaldığı petrolün ana tüketicisi oldu.
IŞİD, Musul petrolünü Türkiye'de iki limana gönderiyor, bir kısmı depolanıyor, bir kısmı kaçak rafinerilerde işleniyordu.
Kerkük – Yumurtalık boru hattından gelen petrolün yasa dışı ticaretine Türkiye'nin üst düzey siyasi yönetim kadrosunun, Cumhurbaşkanı ve ailesinin karıştığı açıklandı.
*
Bugün, Musul'da da IŞİD işgaline karşı kısa sürede ve kesin sonuç alabilecek tek gücün bölge ülkeleri tarafından oluşturulan Şii Haşd Eş Şabi milisleri ile Gönüllü Halk Güçleri olduğu kabul ediliyor.
Ama Türkiye, bu kez IŞİD işgali altındaki bölgelerin, Tahran'ın Bağdat üzerindeki nufuzundan endişeyle İran askeri danışmanların komutasında bulunan Gönüllü Halk Güçleri ve Şii Haşd Eş Şabi milisleri tarafından korunmasına itiraz ediyor.
Bunların Irak ve Suriye arasında bağlantı kurarak Suriye yönetimini destekleyeceğinden,
İKYB'nin tartışmalı bölgelerini ilhak etmelerinden,
Bölgede güçlenmeleri durumunda IKYB'nin PKK'yi bölgeden uzaklaştırma konusunda güç kaybedeceğinden endişeleniyor.
Başika'daki Türk askerini bu düşüncenin karşısına dikiyor.
*
Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye ve Irak'ta süren savaşlarda BM Güvenlik Konseyine iletilmiş üzerine atılı savaş suçlarından kurtulmak için ilgili ülkelerde yara kaşıyor.
Ah! Şam'da Emevi Camiinde bir namaz kılabilse, Eset'in cesedini bir çiğneyebilse aklanacaktır.
Teminen Kuzey Suriye'de Fırat Harekâtı sürdürüledursun,
TSK'nın özel kuvvetlerine ait bir birliği ve bunlara ait askeri mühimmat ve teçhizatla Kuzey Irak'ta bu misyonu bekliyor...
*
Bütün bunlar Türkiye'nin PKK ile mücadele için değil Kürdistan'a kalıcı bir işgalci güç olarak geldiği,
Kürdistan parçaları arasında olası çatışmaya zemin oluşturmak ve Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırma amacına dönük bir hamle olarak kabul ediliyor.
Türkiye giderek bir başına sınır ihlali yapmak, savaş hukukunu ve uluslararası yasaları çiğnemekle itham ediliyor.
*
Ne ki, ABD'de başkanlık seçimleri öncesinde Temsilciler Meclisi ve Senato'da alınan Suudi Arabistan'ın 11 Eylül saldırılarındaki payına ilişkin karar,
Cumhuriyetçiler ve Demokratlar rekabetinden hareketle; İsrail'in bölgedeki güvenliğini beklemeye kalmıştır.
Bu yüzden Obama Yönetimi, Moskova ile Suriye'de bir ateşkes ve siyasi anlaşma yönündeki ikili görüşmeleri kesmiş;
Suriye krizine ait çözüm olasılıklarını seçim sonrasına ertelemiştir.
*
ABD, Türkiye'nin Fırat Kalkanı harekâtında  YPG'ye söz verdiği için Kürt koridorunu açmamış, TSK'nın önünü tıkamış;
Ankara'nın Kuzey Suriye'deki askeri varlığı tartışılmaya başlamıştır derken,
Şimdi Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığının tartışılması da buna eklenmiş bulunuyor.
*
ABD Ortadoğu'da düşük viteste gerilimin ateşini düşürmemenin çabasını sürdürüyor.
Tartışmalar üzerinden olan biteni de hem Suriye'de hem Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığı üzerinden Türkiye hükümetine yüklüyor...
*
Türk askerinin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir,Türk halkı üzülüyor. 
8.10.2016
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com