TÜRK ASKERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRK ASKERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2017 Perşembe

KARAVANA Sistemine Dönmeyen ve Askeriye'ye Para Hırsıyla Gözü Dönmüş Sahtekârları Sokanların Emelinden ve Nesebinden Şüphe Etmek Gerekir!..

MANİSA'DA ASKERLERİMİZ "YANDAŞ ŞİRKET TARAFINDAN YAPILAN" YEMEKLERDEN ZEHİRLENİYOR
Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar
Manisa’da askerlerimiz yemeklerden zehirleniyor. Medyada gördüğümüz fotoğraflar ve gelişmeler üzücü adeta; “Bunlar mı bizi koruyacak!” dedirten türden ve Türk Silahlı Kuvvetleri için itibar kaybı! 
Manisa’da askerlerin yemeklerden zehirlenmesi bir değil, iki değil tam dört defa oldu! Ayrıca başka yerlerden de yemek zehirlenmesi haberleri geliyor! En sonunda yandaş yemek şirketinin sözleşmesini iptal etmek zorunda kaldılar. Ama bu konuda Meclis Araştırma Komisyonu’nun kurulması AKP ve MHP oyları ile engellendi. Yani iktidar; araştırılmasın, bu olayların üstü kapansın istiyor.
Özelleştirme Sihirli Bir Formüldür
Askeri birliklerde yemek pişirme işlerinin özelleştirilmesi AKP ile 2003’de başladı. Neymiş efendim; “Asker yemek pişirmezmiş”. Yalan! Asker yemek de pişirir, temizlik de yapar ve üretim de!  İşte MİLGEM (Milli Gemi) ve Heybeliada sınıfı korvetler! Askerin yaptığı böyle bir projenin dünyada bir örneği yok.
Eğer askerleri yemek pişirme gibi hizmet görevlerinden alıp onları muharip görevlere vererek tasarruf yapmak istiyorsan çözüm çok basit; Yemek pişirmek görevlerine sivil memur kadroları açarsın, onlar yapar bu işi ama asker gibi! Ama bu “Siyasal İslamcı”siyasi kadroların eline okyanus ötesinden reçete vermişler; “Özelleştirme sihirli bir formüldür” diye. Her alanda sonuç ortada!
Özelleştirirsek Gelenek Kaybolur
2008-2010 tarihleri arasında Deniz Harp Okulu Komutanıydım. Yaklaşık 800 dönüm üzerine bulunan Deniz Harp Okulu Yerleşkesinde üç farklı yerde yemek pişiriliyordu (Öğrenci, Asker, İşçi) ve memnuniyet en üst düzeydeydi. Bizi de zorluyorlardı özelleştirme için!
Direniyordum ama nereye kadar! Baskı karşısında şöyle bir çözüm buldum; Öğrenci yemek işlerini özelleştirmeyelim. Çünkü burası 1773’de kurulmuş tarihi bir okul ve kurum. Tarihi içinde oluşmuş gelenekleri var. Yemek yeme şekli, başlangıcında ve sonunda yapılan ritüeller ve dualar hatta yemeklerin çeşitleri ve lezzetleri bile bu geleneğin parçası. Kuru fasulyenin, dalyan köftenin, talaş böreğinin, kadın budu köftenin, barbunya pilakinin, vezir parmağının, samsa tatlısının Deniz Harp Okulu’na has bir lezzeti var. Özelleştirirsek nesiller ve sınıflar boyunca süregelen bu geleneğimiz de kaybolur! Büyük kurumlar basit gibi gözüken bu gelenekleriyle de yaşarlar!
Asıl Amaçları Kâr Sağlamaktı
Kabul ettirmiştim! Ama asker ve işçi yemeğimiz özelleştirilmişti. Yemek şirketleri ihale ile yemek pişirme işini alıyorlardı. İhaleyi kazanabilmek için bildiğiniz gibi fiyat kırıyorlardı. Sonunda yemek şirketinin asıl amacı kar sağlamaktı. Ama biz pişirdiğimiz taktirde asıl amaç daha lezzetli, daha besleyici yemek çıkarmak ve azami insan sağlığı koşullarını sağlamaktı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yemek numuneleri her gün 11:30’da komutana çıkarılır ve lezzetine baktırılır, direktifi alınır, buzdolabına kaldırılır, 48 saat saklanır ve sonunda imha edilir. Bir zehirlenme vakası olduğunda ilk iş komutan tarafından tadılmış bu numunelere bakmaktır.
Amaç Beni Yok Etmekti!
Manisa’da üst üste tam dört defa gıda zehirlenmesi vakası meydana geldi. Bu normal değil. Bu muhtemelen Gülen Cemaati’nin saldırısı, araştırılması lazım. Amacı ise birlik komutanına yönelik itibarsızlaştırma yanında kaos yaratmak, Türkiye’de her şeyin çığırından çıkmasını sağlamak, örgütsel güç ve dış destek nedeniyle durumsal üstünlük elde etmek, “Bizimkiler gitti, artık TSK bu işi yapamıyor” dedirtmektir!
Nereden mi çıkardık! Gıda zehirlenmesi saldırısı; Gülen Cemaati’nin eski bir yöntemidir. 2010’da benim komutanlığım sırasında, Deniz Harp Okulu’na yaptılar! Hem de Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Deniz Harp Okulu’na denetlemeye geldiği gün. Amaç beni itibarsızlaştırmak ve yok etmekti. Çünkü cemaate direnç gösteriyorduk. Yaklaşık 500 öğrenci etkilendi! Denetlemeye gelenler de! Hatta ben de; ama komutandım, ayakta kalmam lazımdı! Allah korudu, yaşamını kaybedenler bile olabilirdi!
Cemaatin Delil Üretim Merkezleri
Deniz Harp Okulu’nun yemekhanesi laboratuvar gibiydi!  Burada, saldırı olmaksızın gıda zehirlenmesi olamazdı! İnsan sağlığı ve temizlik standartları açısından, belki de Türkiye’nin yüzde 5’lik en üst diliminde yer alıyordu!
Aklınıza geliyordur mutlaka; “Bir Müslüman böyle bir saldırı yapar mı?” diye. Emin olun “Siyasal İslamcı” ise yapar, hem de daha da fazlasını bile! 15 Temmuz’da, halkın üzerine nasıl ateş açtıklarını gördünüz. Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas operasyonları sırasında cemaatin, “Delil Üretim Merkezlerinde” imal ettiği delillerle, masum askerlere ve aydınlara ayarlanmış mahkemelerde nasıl tuzaklar kurduğunu gördünüz ve tanıklık yaptınız.
Önemli Olan Cihada Katılıp Katılmadığındır!
Bakınız; dindar veya Müslüman demiyoruz, “Siyasal İslamcı” diyoruz. Yani İslam’ı siyasi hedef ve amaçları için enstrüman haline getiren ve kirleten insan, grup, cemaat veya bir partidir bu!
“Siyasal İslamcı” için etik değerlerin, insan hak ve özgürlüklerinin, adaletin, evrensel ilkelerin, yurttaşlığın, dürüstlüğün hatta ibadetini harfiyen yerine getiren Müslümanolmanın bile beş paralık değeri yoktur! Önemli olan; canınla ve malınla cihada katılıp katılmadığındır! Günümüzde bu cihat; cemaat liderinin, tarikat şeyhinin, imamın veya“Siyasal İslamcı” parti liderinin gösterdiği hedeflere, canınla ve malınla yürüyüp yürümediğindir.
Yapılması Gereken Nedir?
Bugün, ülkemizi yöneten iktidar da Gülen Cemaati de “Siyasal İslamcı” ideolojiye,“Yeni Osmanlıcı” hayale ve mezhepsel bakış açısına sahiptir. Dün beraberdiler, adaleti yok ettiler ve ülkemizi felakete sürüklüyorlardı; bugün kavga ediyorlar, yine adalet yok ve ülkemizi felakete sürüklemeye devam ediyorlar.
Yapılması gereken; Atatürkçüsü, çağdaşı, yurtseveri, entelektüeli, sıradan insanı, dindarı ve alt kimliği Kürt olanı ile birleşmek, bu sürece dur demektir. Halen ülkemizi yöneten iktidar iradesi ile esenliğe çıkabilmek ve gün yüzü görebilmek imkansızdır!
Yarın (22 Haziran 2017), Maçka Parkında “Adalet Nöbetinde” olacağım.
Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir Ergün Poyraz klasiği>Alın size bir garip durum daha! "Tayyip’in Babası ASKERE Gitti mi? Gitmedi ise Neden "ASKERE Gitmedi?" (TURKISHFORUM)

TAYYİP’İN BABASI NEDEN ASKERE GİTMEDİ? 
Ergün Poyraz
Alın size bir garip durum daha!
Ama önce babası ile ilgili son versiyon Tayyip’i övme kitabında yazılanlara bir göz atalım:
1918’lerde daha on beş yaşındayken Rize’den ayrılıp, Zonguldak’taki akrabalarının yanına yerleşmiş. Burada çalışarak geçirdiği dört yılın ardından da İstanbul’a göçmüş.
Şimdi alalım elimize kâğıdı kalemi ve başlayalım hesap yapmaya:
Ahmet Efendi, 1918’lerde daha on beş yaşındayken Rize’den ayrılmış.
Sonra? Dört yıl Zonguldak da çalışmış. Olmuş on dokuz yaşında!
Sonra? Aynı yıl, Havuli ile evlenmiş!
Güzel… Güzel de yine aynı yıl Deniz yollarına girmiş ve 1965 yılına kadar kesintisiz kaptan olarak görev yapmış.
Ben değil; Tayyip’in anlatımları ile AKP İstanbul Milletvekili ve Tayyip’in basın danışmanı Hüseyin Besli böyle diyor:
O halde soralım?
Tayyip’in babası kaç yılında asker oldu?
Askerliğini nerede yaptı?
Rütbesi ve görevi neydi?
Kaç sene askerlik yaptı?
Hiç.
Zira; Tayyip’i parlatma kitabındaki anlatımlardan ortaya çıkan çok net bir sonuç; Tayyip’in babasının askerlik yapmadığı şeklindeydi.
Öyle ya; Her memleket evladı askerlik yaparken, Tayyip’in babası neden askerlik yapmamıştı.
Sahi neden?
1919-1924 arası vatan evlatları memleketi düşmanlardan kurtarma uğruna kollarını bacaklarını, kısacası bütün uzuvlarını, canlarını feda ederken Tayyip’in babası ne yapıyordu?
Zonguldak’ta, gününü gün ediyordu.
Ben değil, bizzat Tayyip ve Tayyip’i parlatma kitabı söylüyor.
İnanmayan, devlet ve millet kesesinden yazılan “R. Tayyip Erdoğan, Bir Liderin Doğuşu” adlı kitaba baksın.
Evet, Tayyip’in babası askerlik yapmamıştı.
Dolayısıyla; hemen, neden yapmamıştı?
Sorusu akla geliyor.
Ancak bu sorunun yanıtı da oldukça basit…
Çünkü o günlerde azınlıklar, vatani görevini yapmak istemediklerinde askere alınmıyorlardı.
Bence; Tayyip’in babası o sebeple askere gitmemişti.
Şimdi zurnanın zırt dediği yere gelelim. Kitapta yazıldığı gibi Tayyip’in babası gerçekten o günlerde Zonguldak’a çalışmaya mı gitmişti, yoksa Pontus çetecilerine katılmaya mı?
Bilemem ki (!)
Onu Tayyip için “İne dikomas pedi”, “Bizim Çocuk” diyen Rumlara sormalı.
Yada Fener Rum papazlarının “Onu bize tanrı gönderdi” sözlerine bakmalı.
Veya; üç saat Rumca konuştuğu Yunan başbakanının “İlk defa Atilla olmayan bir Türkiye Başbakanı ile karşılaştım” sözlerine bakmalı.
Şimdi; Teyyup’un torunu, Ahmet’in oğlu,
Bu ülkenin Atatürkçü-vatansever insanlarını, Yunan’ı Kardak kayalıklarında denize döken ve PKK karşısında üstün hizmet veren kahraman askerlerini başta Silivri olmak üzere zindanlara tıkarak görevinin gereğini yapan Tayyip,
Senden bu millet yanıt bekliyor.
Oğlunu anladık da, kaptan olduğu yalanını da söylediğin baban neden askerlik yapmadı?
Ergün Poyraz
(http://www.turkishnews.com/tr/content/2017/05/22/tayyipin-babasi-neden-askere-gitmedi/)

8 Ekim 2016 Cumartesi

TÜRK ASKERİ KUZEY IRAK'TA NE ARIYOR & Ahmet Kılıçaslan AYTAR

TÜRK ASKERİ KUZEY IRAK'TA NE ARIYOR
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta 500'ü Başika'da, Duberdan ve diğer yerlerde 2 bin kadar askeri bulunuyor. Askerler, İŞİD terör örgütünün alt yapısını oluşturan Sünni Arap Haşd el Vatani güçlerini ve Kürt peşmergesini eğitiyor.
Türkiye, Irak'taki askeri gücünü Bağdat'ın bilgisi dahilinde konuşlandırdığını belirtiyor.
Irak hükümeti ise Türkiye'yi izin almadan asker sayısını artırmakla suçluyor.
*
Nitekim Türk askeri birliği daha önce bir çok kez,
Son olarak da birkaç gün önce Irak Meclisi'nin aldığı bir kararla  "işgalci güç" olarak tanımlandı.
Türkiye komşuluk ilişkisine saygı göstermemek ve Irak'ın egemenliğini ihlal etmekle sorumlu tutuldu.
BM Güvenlik Kurulu acil toplantıya çağırıldı. 
Son zamanda BM Güvenlik Kurulu'nda bekletilen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye'ye ait bir çok suç duyurusu bulunuyor. 
*
Ciddi bir tartışma başlamıştır..
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKYB) Türk askerlerinin eğitim kamplarında Irak merkezi hükümetinin bilgisi ve rızası dahilinde bulunduğunu, 
ABD'nin IŞİD'le Mücadele Koalisyonu ise Irak'a gelecek yabancı güçlerin, merkezi hükümetin onayı dahilinde orada bulunması gerektiğini,
Kuzey Irak'ta bulunan Türk askerlerinin koalisyonun parçası olmadığını belirtiyor.
IKYB ;"Sensiz olmaz", ABD ise "Bak işine" der gibidir... 
Başbakan B. Yıldırım ise "Irak'ta 63 ülkenin askeri unsuru bulunuyor. Etrafımızda çok ciddi istikrarsızlıklar var. Başika'daki askeri varlık, Musul'un İŞİD tarafından işgalinden sonra ortaya çıkan zorunluluk dolayısıyladır. Türk varlığı orada kalmaya devam edecektir " diyor.  
*
Herşey ABD'nin Irak savaşının ardından oluşturduğu yapıda etnik-mezhepsel ayrımlara yapılan vurgunun federal yapının en zayıf yanı olmasıyla başladı.
Irak'ın tek bir kimlik etrafında bütünleşmesinin engellenmesi öngörüldü.
Çünkü Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen yapay sınırlar Suriye ve Irak'ta yeniden çizilmek isteniyor ve Suriye ile Irak'ın yapısı değişmeye zorlanıyordu.
*
Osmanlı'dan beri ülkeyi yöneten ve ABD işgali sonrasında giderek El Kaide etkisiyle radikalleşen Sünni azınlık; işgal öncesi kazanımların peşindeydi. 
Şii ve Kürt grupları ise gerekirse ülkenin üçe bölünmesini dahi kabul ediyor;
Irak güçlü bir ayrışma potansiyelinde yaşıyordu.
Irak'ı bir arada tutan zayıf iç dinamikler, her grubun geleceğini dış dinamiklerde aramasına neden oldu...
*
Türkiye'de AKP hükümeti ise Irak'ı birlikte tutan unsurların dağılmasıyla oluşacak istikrarsızlık, çevreye yayılabilir çatışma riski ve Kürtlerin konumuyla ilgilendi.
Hem olası bağımsız bir Kürt devletinin milliyetçi ve ayrılıkçı etkilerinin Türkiye Kürtlerine sirayet etmesiyle oluşacak asimetrik tehditi gördü.
Hem Irak toplumunda, merkezi hükümetin Kürt bölgesinin tartışmalı bölgeleri, Petrol Yasası ve Musul- Kerkük gibi ağır sorunları çözeceğine,Irak'ın toprak bütünlüğüne ve geleceğine sahip olacağına dair inancın tükendiğini farketti...
*
Üstelik, bağımsız devlet gibi davranan Mesud Barzani liderliğinde Kürt yönetimi;
Bir yanda Türkiye ile düştüğü herhangi bir ihtilafta sorumluluğu merkezi Irak'a yıkıyor,
Öte yandan çeşitli ülkeleri arkasına alarak diplomatik gücünü arttıran bir politika takip ediyordu ki, Türkiye rahatsız oluyordu. 
*
Barzani Kürtlerin bağımsızlığını ilan edeceğini: Kürt Anayasasının hazırlanacağını: Bağımsızlık için sandığa gidileceğini: Kürdistan'a bağlı Kerkük ve Musul'un Arap,Türkmen ve Kürtlerin eşit temsilinde federal bir yapıya kavuşturulma olasılığını gündemde tutuyordu.
PKK ise hem bölgedeki güç boşluğunu hem de ABD'nin Kürt müttefiklerini karşısına almamasından yararlanıyor;Kuzey Irak'ı toparlanma ve Türkiye'ye operasyonlar yapma yeri olarak kullanıyordu...
*
AKP hükümeti bu çerçevede politikasını;
Hem Kuzey Irak Kürt Yönetimi sahasında ekonomik ilişkilerden örgütlediği İslami sermaye ile Kürtlerin Türkiye ekonomik ve siyasi kontaklarına bağlılılığından hareketle bağımsız Kürt Devletini pasifize edebileceği düşüncesine,
Hem İslam Birliği başlığında bir Sünni koridor üzerinde "bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak'ı Milli topraklarını da kazanırız" oportunizmine kurdu... 
Teminen Irak'ta çeşitli Şii yerleşim bölgelerine  bombalı terör saldırıları planlamakla suçlanan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi'nin örgütselliğinden yararlandı. 
*
Kürt Barzani ve Sünni El Haşimi ortaklığı; Irak hükümetini oluşturan koalisyon ortakları arasında bir krizi tetiklemesini: Şii Başbakan Maliki'yi devirmeyi:Irak toprak bütünlüğünü sarsmayı hedefledi.
O günlerde Şii Başbakan Nuri El Maliki, "Erdoğan Irak'ın iç işlerine karışıyor. Bu politikaları sürdürme konusunda ısrarcı olmak, Türkiye'yi bölgedeki herkes için düşman bir devlet haline getiriyor" diyordu... 
*
Doğrusu M. Barzani de merkezi hükümeti zayıflatmak ve Musul'u devlet kontrolünden çıkarmak için,
IŞİD terör örgütü olarak tanınan aslında alt yapısı Tarık El Haşimi'ye bağlı Saddam'ın BAAS ordusundan bakiye Irak Sünnilerinin oluşturduğu;
Haşd el Vatani güçlerinin Irak'ı fiilen parçalayan saldırılarını fırsata dönüştürdü.
Tartışmalı bölgeleri ilhak etmeye yönelik adımlarını pekiştirdi.
*
Irak Anayasası 140.maddesinin kendiliğinden uygulandığını, Kerkük'ün Kürdistan Bölgesi'ne katılmış olduğunu, bunun müzakere konusu bile olmayacağını açıkladı.
Ardından "Bağımsızlık Kürdistan halkının doğal hakkıdır. Kürdistan'ın nihai hedefi bağımsızlıktır. Bağımsızlık referandumuna gideceğiz" ifadesiyle,
Irak'ın her saat daha fazla siyasi karmaşaya ve istikrarsızlığa boğulmasına katkı koydu... 
*
O konjoktürde Barzani'nin referandum kararı zor bir durumdu.
Eğer Kerkük'ü Kürdistan bölgesi içine alan, böylece ekonomisi kendine yeten bağımsız bir Kürdistan kurgulanıyorsa; Irak, İran, Rusya, Çin  gibi muhaliflere koz veriliyordu. 
Eğer Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde askeri varlık tutularak sadece Kürdistan bölgesinde bağımsızlık ilanı kastediliyorsa,
Bu defa da Kürdistan ekonomisini ayakta tutabilmek için yaşanılan kaos gerekçe gösterilecek ve Irak Anayasası ihlal edilmek pahasına Kerkük petrollerinin satışına devam edilecekti. 
Bu durum Kürdistan-Irak arasında  sorunlu tartışmalı bölgelerin uluslararası platforma taşınması sonucunu oluşturacaktı.
*
O yüzden referandum ve bağımsızlık kararı askıya alındı.
Tartışmalı bölgeleri ele geçirmek için Peşmerge güçleri özellikle Kerkük'te yoğunlaştırıldı.
Barzani, güya IŞİD'e karşı kullanmak bahanesiyle "Biz tüm dostlarımızdan silah talep ettik. Askeri destek talebimiz karşısında bize ilk yardım eden İran İslam Cumhuriyeti oldu. Bize silah verdi ve askeri işbirliğinde bulundu" dedi.
İran birlikleri hâlâ o bölgededir...
*
Ardından Türk askerleri de yukarıdaki görüntüde olan Kuzey Irak'a geçti.
İŞİD terör örgütüyle mücadele gerekçesi ve eğit-donat faslından Barzani'nin peşmergelerine ve Sünni Araplardan oluşan Haşd el Vatani güçlerine eğitim vermeye başlanıldı.
Musul'un geleceği takip edilmeye başlandı.

*
Sonra Türkiye, Türk askerinin nezaretinde  İŞİD terör örgütünün Suriye ve Irak'ta yasal sahiplerinden çaldığı petrolün ana tüketicisi oldu.
IŞİD, Musul petrolünü Türkiye'de iki limana gönderiyor, bir kısmı depolanıyor, bir kısmı kaçak rafinerilerde işleniyordu.
Kerkük – Yumurtalık boru hattından gelen petrolün yasa dışı ticaretine Türkiye'nin üst düzey siyasi yönetim kadrosunun, Cumhurbaşkanı ve ailesinin karıştığı açıklandı.
*
Bugün, Musul'da da IŞİD işgaline karşı kısa sürede ve kesin sonuç alabilecek tek gücün bölge ülkeleri tarafından oluşturulan Şii Haşd Eş Şabi milisleri ile Gönüllü Halk Güçleri olduğu kabul ediliyor.
Ama Türkiye, bu kez IŞİD işgali altındaki bölgelerin, Tahran'ın Bağdat üzerindeki nufuzundan endişeyle İran askeri danışmanların komutasında bulunan Gönüllü Halk Güçleri ve Şii Haşd Eş Şabi milisleri tarafından korunmasına itiraz ediyor.
Bunların Irak ve Suriye arasında bağlantı kurarak Suriye yönetimini destekleyeceğinden,
İKYB'nin tartışmalı bölgelerini ilhak etmelerinden,
Bölgede güçlenmeleri durumunda IKYB'nin PKK'yi bölgeden uzaklaştırma konusunda güç kaybedeceğinden endişeleniyor.
Başika'daki Türk askerini bu düşüncenin karşısına dikiyor.
*
Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye ve Irak'ta süren savaşlarda BM Güvenlik Konseyine iletilmiş üzerine atılı savaş suçlarından kurtulmak için ilgili ülkelerde yara kaşıyor.
Ah! Şam'da Emevi Camiinde bir namaz kılabilse, Eset'in cesedini bir çiğneyebilse aklanacaktır.
Teminen Kuzey Suriye'de Fırat Harekâtı sürdürüledursun,
TSK'nın özel kuvvetlerine ait bir birliği ve bunlara ait askeri mühimmat ve teçhizatla Kuzey Irak'ta bu misyonu bekliyor...
*
Bütün bunlar Türkiye'nin PKK ile mücadele için değil Kürdistan'a kalıcı bir işgalci güç olarak geldiği,
Kürdistan parçaları arasında olası çatışmaya zemin oluşturmak ve Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırma amacına dönük bir hamle olarak kabul ediliyor.
Türkiye giderek bir başına sınır ihlali yapmak, savaş hukukunu ve uluslararası yasaları çiğnemekle itham ediliyor.
*
Ne ki, ABD'de başkanlık seçimleri öncesinde Temsilciler Meclisi ve Senato'da alınan Suudi Arabistan'ın 11 Eylül saldırılarındaki payına ilişkin karar,
Cumhuriyetçiler ve Demokratlar rekabetinden hareketle; İsrail'in bölgedeki güvenliğini beklemeye kalmıştır.
Bu yüzden Obama Yönetimi, Moskova ile Suriye'de bir ateşkes ve siyasi anlaşma yönündeki ikili görüşmeleri kesmiş;
Suriye krizine ait çözüm olasılıklarını seçim sonrasına ertelemiştir.
*
ABD, Türkiye'nin Fırat Kalkanı harekâtında  YPG'ye söz verdiği için Kürt koridorunu açmamış, TSK'nın önünü tıkamış;
Ankara'nın Kuzey Suriye'deki askeri varlığı tartışılmaya başlamıştır derken,
Şimdi Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığının tartışılması da buna eklenmiş bulunuyor.
*
ABD Ortadoğu'da düşük viteste gerilimin ateşini düşürmemenin çabasını sürdürüyor.
Tartışmalar üzerinden olan biteni de hem Suriye'de hem Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığı üzerinden Türkiye hükümetine yüklüyor...
*
Türk askerinin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir,Türk halkı üzülüyor. 
8.10.2016
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com