Güncel Haber, Objektif_Realist Yorum, Milli Analiz, Tarafsız İnceleme, Bağımsız Araştırma,
ulusal ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulusal ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Ekim 2017 Cuma
Türkiye Cumhuriyetinin "Öznesi Türktür" Türk: Milliyetçi, mukaddesatçı, evrensel anlamda, laik, adaletli-namuslu-dürüst; Tavizsiz-ivazsız bir demokrat; Şûra, Kurultay, Cumhuriyet, hak ve hukuk adamıdır. İşte Türk budur. En az Nûşirevan ve Hz. Ömer kadar Adaletli, dürüst ve demokrat olmayan Türk olamaz.
Etiketler:
Adaletli,
DEMOKRAT,
dürüst,
evrensel anlamda Laik,
Hazreti Ömer,
Kurultay,
Milliyetçi,
Mukaddesatçı,
NAMUSLU,
Nûşirevan,
Öznesi TÜRK,
Şûra,
Türkiye Cumhuriyeti,
ulusal ajans,
ulusal haber
12 Eylül 2017 Salı
“12 EYLÜL 1980 MEŞRU MÜDAHALESİ VE MİLLİ MÜDÂFAASI’NIN 37. SENE-İ DEVRİYESİ ANISINA” 27 MAYIS 1960 İLE 12 EYLÜL 1980 ÜZERİNE !...
“12 EYLÜL 1980 MEŞRU MÜDAHALESİ VE NEFSİ MÜDAFAA’NIN 37. SENE-İ DEVRİYESİ ANISINA”
27 MAYIS’IN UNUTTURULMUŞ BİR KURBANI “DEMOKRAT PARTİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ” DR. ZAKAR TARVER’İ HATIRLAMAK!..
(AGOS, 26.05.2013GÜNCEL)
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs’ta tutuklanarak, Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in bir yakını, o günleri şöyle anlatıyor: “19 Eylül’de haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler.”
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs Darbesi’nde tutuklanarak, pek çok parti arkadaşı ve bürokratla birlikte, camları gazete yapıştırılarak kapatılmış bir gemiyle Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in bir yakını, o günlerde yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “19 Eylül’de haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Cenazesini Gülhane’deki Adli Tıbba götürmüşler. O tarihte Adli Tıp Gülhane’deydi. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler. Menderes’e bile neler yaptılar, kim bilir bu gâvura neler yapmışlardır diye düşündük. Yaşlı olduğu için dayanamamış, zaten kendisi hassas bir insandı. Annesinden gazeteleri sakladık, oğlunun ölüm haberini gazeteden almasın diye. ‘Asker gazeteleri yasakladı’ dedik. Sonra duyunca annesi yıkıldı, çok acı çekti.”
27 Mayıs 1960’ta yaşanan askeri müdahale Demokrat Parti iktidarına son verirken, Türkiye’de on yılda bir yaşanacak darbeler döneminin de başlangıcı oldu. Ordu, 27 Mayıs darbesiyle siyasete el koydu, iktidarı gasp etti, seçimle ve çoğunluğun oyuyla iktidarda bulunan Demokrat Parti’yi devirdi. Yassıada’da görülen ‘Anayasa’yı ihlal’ davası, vatana ihanet suçlamasıyla açılmıştı.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’le birlikte, 401’i milletvekili olmak üzere, 500’den fazla Demokrat Partili, darbecilerin kurduğu mahkemelerde sanık oldu ve yargılandı. Davanın vatana ihanet suçlamasıyla açılmasının sebebi, cumhurbaşkanının ancak vatana ihanet suçu kapsamında sorumlu tutulabilmesi ve yargı önüne çıkarılabilmesiydi. O tarihte 78 yaşında olan Celal Bayar’ın idam cezasına çarptırılabilmesi için gereken ‘hukuki’ zemin, Türk Ceza Kanunu’ndaki 65 yaş sınırının kaldırılmasıyla hazırlanmıştı. Darbeciler ve yandaşları 27 Mayıs askeri darbesini bir ‘devrim’ olarak adlandırmıştı. 27 Mayıs darbesi, 1963’te, İsmet İnönü hükümeti tarafından ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ adıyla resmi bayram ilan edilerek kutlanmaya başladı. 27 Mayıs okul kitaplarına alınarak, 1960’tan 1983’e kadar çocuklara bir ‘devrim’ olarak okutuldu.
Lideri idam edilmiş bir siyasi geleneğin devamı olan ve Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi, ne ironiktir ki, 12 Mart’ta darbecileri desteklemişti. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararına ilişkin Meclis görüşmelerinde Süleyman Demirel sıralara vurarak “Üç isteriz” diye bağırmış, 27 Mayıs’ta asılan üç siyasetçiye karşı üç gencin idam edilmesi yönünde oy kullanmıştı.
Cuntanın yaptığı 27 Mayıs darbesi çok yakın bir tarihe kadar kendine aydın-solcu diyen insanlar tarafından bile ‘devrim’ olarak kabul edilmekteydi. Ancak son yıllarda darbecilik tartışmaları 27 Mayıs’ın da yoğun bir şekilde konuşulmasını sağladı. O tarihlerde yaşananlar, acı hikâyeler anlatılmaya, yazılıp çizilmeye başladı. Genç Siviller gibi girişimler ve demokrat aydınlar 27 Mayıs konusunda bir farkındalık yaratarak, o dönem yaşanan acıları ve hukuksuzlukları gözler önüne serdiler.
27 Mayıs darbesinin kurbanları denince akla ilk olarak idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan gelir. Ancak bu darbenin kurbanları sadece onlar değildi. Yassıada’ya götürülenlerden 10 milletvekili ve bürokrat işkence sonucu hayatını kaybetti. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Lütfi Kırdar, duruşma sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Yusuf Salman, Lütfü Şaylan, Gazi Yiğitbaşı, Emekli Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Yümnü Üresin ve Kenan Yılmaz, Anayasa davasında yargılanırken, Yassıada’da vefat ettiler. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Ankara’da Harp Okulu’nda hayatını kaybetti, ölüm nedeni ‘intihar’ olarak açıklandı. Herkesin ortasında askerlerden dayak yemeyi gururuna yediremeyen Cemil Keleşoğlu bileklerini keserek intihar etti. İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da 30 Eylül 1960’da, işkence sonucu hayatını kaybetti.
27 MAYIS’TA MARUZ KALDIĞI MUAMELE SONUCU ÖLEN POLİTİKACILARDAN BİRİ DE ERMENİ’YDİ. Demokrat Parti İstanbul Milletvekili ve Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi’nin eski başhekimlerinden ve Türkiye’nin ilk radyologlarından Zakar Tarver de 27 Mayıs’ın işkence sonucu ölen kurbanlarından biri oldu. Tarver 27 Mayıs’ta tutuklanmıştı. Yassıada’da hayatını kaybeden Tarver’in ölüm nedeni kayıtlara “kalp krizi” olarak geçti. Ancak dönemin tanıkları, milletvekilinin gerçek ölüm nedeninin farklı olduğunu söylüyor. Anlatılanlara göre, Tarver bir askerin çelme takması sonucu düştükten sonra darp edildi ve hayatını kaybetti.
Tarver’in yaşadıkları 27 Mayıs’ın bilinmeyen hikâyeleri arasında yer alıyor. Bugüne dek bu konu üzerine kayda değer ne bir haber ne de bir yazı yayımlandı. Tarver’in hikâyesini merak edip araştırmaya başladığımızda, bu talihsiz ölümün izini sürmenin çok da zor olmayacağını düşünüyorduk. Bu kadar değerli bir bilim insanı ve dönemin önemli bir siyasi aktörü hakkındaki bilgilere kolaylıkla ulaşabileceğimizi sanıyorduk. Ancak araştırmaya başlar başlamaz gördük ki küçücük bir bilgi kırıntısına ulaşmak dahi bir hayli zor olacak. Türkçe gazeteler de, Ermenice gazeteler de, Zaker Tarver’in ölüm haberini, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın yayımladığı açıklamayla vermiş ve ölümün kalp krizi sonucu olduğunu yazmışlar. Tarver’in, binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen ve bir tür darbe karşıtı sessiz gösteri olduğu anlatılan cenaze töreni, gazetelerde haber dahi olmamış.
Zakar Tarver, Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda yatıyor. Bugün onun hikâyesini anlatabilecek pek kimse kalmadı. 27 Mayıs darbesi üzerine yaptıkları çalışmalarla bilinen Emine Gürsoy Naskali ve H. Emre Oktay, Yassıada’yı yaşamış olanlardan dinlediklerinden yola çıkarak Tarver’in ölümünün askerlerin kendisine reva gördüğü muameleyle ilgili olduğunu söylüyor. Emine Gürsoy Naskali, Yassıada sanıklarından, Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu. H. Emre Oktay ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay’ın oğlu. Tarver ailesinin üyelerini bulma çabamız ne yazık ki olumlu bir sonuç vermedi. Ailenin yakınlarından birine ulaşabildik, ancak o da yaşadıklarını anlatmaktan çekindi ve yalnızca, doktorun ölümüne kadar olan süreç hakkında kısa bilgiler verdi. Tarver’in ölümü ve cenaze töreni hakkındaki sorularımızı ise, gözyaşları içinde kaldığı için, yanıtsız bıraktı. Bu durum, 27 Mayıs sonrasında yaşanan korkunun, Tarver ailesi ve genel olarak Türkiyeli Ermeniler üzerinde yarattığı travmanın bir yansıması.
Dr. Zakar Tarver kimdir
Zakar Tarver’in asıl adı Rupen Zakar Zakaryan’dı. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra Zakar Tarver adını aldı. 1894’te, o zamanlar yaklaşık 5 bin 500 kişilik bir Ermeni nüfusa sahip olan Eğin’de (bugünkü Kemaliye) dünyaya geldi. Doğduğunda, annesi Yevkine 16 yaşındaydı. Babası Ohan Zakaryan, manifaturacılık yapıyordu. 1895’te, Eğin’de Ermenilere yönelik saldırılar sırasında Zakaryan ailesinin evi ve dükkânı yakıldı. Kendi memleketinde can güvenliği ve barınacak yeri kalmayan aile İstanbul’a göç etti. Zakar Tarver Bey’in babası Ohan Zakaryan, manifatura dükkânına gelip giden doktorlardan çok etkilendiği için “Oğlum okursa doktor yapacağım” diyordu. Nitekim öyle oldu. İlkokulu İstanbul Makriköy’deki (Bakırköy) Bezazyan’da, ortaokulu da Bahçecik Amerikan Koleji’nde okuyan Zakar Tarver, 1917’de, o zamanlar Haydarpaşa’da bulunan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü’nden başarıyla mezun oldu.
Zakar Zakaryan, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yaptı. O dönemde Anadolu Ermenileri tehcir ve katliamlarla karşı karşıyaydı. Tarver’in nerede görev yaptığını bilmiyoruz. Osmanlı ordusundaki pek çok Ermeni er, amele taburlarında hayatını kaybetmişti. Ancak subay olanların hayatta kalma şansları nispeten yüksekti. Tarver de onlardan biri oldu. Radyoloji alanında uzmanlaşmak için Fransa’ya giden Zakar Zakaryan, 1919-1922 yılları arasında Maria Curie’nin yanında asistanlık yaptı. Dönemin ünlü tıp profesörlerindan eğitim alan Zakar Tarver, önemli sağlık kurumlarında çalıştı. İstanbul’a ilk röntgen cihazını o getirdi. Bir süre Surp Pırgiç Hastanesi’nde radyolog olarak çalıştı. Uluslararası Radyoloji Derneği üyesi olan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa’da birçok konferansa katılan Tarver, Türkiye’de tıp biliminin gelişimine önemli katkılarda bulundu. Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi’nde,1923-1925 ve 1927-1933 yılları arasında Radyoloji Kliniği Şefi; 1948-1955 yılları arasında ise başhekim olarak görev yaptı. Hastanede pek çok yeniliğe imza atan Tarver, bugün de devam eden Surp Pırgiç dergisinin yayımlanmasını sağladı.
‘R. Zakaryan’ ve ‘Z. Kar’ mahlaslarıyla Ermenice öyküler ve yazılar yazdı. Ermenice ve Türkçenin yanında Fransızca, Almanca ve Rusça biliyordu. Hayatının büyük bir bölümünü okumaya vakfeden doktorun, çok büyük bir kütüphanesi vardı. Doktor Tarver, İkinci Dünya Savaşı yıllarında gayrimüslimlerin toplu halde askere alındığı Yirmi Sınıf İhtiyat Askerliği kapsamında, 48 yaşındayken ikinci kez askere gitmek zorunda kaldı; 1942-1943 yıllarında Sivas’ta yüzbaşı rütbesiyle yedek subay olarak görev yaptı. Böylece, her iki dünya savaşı sırasında da askerlik yapmış oldu. Tek parti iktidarı döneminde CHP’nin Varlık Vergisi ve Yirmi Sınıf İhtiyat Askerlik gibi ayrımcı uygulamalarını bizzat yaşayan Tarver’in, çok partili dönemde neden Demokrat Parti’de siyaset yapmayı tercih ettiği sorusunun yanıtını da bu deneyimlerde aramak gerekir sanırız.
Siyasete ilk olarak İstanbul Belediyesi’nde Meclis üyesi olarak girdi. İsmini vermek istemeyen bir yakınının deyimiyle, “Günümüzde milletvekili olmak için paralar saçılırken, o, çevresindekilerin yoğun ısrarları kıramayarak” aday oldu ve 1954’te milletvekili seçildi.
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs Darbesi’nde tutuklanarak, pek çok parti arkadaşı ve bürokratla birlikte, camları gazete yapıştırılarak kapatılmış bir gemiyle Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in yakını, o günlerde yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “19 Eylül’de ailesine haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Cenazesini Gülhane’deki Adli Tıbba götürmüşler. O tarihte Adli Tıp Gülhane’deydi. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler. ‘Menderes’e bile neler yaptılar, kim bilir bu gâvura neler yapmışlardır’ diye düşündük. Yaşlı olduğu için dayanamamış... Zaten hassas bir insandı. Gazeteleri annesinden sakladık, oğlunun ölüm haberini okumasın diye. ‘Asker gazeteleri yasakladı’ dedik. Sonra duyunca annesi yıkıldı, çok acı çekti.”
ÜÇÜNCÜ CUMHURBAŞKANI CELAL BAYAR’IN TORUNU PROF. EMİNE GÜRSOY NASKALİ DE, YASSIADA’DA YAŞANANLARI ŞU SÖZLERLE ANLATIYOR:
“O yıl ben 10 yaşındaydım. İzmir’de annem, anneannem ve kız kardeşlerimle ev hapsindeydim. Darbeden sonra, davalar başlayana kadar hiç kimseyle temasımız olamadı, o sebeple Zakar Bey’in cenazesine katılamadım. Zakar Bey’in, Yassıada’ya götürülürken gemiye bineceği veya gemiden ineceği sırada görevli subay tarafından itilip düşürüldüğü, başını çarptığı ve darp edildiği anlatıldı. Ölümüne bu hadise sebep olmuş. Beyin kanaması olmuş, revire kaldırılmış. Bu olayı ben annemden dinledim. ‘Öyle olduğunu nasıl kanıtlarız, bunu anlatacak şahidimiz var mı?’ diye sormuştum anneme. Zakar Bey’le birlikte Yassıada’ya götürülenler hadiseyi o yıllarda bu şekilde anlatmışlar. Yani oradakilerin hepsi şahit. Aynı grup içinde bulunanlar görmüşler ve hadiseyi böyle anlatmışlar.”
TARVER’İN 6-7 EYLÜL OLAYLARINA İLİŞKİN MECLİS KONUŞMASI
Dr. Zakar Tarver’in 6-7 Eylül olayları sonrasında TBMM kürsüsünden yaptığı bir konuşma, onun, Cumhuriyet’in azınlıklar için çizdiği ‘sadık gayrimüslim vatandaş’ portresinin tipik bir örneği olduğunu gösteriyor. Ancak, “Memleketimizde yaşayan ufacık gayrimüslim azınlık mukadderatını bu memleketin mukadderatına bağlamış, bu memleketin iyiliğine candan sevinen ve maazallah felaketine de samimiyet üzülen insanlardan mürekkeptir” diyen Tarver’in bu duruşu bile, 27 Mayıs sonrasında Yassıada’da ‘Ermeni milletvekili’ olarak özel bir muameleye tabi tutulmasına engel olamadı. Muhterem Arkadaşlarım, memleket büyük bir felakete maruz kalmıştır. Bu vandalizmi işleyenler teşhis edilmiştir. Milli hayatımıza kasteden kuvvetin başka kisvelere bürünerek caniyane tasavvurlarının tahakkukuna uğraştığını görüyoruz. Binaenaleyh ilk vazifemiz bu kisveleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Bunlar nedir?
HENÜZ BAZI GERİ KAFALI DİMAĞLARDA MEVCUT MÜSLİM-GAYRİMÜSLİM AYRILIĞI…
Bu felakete maruz kalan azınlığa karşı Sayın Başvekilimizin sempatisine, şahsen şahidim. Delillerini de verebilirim. Örfi idare ilan edilmiştir. Eminim ki bu Vandalizm’i işleyenlere, vazifelerinde tekâsül gösterenlere kanun müstahak oldukları cezayı verecektir ve mağdur olanlara, bilhassa küçük esnafa Devlet her nevi yardımı yapacaktır. Ancak saltanat ve halifelik devirlerinden kalma bir zihniyetin izleri mevcuttur. Bazı örümcek bağlamış kafalar, Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğunu henüz anlamamış bulunuyorlar. Artık bu memlekette dini faikıyetin değil ancak ve ancak istidat ve kabiliyet önünde bütün kapıların açık olduğunu daha görememiş olanlar vardır.
Din bir vicdan işidir (...) Türkiye’yi temsil eden bütün unsurlar şüphesiz ki, hepsi Türktür. Aynı eşit muameleye tabidir (...) Memleketimizde yaşayan ufacık gayrimüslim azınlık mukadderatını bu memleketin mukadderatına bağlamış, bu memleketin iyiliğine candan sevinen ve maazallah felaketine de samimiyetle üzülen insanlardan mürekkeptir. Asırlardan beridir Türkiye’de yaşayan Ermeni azınlığın ifa edegeldikleri hizmetler cümlenin malumudur (...) Dosta ve düşmana karşı bizleri utandıracak olan son Vandalizm’i gösterileri dolayısıyla azınlıkların bu samimi duygularını bu kürsüden belirtme memleketin yüksek menfaatlerine uygun olacağı kanaatindeyim. Allah bu memleketi korusun.
O dönem herkes sinmiş vaziyette, herkes korkuyor, “Aman başıma bir şey gelmesin” diye. Bizim akrabalarımız evimize gelmediler. Dayılar, halalar, teyzeler korkularından bize selam bile vermediler. Çok korkunç bir ortamdı. Zakar Bey’den 11 gün sonra 30 Eylül’de babam Faruk Oktay öldü. Yassıada çok kötü olayların yaşandığı bir cehennem. 27 Mayıs darbesi dendiği zaman herkesin aklına üç infaz gelir, halbuki Yassıada’da on kişi öldü. Yassıada’nın bir komutanı var, Yarbay Tarık Güryay. Nazi esir kampındaki gestapolardan farkı olmayan bir adam. Gazeteci Turan Dilligil o zaman bir kitap yazmıştı Tarık Güryay hakkında, adı ‘Allahsız Gardiyan’dı.
Emekli psikolog H. Emre Oktay, 27 Mayıs darbesi öncesinde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay’ın oğlu. Darbe yapıldığında, Faruk Oktay, Demokrat Parti yanlısı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Zakar Tarver’in ölümünden 11 gün sonra, 30 Eylül 1960’ta, Faruk Oktay’ın ölüm haberi ailesine ulaştırıldı. H. Emre Oktay o sırada 12 yaşındaydı. Aile, darbenin yoğun baskı ortamında, bu acı olayın yasını dahi gerektiği gibi tutamadı. H. Emre Oktay’la, babasının ölümünü, ailesinin yaşadıklarını ve Zakar Tarver’i konuştuk. Onun yaşadıkları, Tarver ailesinin anlatılamayan hikâyesi hakkında da bir fikir veriyor.
CHP DÖNEMİNDE GAYRİMÜSLİMLER TEDİRGİNDİ
Demokrat Parti (DP) 1950’de iktidara geldi. DP’den önce Tek Parti dönemi vardı. Tek parti döneminde, gayrimüslimler ve iktidar, yani İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında bir gerginlik vardı. Varlık Vergisi çok sıkıntılar yaratmıştı, Yirmi Sınıf Askerlik vardı. Varlık Vergisi’ni veremeyenlerin borcuna önce faiz yükleniyor, daha sonra bu kişiler Aşkale’ye, çalışma kampına gönderiliyordu. Bir de Sirkeci’de çalışma kampı kurmuşlardı, oraya da gönderilenler oldu. Milli Şef İnönü, Almanların uygulamalarına özenmişti. Gayrimüslimlere silahlı eğitim yaptırmıyorlar, onları yol yapım işinde çalıştırıyorlardı. Demokrat Parti iktidara gelince, gayrimüslimlerle CHP arasındaki gerginlik ortadan kalktı. Meclis’te Musevi, Rum, Ermeni milletvekilleri görmeye başladık. Zakar Tarver de bunlardan biriydi. 1950’de DP iktidara gelince azınlıklarla ilişkiler normalleşti.
BABAMI ALMAYA TANKLA GELDİLER
27 Mayıs darbesi yapıldığı zaman babam İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. O dönem Nişantaşı Valikonağı Caddesi’ndeki Hayat Apartmanı’nda oturuyorduk. Evin önüne, üzerinde bir top olan tank ve tam teçhizatlı iki cemse (askeri kamyon) asker geldi. Cemsenin projektörleri yandı, askerler evi çevirdiler. Evde ben, ağabeyim, annem ve babam var. Ben 12 yaşındayım, ağabeyim 14 yaşında; yani öyle tankla, topla, iki kamyon askerle gelmeyi gerektirecek bir durum yok. Sanki babamın milis kuvvetleri varmış gibi geldiler. Birden böyle bir baskın olunca çok korktuk tabii. Tankın topu evimizin camına çevrildi, o kadar çok askeri görünce şok olduk. Eve iki asker geldi, “Beyefendiyi karargâha götüreceğiz” dediler. Babam üzerini değişti, götürdüler.
İLAÇLARINI VERMEDİLER
Babamı Davutpaşa Kışlası’na götürmüşler. Düzenli almak zorunda olduğu ilaçlar vardı. Tansiyon ve kalp hastasıydı. İlaçlarını annem, ağabeyime verdi babama götürmesi için. Ağabeyim kışladan döndü bembeyaz bir suratla. “Ne oldu?” diye sordu annem. Genç bir subay eline vurmuş, ilaçları yere atmış, “Burası hastane mi? Defol git!” demiş. Şimdi Balyoz’da, Ergenekon’da tutuklananlar GATA’ya gidiyorlar, çok iyi şartlar altındalar. Ondan sonra babamı Yassıada’ya götürdüler. 500’den fazla kişi götürülmüş adaya, ve Zakar Tarver, Başbakan Menderes, bakanlar, diğer milletvekilleri, bürokratlar, inanılmaz kötü bir muameleye maruz kalmışlar.
HERKESİ SUSTURDULAR
İlk ölen, İçişleri Bakanı Namık Gedik oldu. Darbeden üç gün sonra, henüz adaya götürülmeden, Harp Okulu’nda öldü. “İntihar etti” dendi. 19 Eylül’de Yassıada’dan haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Nasıl öldü peki? “Kalp krizi”nden öldü dendi. Rapor falan yok tabii ortada. O döneme ait kayıt, evrak yok. Olamaz da zaten, her şeyi toplayıp el koydular.
TEDBİRLER KANUNU VARDI.
TEDBİRLER KANUNU VARDI.
O dönem herkes sinmiş vaziyette, herkes korkuyor, “Aman başıma birşey gelmesin” diye. Bizim akrabalarımız evimize gelmediler. Dayılar, halalar, teyzeler korkularından bize selam bile vermediler. Çok korkunç bir ortamdı. Zakar Bey’den 11 gün sonra 30 Eylül’de babam Faruk Oktay öldü. Yassıada çok kötü olayların yaşandığı bir cehennem. 27 Mayıs darbesi dendiği zaman herkesin aklına üç infaz gelir, halbuki Yassıada’da on kişi öldü. Yassıada’nın bir komutanı var, Yarbay Tarık Güryay. Nazi esir kampındaki gestapolardan farkı olmayan bir adam. Gazeteci Turan Dilligil o zaman bir kitap yazmıştı Tarık Güryay hakkında, adı ‘Allahsız Gardiyan’dı.
KİM BİLİR NELER YAPTILAR?
İstanbul Sıkıyönetim Komutanı darbecilerle birleşti. Ankara Sıkıyönetim Komutanı bunu yapmayı reddedince canına okudular Yassıada’da. Daha sonra babamın yanında kalan arkadaşlarından öğrendik, Yassıada’da Bizans döneminden kalma zindanlar varmış, bu zindanları kullanmışlar. Biz 2009 yılında adaya gittik. Zindanlar karşılıklı hücreler şeklinde, her hücre iki metreye iki metre genişliğinde. Ayağa kalkamazsınız, yere oturamazsınız. Yerde çamur ve su var.Bu zindanda babamı üç gün tutmuşlar. 16 Haziran 1960’ta Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Üyesi Lütfü Saylan öldü. Onun için de kalp krizi dediler. Kim bilir ne yaptılar adama. Kimse bilmiyor ki o zaman adada ne olup bitttiğini... Adanın etrafı tel örgülerle, askerle, gemilerle çevrili. O zaman hak arama diye bir şey yok. Biri gidip “Ne oluyor?” falan dese onu da tutuklarlar.
İnsan haklarının 27 Mayıs’taki kadar yok sayıldığı bir dönem olmamıştır. 27 Mayıs bir afet. Zaten bütün darbelerin temelinde o var. Çünkü 27 Mayıs çok kolay yapıldı ve yapanlar ceza görmediler. Yüz buldular, sonra darbeler başladı.1961’de Askeri Nizamname’yi kanuna çevirdiler, iç hizmet kanunu yaptılar. Nizamnamenin “Askerin görevi Cumhuriyeti kollamak, korumaktır” şeklindeki 35. maddesini kanunlaştırdılar ve buna dayanarak sürekli darbe yaptılar. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan haricinde, 15’e yakın darbe teşebbüsü var.
50 KELİMELİK MEKTUPLAR
Tedbirler Kanunu vardı. 27 Mayıs aleyhinde imada bile bulunsanız, DP’yi övseniz beş yıl hapis cezası alıyordunuz. Herkesi susturmayı başardılar. O dönem darbeciler aleyhinde biri bir haber yapsa öldürürlerdi hemen. Alır götürürlerdi, bir daha da haber alamazdınız. Çok zalimdiler. Askere göre Demokrat Partili olmak demek vatan haini olmak demekti. Biz evimizdeki fotoğrafları bile yırttık. Sürekli baskın yaptılar. Celal Bayar’ın bile birçok evrakı kayboldu o dönem. Yassıada’ya yazılan mektuplar en fazla 50 kelimelik olabiliyordu, daha fazlasına izin yoktu. “Nasılsın, iyi misin, kazağa ihtiyacın var mı?” sadece bu kadar yazabiliyorduk.
CENAZEYİ VERİRKEN DALGA GEÇTİLER
Babam tutuklandıktan dört ay sonra, 30 Eylül’de bir telefon geldi, annem açtı. “Kocanız öldü, cesedini Kasımpaşa Deniz Hastanesi morguna gönderdik, oradan alın” demişler. Bu kadar! Ne oldu, nasıl öldü, bir bilgi veren, açıklama yapan yok. Ağabeyim cenazeyi almak için hastaneye gitti. Hastanede iki subay gelmiş yanına, ilgili bir şekilde yaklaşmışlar. Ağabeyim “Faruk Oktay’ın cenazesini alacağım” demiş. “Hangi Faruk?” diye sormuş subaylar. Faruk adında bir subay ölmüş o günlerde, o zannediyorlar. Yassıada’da ölen Faruk Oktay olduğunu öğrenince dalga geçerek gidiyorlar. Cenazeyi ağabeyime iki er teslim ediyor.
Babamın göğsünde kocaman bir yara varmış. Yassıada’da kalan İstanbul Eski Valisi Ethem Yetkiner, “Hamama gittik, Faruk Oktay’ın vücudundaki yaraları görünce şaşkına döndük” diyor. Dövmüşler babamı. O dönem 28 Nisan olayları vardı. Öğrencileri sokağa döktüler. Öğrenciler her yana saldırdı. Sonra yüzlerce öğrenci öldü diye dedikodular çıkardılar. Güya öğrencilerin ölülerini kuyulara atmışlar, Et ve Balık Kurumu’nun buzluklarına atmışlar, kıyma makinalarından geçirip Konya asfaltının altına saklamışlar! Buna çocuklar bile güler fakat o zaman aydın geçinen insanlar inanıyorlardı.
SAHTE HÜRRİYET ŞEHİTLERİ
Babama adadaki sorgusunda “Ölüler nerde?” diye soruyorlar. Babam da “Hangi ölüler?” diyor. 28 Nisan’da Beyazıt’ta çıkan olaylarda sadece iki kişi ölmüş. Biri, tank üstünde slogan atan Nedim Özpolat; tank hareket edince, tankın altında kalarak ölüyor. Diğeri de Turan Emeksiz; nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla hayatını kaybediyor. Kurşun sekmiş, belli, çünkü Emeksiz’in vücudundan çıkan kurşun eğri. Yani kaza sonucu ölmüş. Sonra adını bir vapura verdiler Emeksiz’in.
Babama diyorlar ki, “Celal Bayar, Adnan Menderes sana ateş et emri verdi, öğrenciler öldü. Nerede ölüleri?” Babam, “Nerede bu öğrencilerin aileleri? Ölü falan yok. Bize kimse ateş emri vermedi, biz de ateş etmedik” diye cevap veriyor. Darbeden sonra ‘hürriyet şehidi’ diye beş kişiye daha merasim yaptılar. Onlar kim biliyor musunuz? Biri, darbeci subaylardan, Radyoevi’nin önünde, darbe yapılırken ölen İhsan Kalmaz. Onun adını da bir vapura verdiler. Bir başka ‘hürriyet şehidi’ de yanına çocuğunu almış, darbe oldu diye sevinirken askerler ateş ediyor, çocuğu ölüyor. Demokrat Partililer öldürmüş gibi tören yapıyorlar. Babama yöneltilen suçlama bu. “Söyle, ölüler nerde?” diyerek dövüyorlar babamı. Zaten ilaçlarını da vermemişlerdi. Babamı kaybetmemiz böyle oldu.
AĞABEYİM ÜZÜNTÜDEN VEREM OLDU
Babam öldükten sonra annem hayata küstü, hep yas tuttu. Sadece bizim için, çocukları için yaşadı. Ağabeyim Ömer, üzüntüden verem oldu. Bir gün bembeyaz oldu, baktık kan kusuyor. Ertesi gün doktora gittik, üçüncü dereceden verem olmuş. Bir sene yatmak zorunda kaldı. Annem çok ilgilendi, o kurtardı ağabeyimin hayatını. Ben psikolojik travma geçirdim. Yan binadaki CHP’liler babam hapiste diye alay ettiler benimle. Ben de çocuğum, susmadım; ‘Babamın bir suçu yok’ deyince beni dövdüler. (EE) - ((Bu yazı ve söyleşi Agos'un 10 Haziran 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.))
***
NOT:1,
27 Mayıs 1960 "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" Utancı, Aleni Düşmanlık, Kirli Tahrik “Hakkaniyet, Adalet, Hukuk ve Demokrasiye Karşı İşlenmiş ve Fakat Hesabı Sorulmamış Ağır Bir İnsanlık Suçu’nun Tarihi Yüzkarası"; 12 Eylül, Milli Direnişi ve Meşru Refleksi; Hukuki Müdahalesi Tarafından "Şerefle, Tam Bir Onur ve Sorumlulukla" Kaldırıldı
NOT:2,
Yaman bir çelişki, müthiş bir ironi! Bütün 27 Mayıs'çılar 12 Eylül karşıtı. Çünkü 27 Mayıs bedhahların kalkışması; 12 Eylül ise, hukuki ve ahlâki emir-kademe zincirine uygun olarak yapılan vatana ihanet, terör ve tedhişe karşı milli refleks, yasal direniş ve meşru müdahaledir.
NOT:3,
Yaşayan Demokrat Partililerin yıllardır sürdürdüğü “27 Mayıs kalkışma, dış güdümlü başkaldırı ve isyan hareketi; Hak, Adalet ve Hukuk dışı (gayrimeşru) tasallut ve cinayet cuntası Yargılansın” ve “Türkiye Cumhuriyeti bir öz eleştiri; Bütün hükümetleri sorgulama; hesaplaşma ve yüzleşme Kurultayı yapsın” istemi hiçbir iktidar tarafından önemsenmemiş ve ciddiye alınmamıştır. Oysa bu, tarihi, hayati ve zorunlu bir gerekliliktir.
Etiketler:
12 Eylül 1980,
27 Mayıs 1960,
CHP,
DP İstanbul Milletvekili Dr Zakar TARVER,
Hasan Emre Oktay,
Meşru Müdafaa,
Mili Direniş,
Milli Refleks,
ulusal ajans,
ulusal haber
7 Eylül 2017 Perşembe
Bu Dönem: “Okul Alışverişlerinizde” Bütün Dönemlerde ise “Bu Vicdansız, Kontrolsüz, Kokuşmuş ve Yozlaşmış (Serbest) Piyasada” Çok Dikkatli Olun
BU DÖNEM: “OKUL
ALIŞVERİŞLERİNİZDE”
Okulların açılma
tarihi yaklaşırken, velilerin zorunlu kırtasiye malzemesi ve özellikle okullar
için gerekli giysi alışverişi hız kazandı. Günümüzde yeterince denetlenmeyen
“sözde serbest piyasa” maskaralığı altında her türlü rezillik, fırsatçılık,
sahtecilik, başıbozukluk ve insanlık düşmanlığının alenen yaşandığı bir ortamda
bilhassa kanserojen maddelerden uzak durmak için velilerin bazı noktalara çok
dikkat etmesi gerekiyor.
KÖTÜLÜK BİR ADIM
ÖNÜMÜZDE!..
HER
KÖŞEYE-BUCAĞA, HAİN TUZAKLAR KURUYORLAR!..
Alınan haber ve bazı duyumlara göre: Okul alışverişi konusunda Gümrük ve Ticaret Bakanlığı rutin denetimler gerçekleştirirken, meslek ve tüketici örgütleri de piyasadan gelen bilgiler doğrultusunda tüketicileri uyardığı görülüyor. Ancak, her hali kârda bizzat alım yapan ihtiyaç sahibi Tüketicilerin, kırtasiye ve giysi alırken, bazı ürünlerde tehlike yaratabilecek şu noktalara dikkat etmesi gerekiyor:
Alınan haber ve bazı duyumlara göre: Okul alışverişi konusunda Gümrük ve Ticaret Bakanlığı rutin denetimler gerçekleştirirken, meslek ve tüketici örgütleri de piyasadan gelen bilgiler doğrultusunda tüketicileri uyardığı görülüyor. Ancak, her hali kârda bizzat alım yapan ihtiyaç sahibi Tüketicilerin, kırtasiye ve giysi alırken, bazı ürünlerde tehlike yaratabilecek şu noktalara dikkat etmesi gerekiyor:
Okul
çantaları: Azo renklendiriciler kullanılıyor. Bu değersiz ve kalitesiz
kimyasal maddeler kanserojen, çeşitli hastalık ve alerji yapıcı etkilere sahip.
Ayrıca, çocuklar için çok kritik bir önemi haiz beslenme çantalarında da
kanserojen etkiye sahip fitalatlar da kullanılıyor.
Önlük, çorap,
pantolon: Azo boyar maddeler, kadmiyum ve nikel gibi ağır metaller, organo
stanik bileşikler görülebiliyor. Ağır metaller böbrek, karaciğer ve eklemlerde
birikiyor. Böbrek fonksiyonlarının bozulmasına, mide ve karaciğer
zedelenmesine, kemik erimesine, hipertansiyona, mide bulantısına, kusma ve
ishale neden oluyor. Kadmiyum, ayrıca, bel ve kas ağrılarına, kemik yumuşaması
ve zedelenmesine, kemik kırıklarına, kilo kaybı ve görme bozukluğuna neden
oluyor. Akciğer ve prostat kanserlerinin oluşumunda da etkisi kesin olarak
kanıtlandı. Nikel ise deride kaşıntı, tahriş, egzema, alerji ile boğaz ve
akciğer kanserlerine neden oluyor.
Su bazlı
ürünler: Kokulu silgi, kokulu kâğıt, Oyun hamuru, boya kalemi,
keçeli kalem gibi uçucu madde içerebilen ürünlerde mutlaka ve özenle ‘solvent
içermez’ ibaresi olanı tercih edilmeli. Aksi taktirde kalitesiz, ucuz ve taklit
ürünlere kesinlikle itibar edilmemeli.
Çocuk iç
çamaşırı: Giysi ve iç çamaşırlarda, bağışıklık ve üreme sistemini olumsuz
etkileyen alev geciktiriciler kullanılıyor.
Ayakkabı: Kanserojen
etkiye sahip azo renklendiricilere rastlanıyor.
Kalem, silgi,
boya vb: Kanserojen etkiye sahip azo renklendiriciler kullanılıyor.
Yapıştırıcılardaki solvent de uçucu bir madde olarak zararlı etkiye sahip.
Oyuncak
standardı: Oyuncakların üzerindeki EN 71 standardı, hem oyuncaklarda, hem
boya kalemlerinde güvenlik anlamına geliyor. Ürünün Avrupa Birliği
standartlarında olduğunu anlamak için bu marka aranmalı. Ayrıca ISO ve TSE de
ürünlerde aranması gereken ibareler.
Gıda konulan
ürünler: Beslenme çantası ve su matarası, gıdaların doğrudan temas ettiği
ürünler olarak özel önem taşıyor.
İsimsiz ürünlere
dikkat: Üzerinde marka ibaresi bulunmayan ürünlerin, çok ucuz fiyatlarla
Uzakdoğu’da üretildiği bilindiğinden alınmaması öneriliyor. Ayrıca, ‘bir
milyoncu’ olarak tabir edilen çok düşük fiyatlı ürün satan yerler de mümkün
olduğunda tercih edilmemeli. Aileler çocuklarını tek başına alışverişe
göndermemeli.
EN ÇOK DİKKAT
EDİLECEK KONU:
Yukarda açıklanan ve ara başlıklar altında sözü edilen
bütün ürünler ile “doğrudan veya dolaylı olarak” insan hayatı ve
sağlığını tehdit eden, hileli, sahte, taklit ve zararlı katkılar içeren.; “Gıda,
Giyim, Zorunlu İhtiyaç” veya her ne olursa olsun bütün mal-malzeme ve
hizmet satıcılarını mutlaka şikâyet etmelisiniz. Artı ilgili mercilere
yaptığınız şikâyetleri dikkatle takip etmeli ve sonuçsuz kalanları Mahkemelere
götürerek her derece ve düzeyde sahtekâr, şarlatan, sinsi hilebaz, takiyyeci,
üçkâğıtçı, nitelikli dolandırıcı, yalancı ve yolsuzluk erbabı
kenelerle “tam bir azim ve kararlılıkla” sonuna kadar mücadele
etmelisiniz.
21 Ağustos 2017 Pazartesi
MUTLAKA "DİKKATLE "OKUNMALI... NAKŞİBENDİ ŞEYHİ İSKENDER PAŞA CEMAATI BAŞKANI OLAN "Prof. Dr. Esad COŞAN" NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?
NAKŞİBENDİ ŞEYHİ İSKENDER PAŞA CEMAATI BAŞKANI OLAN Prof. Dr. ESAD COŞAN SON
DÖNEMLERDE "ALLAH İLE ARACI YOK ŞEFAAT VE KERAMET GİBİ ŞEYLERE İNANIPTA
KULLARA KUL OLMAYIN" DEYİNCE ÖLDÜRÜLDÜHocanın yazdığı son makale ;
“İslam'da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak
"hakla", "hakikatle" beraber olmaktır! Tek başına olsa
bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca
da olsa tefrikadadır.”
“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler... Hem de kendisi takip etmez... Amerika seni John'la takip etmez, Smith'le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”
“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor, olmadık yere bağlıyor... Mü'min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!”
“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”
“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım... "Tek lider, vazgeçilmez insan..." diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.” “Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”
“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını --hain bir kimseyi-- koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”
“Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz... Tâbî olmayın kimseye!
Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra,
"Sen bu adamlarına şöyle yap!" derler.
İslâm'a, Allah'ın emrine tabi olun!
Allah'ın dinine hizmet edin!
Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!
O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!
"Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın" diyorlar. “Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be!
Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?
Beni sırtında taşımak zorunda mısın?
Kimse kimseye hürriyetini vermesin!
Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah'a kul olur.
"Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz"
5 Mayıs 1990, Prof. Dr. M. Esat Coşan
“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler... Hem de kendisi takip etmez... Amerika seni John'la takip etmez, Smith'le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”
“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor, olmadık yere bağlıyor... Mü'min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!”
“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”
“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım... "Tek lider, vazgeçilmez insan..." diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.” “Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”
“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını --hain bir kimseyi-- koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”
“Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz... Tâbî olmayın kimseye!
Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra,
"Sen bu adamlarına şöyle yap!" derler.
İslâm'a, Allah'ın emrine tabi olun!
Allah'ın dinine hizmet edin!
Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!
O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!
"Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın" diyorlar. “Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be!
Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?
Beni sırtında taşımak zorunda mısın?
Kimse kimseye hürriyetini vermesin!
Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah'a kul olur.
"Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz"
5 Mayıs 1990, Prof. Dr. M. Esat Coşan
16 Ağustos 2017 Çarşamba
DİKKAT!.. “BU MEMLEKETTE GIDA GÜVENLİĞİ YOK”
DİKKAT!..
“BU MEMLEKETTE GIDA
GÜVENLİĞİ YOK”
Bir tek
peynirle, yoğurt ve sütlü gıdalar kalmıştı güvenip keyifle yiyebildiğimiz.. Bol bol yoğurt
yiyorum diyenler dikkatli okumalı. Öyle bir duruma geldik ki ne yesek mutlaka
bir sakıncası oluyor... Ama bu yoğurt işi başka... Eskiden halis sütten
yapılmış yoğurt, iki günde ekşime yapardı. Şimdi bir ay dayanıyor. Meğer sebebi
varmış.
(SOLİTİN)
OKUYUN VE ÜLKE SAĞLIĞININ
KORUNMASI İÇİN GEREĞİNİ YAPIN LÜTFEN. DÜNYA, KÖTÜLÜK YAPANLAR YÜZÜNDEN DEĞİL,
YAPILAN KÖTÜLÜĞE KARŞI MÜCADELE ETMEYENLER YÜZÜNDEN KÖTÜLEŞİYOR!
HASTALIKLAR KAPIDA,
HAYATIMIZ TEHDİT ALTINDA VE KORKUNÇ TEHLİKELERE MARUZ
Bu kadarına da
pes artık!..Gıda firmaları bir kaç kuruş için hayatlarımızı hiçe sayıyor. Öyle
ki, halkımızı bu yönde bilinçlendiren bilim adamlarımızı tehdit etmeye kadar
işi vardırdılar.
Ankara HIFSIZSIHHA
Gıda Denetimi Bölüm Başkan Yardımcısı Gönül ÖZDEĞER ve iki asistanı SOLİTİN
adlı kimyasal ile ilgili çalışmaları ve yayınlarından dolayı ölüm tehditleri
aldıklarını açıkladılar ve savcılığa suç duyurusunda bulundular.
SOLİTİNSolitin, aslında gıdalarda hiç bulunmaması gereken tamamen kimyasal bir ajan. Hattâ, basit olarak melaminimsi bir plastik. Sütlere, yoğurt ve ayranlara ve sütün girdiği her çeşit besine katılıyor. Çünkü bu molekül su ile inanılmaz şekilde bağlanarak kıvam arttırıyor. Bu hem imalât procesleri açısından zaman kazandırıyor, hem gıda doğallığını kaybettiğinden son kullanma tarihini uzatarak, firmaların stoklu çalışmasını sağlıyor. Hem de maliyeti inanılmaz düzeyde düşürerek firmaların rekabet gücünü arttırıyor.
Çok açık ve net
bir anlatımla: Çocuklarınıza beş kuruşa, yirmi kuruşa, elli kuruşa gofret,
çikolata ve süt ürünleri alabilmemiz, evlerimize çeşit çeşit peynir, yoğurt,
hazır sütlü tatlı vs. girebilmesi hep bu yüzden.
SOLİTİN bir tricalcid bileşiği. Yani, doğada en
bol ve bedavadan bulabileceğiniz türden, tebeşir gibi, alçı taşı gibi bir şey.
Oysa bu bileşik böbreklerden atılırken renal tubuluslardaki glomerüllerde
birikiyor ve filtrasyonu yani böbreklerin kanı süzmesini engelliyor
ve sonuç böbrek yetmezliğine kadar uzanan kronik rahatsızlıkları serum üre ve
kraetinin düzeylerinde artış ve bunun getirdiği devamlı yorgunluk hali, hafıza
ve konsantrasyon bozuklukları hattâ ciddi mental bozuklukları
yaratıyor.
Almanya Solingen
üniversitesi Psikiyatri bölümünce 2009’da “21.Europe Pscy-hatry Society” için
hazırlanan bildirgede “şizofreni ile SOLİTİN kullanımı arasında ilişkiler olması
muhtemeldir” denilmekte ve özellikle Paranoid şizofreni vakalarında kanda
tricalciophospate bileşiklerinin normalden 16 kat yüksek olduğu belirtilmektedir.
Buna rağmen; Söz konusu bildiri hiçbir neden, sebep veya bilimsel gerekçe ileri
sürülmeden Kongrede sunum için kabul edilmemiştir.
"BEDAVA MI SANDIN
SOLİTİN'E BANDIM"
Üretici firmalar SOLİTİN'i hiç bir şekilde ürün etiketlerinde bildirmiyor. Aldığımız ürünlerde SOLİTİN olup olmadığını, ancak, kendi kendimize yapacağımız bir kaç basit deney ile görebilir ve anlayabiliriz. Eğer bu yönde bir şüphe oluşursa derhal bulunduğunuz il HIFSIZSIHHA Müdürlüğü ile temasa geçerek şüpheli gıdanın test edilmesini talep ediniz.
SOLİTİN'E BANDIM"
Üretici firmalar SOLİTİN'i hiç bir şekilde ürün etiketlerinde bildirmiyor. Aldığımız ürünlerde SOLİTİN olup olmadığını, ancak, kendi kendimize yapacağımız bir kaç basit deney ile görebilir ve anlayabiliriz. Eğer bu yönde bir şüphe oluşursa derhal bulunduğunuz il HIFSIZSIHHA Müdürlüğü ile temasa geçerek şüpheli gıdanın test edilmesini talep ediniz.
Bu şekilde
binlerce hatta yüz binlerce insanın sağlığını kurtarabilirsiniz. Çevrenize
dikkatle baktığınızda ne kadar çok dializ merkezi ve böbrek hastası olduğunu
siz de görüyorsunuz. Bu artışın esas sebebi bazı ahlâksız, aç gözlü ve insanlık
düşmanı fırsatçı firmaların kâr hırsı ile ne pahasına olursa olsun türü
para ihtirasından kaynaklanır. Kanun, mevzuat ve uygulamada yaşanan ilgisizlik,
disiplinsizlik, onursuzluk ve sorumsuzluklara dayanır. Ayrıca bu vahim tehdit
ve tehlikenin ağırlıklı sebebi bilhassa “devletin (resmi kurumlar, yerel
idareler, belediyeler ve hükümet unsurlarının) en temel, acil, insani ve
zorunlu görevi olan DENETİM
konusunda vaki gevşeklik, disiplinsizlik, takipsizlik, icabında ihmal,
yolsuzluk ve suiistimal teşebbüslerinden” başka bir şey değildir..!
Aldığınız sıvı ürünler (süt,
ayran, çikolatalı süt vs) için şu yolu izleyebilirsiniz:
“Bir metal'i
(çatal, kaşık vs) el yakacak düzeyde ısıtın ve test etmek istediğiniz
sıvıya batırarak çalkalama hareketi yapın. Metali çıkardığınızda birbirinden
ayrılmış öbekler halinde beyaz topaklar görürseniz o üründe SOLİTİN
var demektir.
Peynir vs türü
ürünlerde ise üründen bir parça alarak sirkeli suya koyun. Eğer sirkeli suyun
üzerinde kalan beyazımsı bir tabaka görürseniz o üründe SOLİTİN var demektir. Çikolata,
gofret türü ürünlerde ise ürünü elinizle basitçe kırın, eğer kırığın her iki
tarafında süt beyazı noktalar varsa o üründe de SOLİTİN vardır.
Sağlığımız için,
geleceğimiz için, çocuklarımız ve sevdiklerimiz için bu bilgileri bütün çevremize
yayalım ve toplumsal olarak tepkimizi ortaya koyarak AB Normlarında olmayan bu
katkı maddesinin üretici firmalar tarafından daha fazla kullanılmasını
engelleyelim.
Saygılarımla.
Yrd. Doç. Dr. Gülden Semavi
Hacettepe Tıp
Fakültesi Biyokimya Bölümü
11 Ağustos 2017 Cuma
"GÖREV HAYVANLARI DAİRE BAŞKANLIĞI KURULMALIDIR!!!", Prof. Dr. Yener ÜNVER - Prof. Dr. İ. Hamit HANCI
Prof. Dr. Yener ÜNVER
Prof. Dr. İ. Hamit
HANCI
Adli
olaylarda bilgisinden yararlanılan kişilere bilirkişi denir. Bir çok adli
konuyu çözümlemek ; özel bilgiyi , tekniği
ve uzmanlığı gerektirir.
Bilirkişilik
denildiğinde de akla ilk gelen bilim Adli Tıp olmakla birlikte, Adli Tıp, çok
daha büyük bir ailenin bir parçası ,halk tarafından bilinen yönüdür.
Biz bu
geniş aileye Adli Bilimler diyoruz.
Adli
Bilimler; Tıp, Sağlık, Temel, Fen, Sosyal, Siber, Uzay, Ulaştırma, Savunma ve
Güvenlik bilimleri ile Felsefe, Spor ve Sanatın adalete bilirkişilik hizmeti
vermesini sağlayan bilimler bütünüdür”
Adli
Bilimlerin alt alanlarını Adli Bilimciler Derneği Komisyonlarında görmekteyiz;
2001
yılında kurulan Adli Bilimciler Derneği bu alanda çalışan Adli Bilimcileri bir
araya getirerek , Adli Bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu
alanlarda 120 komisyonu mevcut olup kimi yıllardır bağımsız kongre ve kurslar
yapacak kadar ilerlemiş, kimisi alanı geliştirecek kişileri beklerken pasif
durumdadır.
Adli
Bilimciler Derneği Komisyonları; Adli Tıp ,Adli Muhasebe ,Adli Psikoloji ,
,Adli Hemşirelik , , ,Adli Biyoloji ,Adli Ziraat ,Adli Patoloji ,Adli
Antropoloji ,Adli İstatistik ,Adli Diş Hekimliği ,Sağlık Hukuku ,Adli Gıda
incelemeleri ,Adli Astronomi ,Adli Belge İncelemeleri ,Olay Yeri İnceleme v.s
Aslında
Adli Bilimler alanları bir çarkın dişlileri gibi. Bir dişli eksik kaldı mı
çarkın işleyişi yavaşlamaktadır.
Adli
Bilimler in üzerinde yeterince çalışılmamış eksik alanlarından biri de “ADLİ VETERİNERLİK ya da VETERİNER ADLİ
TIBBI” dır.
Veteriner
Adli Tıbbı içinde faydalandığımız hayvanların başında halk arasında K-9
olarak bilinen dedektör görev köpekleri gelmektedir.
Canlı
insan, ceset, bomba ve uyuşturucu tespitinde görev köpeklerinden yararlanılmaktadır.
Görev
Köpeklerinin ülkemizde ilk yetiştirildiği yer Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) ye
bağlı o zamanlar Asayiş daha sonra da KOM Daire başkanlığı bünyesindeki Köpek
Eğitim Merkezi (KEM) Şube Müdürlüğü dür.
KEM, 2015
yılında , şu anki adıyla EGM Narkotik Suçlarla
Mücadele Daire Başkanlığı bünyesine geçmiştir.
KEM in
yanı sıra Jandarma Genel Komutanlığına bağlı JAKEM mevcut olup, ayrıca Hava
Kuvvetleri ,AFAD , Gümrük Muhafaza ve İtfaiye v.b Kurumların Görev Köpeği
Yetiştirme birimleri bulunmaktadır.
Ülkemizde
Canlı insan, ceset, bomba ve uyuşturucu tespiti gibi 10 farklı alanda görev köpeklerinden yararlanılmaktadır.
Kalabalıklaşan
şehirlerde suçun şiddeti ve çeşitliliği de artmaktadır. Suçu takip
etmek teknolojiyle kolaylaşmış olsa da suçlularında suçu işlerken ve de gizlerken
aynı teknolojilerden faydalanmaları da bir paradokstur. Bu durumda güvenlik
güçlerinin suçlulara karşı avantalı olacakları bir enstruman bulmalarının
gereği ortaya çıkmaktadır ki bu da suçu takip ederken canlı hayvanların
olağanüstü yeteneklerinden yararlanmak olacaktır.
Güvenlik
ile ilgili konularda canlı hayvanlardan yararlanmak; kişisel yeteneklerin
belirli seviyede geliştirilmesi, bilgi birikiminin oluşturulması ve
güncellenmesi gereğini doğurur. İşte bunu suçlular başaramayacakları için
güvenlik güçleri ilk defa bir adım suçluların önüne geçebilecektir. Çünkü işin
doğası gereği suçlular ilk hamleyi yapan olduklarından her zaman avantajlı ve
öndedirler.
Bu
kapsamda hangi hayvanlar kullanılacaktır? Hangi tür olayda hangi hayvanların
yeteneklerinden yararlanılacaktır?
Bu konu
hakkında düşünürken insanın aklına ilk gelen hayvanlar belki de; köpek, katır,
at, eşek, arı, karga, güvercin, böcek, kurtçuklar ve fareler
olacaktır. Ceset üzerindeki Bir böceğin ölüm yerini ve zamanını
belirtmesi, katırın mayına basmamak için
geliştirdiği yetenekleri, farelerin çeşitli etlere karşı gösterdikleri farklı
tepkiler ve daha sayamayacağımız birçok özellik güvenlik güçleri için büyük bir
nimet olacaktır
GÜVENLİK MAKSATLI KULLANILAN
HAYVANLARIN HİZMET VERDİĞİ ALANLAR:
Atlar; asayiş
ve devriye hizmetlerinde kullanılır. İnsanların zarar görmeden kalabalıkların
sevk ve idare edilmesinde çok etkilidir.
Köpekler; yukarda
belirtilen arama hizmetleri dışında koku teşhis köpeği olarak da
kullanılmaktadır. Suçluların suç mahallinde bıraktıkların delillerden suçlunun
şüpheliler arasından ayırt edilmesini sağlamaktadır.
Ayrıca Kayıp,
ölü, felaket mağduru insanlara ulaşılmasını sağlamakta ve Kara mayınları ve
patlayıcı mühimmatlarını bulmaktadır.
Arılar:
uyuşturucunun ve uyuşturucu kullanıcılarının tespitinde etkilidir. Mayınların
bulunmasında da yararlanılmaktadır
Böcek
larvaları: ceset incelemelerinde ölüm zamanının ve yerinin tespitini sağlar.
Hatta entomotoksikolojik araştırmalarla cesedin neyle zehirlendiğini ortaya
çıkarır.
Yunus
balıkları: özellikle denizaltı ve deniz mayınlarının tespiti ve imhasında
kullanılır.
Katırlar:
kara mayınlarının yerlerini tespit ederler.
Kargalar
ve saksağanlar; yönlendirildikleri kişinin bulunmasını sağlarlar. Usame Bin
Ladin’in yerinin bu şekilde tespit edildiği iddia edilmektedir.
Akbabalar
ceset tespitinde kullanılabilir
Fareler:
patlayıcı maddelerin ve mayınların tespitinde kullanılır. Köpeklere uygulanan
yöntem burda da kullanılmakla birlikte ,farelerin eğitim masrafı mayın bulan
köpeklere göre 1/5 tir.
Sinekler:
özellikle suda ölen insanların cesetlerinin tespitine yardımcı olurlar.
Kartallar
ve atmacalar: üzerlerine konan kameralarla sessiz dron olarak
değerlendirilirler. Kartallar yetkisiz dronları önlemede kullanılır
Örnekler
daha çok arttırılabilir. Bu canlıların yetenekleri arasından bizim işimize
yarayanları seçmemiz halinde suçun takibinde ve çözümünde inanılmaz hıza ve
doğruluk payına ulaşılacaktır.
Kullanma
ımkanı açısından bu kadar çok hayvan çeşidinin olması ister istemez bizi yeni
kurumsal yapılanmalara götürecektir.
Sadece
görev köpeği bazen de asayiş görevi için at
yetiştiren şubelerimiz bu çeşitlilik karşısında yetersiz kalacaktır.
Ayrıca bu
şubelerimiz doğal olarak konuya nispeten yabancı başka kurumsal kimliklerin
altında hizmet verdikleri için zaman zaman kendilerini ifade etmede
zorlanabilmektedirler. Bu yapılanmanın doğal sonucu olup kimsenin kusuru
değildir.
O zaman
çözüm ne olacaktır.
Başlangıçta
Emniyet Genel Müdürlüğü , Jandarma Genel Komutanlığı gibi öncü kurumlarımızda “GÖREV HAYVANLARI
DAİRE BAŞKANLIĞI” kurulmalı ,
Uzmanlaşmış
bu başkanlıklar üzerinden adalet ve güvenlik sistemimize hizmet sunulmalıdır.
Prof. Dr. İ. Hamit Hancı
Adli Bilimciler Derneği Başkanı
Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Etiketler:
Adli Bilimler,
Adli Tıp,
At,
Eşek,
GÖREV HAYVANLARI DAİRE BAŞKANLIĞI KURULMALIDIR,
Güvenlik,
Kedi,
Köpek,
Prof. Dr. İ. Hamit HANCI,
Prof. Dr. Yener ÜNVER,
ulusal ajans,
ulusal haber
26 Temmuz 2017 Çarşamba
Kur'an-ı Kerim Türklerden Şöyle Bahseder!.. TurkishForum & Ömer SAĞLAM
TURKISHFORUM & ÖMER SAĞLAM
Türk ve Türklük
düşmanlarına sorarsanız Kur’an, Türkler hakkında hiç bir şey demiyor. Eğer bu
Türk düşmanlarının dediklerini doğru kabul edersek karşımıza çıkan sonuç şu
oluyor:
Kur’an, sadece
İsrailoğulları ve Araplar için indirilen bir kitaptır, İslamiyet de
İsrailoğulları ile Arapların ulusal dinidir! Diğer milletler ise
İsrailoğullarının ve Arapların kölesi ve cariyesi hükmündedirler! Çünkü
Kur’an’da en çok adı geçen kavim Beni İsrail, yani İsrailoğullarıdır.
İsrailoğullarının 1/6’sı kadar da Arapların adı zikredilmektedir Kur’an’da…
Ayetlerde geçen kavim isimlerine bakarsanız durum böyledir. Böyle bir
yaklaşımın, muharref Tevrat’ın öngördüğü bir yaklaşım olduğu ortadadır. Ancak
asıl gerçek elbette böyle değildir. Açıkça zikredilmese bile Kur’an’da pek çok
kavme, bu arada Türklere de işaret eden ayetler bulunmaktadır ki; Türklere
işaret eden ayetlerin başında Mâide suresinin 54. ayeti gelmektedir. Söz konusu
ayetin meali şöyledir:
“Ey iman
edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir
topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar
müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah
yolunda cihat ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da
korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu
geniş olandır, hakkıyla bilendir.”(1)
Şimdi yukarıdaki
mealinden hareketle, bu ayetin nasıl oluyor da Türklere işaret ettiğine bir bakalım:
İlk başta ifade edelim ki; Türklerin uzun asırlar boyunca İslam’a yapmış
oldukları hizmetlere, özellikle de “Haçlı Seferleri”ne karşı duruşlarına,
mukaddes İslam beldelerine yapmış oldukları hizmetlere ve bilhassa uzun asırlar
boyunca bu beldeleri korumalarına, İslam sancağını uzak diyarlara kadar
taşımalarına bakarak, birçok İslam Bilgini, ayette geçen kavmin ancak Türkler
olabileceğini kabul ve ikrar etmişlerdir. Bunlara göre; Araplardan sonra
İslam’ın temsilciliği Türklere geçmiş ve Türkler bu görevi uzun yıllar hakkıyla
yerine getirmişlerdir.
Dolayısıyla
Mâide suresinin 54. ayeti, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde Türkleri
işaret etmektedir. Bu türlü düşünenlerin başında Kürt kökenli iki Türk âlimi
gelmektedir ki; bunlardan birisi Vâni Mehmet Efendi, diğeri de Bediüzzaman
Said-i Nursi’dir. Kendisi de Nur Cemaati mensubu olan Prof. Dr. Zekeriya
Kitapçı bunları uzun uzun anlatır kitaplarında. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Celal
Yıldırım ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi bazı Türk İslam âlimlerinin de aynı görüşte
olduğu ifade edilmektedir. Pakistanlı ilim adamı Mevlâna Şeyh Muhammed
“İslâm’ın Yayılış Tarihi” isimli eserinin III. cildinin 935 ve 936.
sayfalarında konu ile ilgili görüşlerini açıklarken; “Türkler siyaset sahasında
ortaya çıktıkları zaman İslâm âleminin vaziyeti hiç de memnuniyet verici
değildi. …İşte ‘Hak Teala’nın kendi dinini korumak için, kuvvetli bir unsur
ortaya çıkarmasına şiddetle ihtiyaç görünüyordu. İslâm’ın bu siyaseti ve idare
zayıflığını bertaraf eylemek hususunda, Müslüman himmet sahipleri gerekliydi.
Tam bu sırada Cenab-ı Hak Teala kudretini gösterdi, Selçukiler ortaya
çıktılar…” der ve uzun uzun Türklerin İslâm’a yapmış olduğu fedakârane
hizmetlerden bahseder.
İtiraf etmek
gerekirse ben de yukarıdaki İslam bilginleri gibi düşünüyor ve Mâide suresinin
54. ayetinde bahsedilen kavmin Türkler olduğuna inanıyorum. Benim hareket
noktam özellikle ayette geçen “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse,
(bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki…” cümlesidir.
Çünkü bu cümle direk olarak dinden dönenleri, yani irtidat edip (İslam’dan
çıkıp) mürtet durumuna düşenleri (başka bir dine, çoğu kere de eski dinlerine
dönenleri) muhatap almaktadır(2).
Aşağıda iki
numaralı dipnotta ilahiyatçı Prof. Dr. Bekir Topaloğlu tarafından verilen
bilgilerden de anlaşılacağı üzere, irtidat olayları, Hz. Peygamber’in vefatıyla
birlikte başlamış ve kısa sürede kuvvet kullanılarak sona erdirilmiştir. İlk
halife Hz. Ebu Bekir, daha çok bu tür olayları bastırmak için uğraşmıştır.
İşte bu durumda
Mâide suresinin 54. ayetinin ne zaman nazil olduğu büyük önem kazanmaktadır.
Yukarıda dedik ki; bahse konu ayet direk olarak mürtetleri muhatap almaktadır.
Bu olaylar,
620’li yılların sonu ile 630’lu yılların hemen başında meydana geldiğine göre
ayetin iniş tarihi büyük önem kazanmaktadır.
Muhammed Hamdi
Yazır; “Mâide suresinin, Medine döneminin sonlarında, Hudeybiye Anlaşması’nın
imzalandığı yılı (628) takip eden yıldan itibaren indirilmeye başlandığını, bir
kısmının Mekke’nin fethi senesi (630) bir kısmının da Veda Haccı sırasında
(632) indirildiğini” söylemektedir. Ayrıca M.Hamdi Yazır, “Mâide suresinin
tamamı Veda Haccı için yapılan yolculuk sırasında indirilmiştir diyenlerin de
bulunduğunu” zikretmektedir(3).
Demek oluyor ki;
Mâide suresi, 628-632 yılları arasında, yani irtidat olaylarının görülmeye
başladığı dönemde nazil olmuş, bununla mücadele edilmeye başlandığı yılların
hemen arifesinde inme işlemi tamamlanmıştır. O hâlde şimdi ikinci bir tarihi
daha bilmemize ihtiyaç vardır. O tarih Türklerin İslamiyet’le tanışma, yani
İslam’ı kabul ediş tarihidir. İslam tarihçileri Hz. Peygamber döneminden beri,
sayıları az da olsa Medine ve diğer İslam topraklarında Müslüman Türkler
bulunduğunu haber vermektedir. Ancak Türklerin İslamiyet’le kitle hâlinde
tanışmaları 642 yılında Arap İslam Devleti ile Fars kökenli Sasani Devleti
arasında yapılan Nihavent Savaşı ile başlar. Zira o tarihlerde Türklerin meskûn
bulunduğu Türkistan topraklarının büyük bölümünün yönetimini elinde bulunduran
Sasani ordusunda çok sayıda Türk kökenli asker bulunuyordu. İşte 642 yılında
cereyan eden Nihavent Savaşı ile hem Türkler İslamiyet’le tanışmış, hem de
Araplar Türkleri ve bilhassa onların üstün savaş yeteneklerini yakından tanıma
imkânı bulmuşlardır.
Zaten Nihavent
Savaşı’ndan sonra Sasani Devleti gittikçe zayıflayıp yıkılmaya, Arap İslam
orduları ise Türklerin de meskûn olduğu İran içlerine ve Türkistan’a doğru
ilerlemeye başladılar. Emeviler zamanında Arap ordu kumandanları özellikle
Türklerden toplu esir alarak bunları İslam Devleti’nin egemen olduğu
coğrafyalara göndermeye başladılar. Yaklaşık 90 yıl süren Emevi saltanatından
sonra kurulan Abbasi Hanedanlığı sırasında ise, Türkistan’daki Türkleri esir
alıp topluca, başta Irak olmak üzere Arap İslam Devleti’nin merkezine yakın
bölgelere gönderme siyasasına daha da ağırlık verildi. Ancak bu tersine bir
etki yarattı ve İslam Devleti topraklarına gelen Türkler, kısa zamanda “İslam
Orduları”nın vurucu gücü hâline geldiler, kısa süre sonra da İslam Ordularının
yönetimini büsbütün ele geçirdiler. Arkasından da İslam Devleti’nin fiilî
idaresini ele aldılar.
Öte yandan bizim
kanaatimize göre; Mâide suresinin 54. ayeti kerimesi, dar anlamda “Asrı
Saadet”in son yıllarında başlayıp ilk halife Ebu Bekir döneminde sona eren
irtidat olaylarına karışan mürtetleri hedef almakla birlikte, geniş anlamda
Emevi ve Abbasi dönemlerini, özellikle Emevi dönemini de hedef almaktadır. Zira
Emeviler, az çok ashabın ortak kararıyla seçilen halifeler dönemine son vermiş
ve İslam’a aykırı olarak saltanat dönemini başlatmışlardır. Sıffin Savaşı’ndan
başlamak üzere Hz. Peygamber’in soyuna, yani “Ehl-i Beyt”e karşı giriştikleri
açık düşmanlık da cabasıdır. Ayrıca Emeviler, İslam’a açıkça aykırı biçimde
tamamen ırkçı bir yönetim anlayışı ile hüküm sürmüşlerdir. Bu türlü yönetim
tarzı, İslam’ın özüne aykırı bir yönetim tarzıydı ve bir nev’i İslam’i çizgiden
ayrılmak, yani irtidat (dinden çıkma) anlamına geliyordu.
İşte Türkler,
tam bu dönemde Müslüman olmuşlar, Emevilerin son dönemlerinde girmeye
başladıkları İslam Ordusu’nu, Abbasiler döneminde büsbütün ele geçirmişler ve
İslam’ın korucuyu gücü olmuşlardır. Dahası, Emeviler ile Abbasiler arasındaki
iktidar mücadelesinde, kendilerine karşı en azından başlangıçta daha yumuşak
davranan Abbasiler’e destek vermişler, özellikle Ebu Müslim Horasani’nin
maiyetinde toplanarak Emevilerin iktidarı kaybederek, onların yerine
Abbasilerin gelmesinde başat rol oynamışlardır.
Dolayısıyla biz,
tıpkı birçok İslam âlimi gibi Mâide suresinin 54. ayeti kerimesinde bahsedilen
ve övülen kavmin kesinlikle Türkler olduğuna inanıyoruz. Elbette en doğrusunu
yine de bahse konu ayetin gerçek sahibi Allah bilir.
Son söz olarak
ilave edelim ki; bugün Türk olmaktan utananlar, Türk olduğunu söylemeye
çekinerek kendisine bazı alt kimlikler bulmaya çalışanlar, bunun için
Anayasa’dan Türk kavramını çıkarma manevraları yapanlar ve özellikle de Kürt
kökenli vatandaşlarımız iyi bilsinler ki; Türklük onların sandıkları gibi
utanılacak bir şey değildir. Tersine gurur duyulacak bir şeydir. Çünkü Türkler
bizzat Allah tarafından tebcil edilen bir millettir. Bunu sadece bizim gibi
sıradan insanlar değil, bizzat Mehmet Vâni Efendi ve Said-i Nursî gibi Kürt
kökenli Türk âlimleri de söylemektedirler(4).
_______________
1- Ayetin meali, DİB internet sitesindeki “Kur’an-ı Kerim Meali”nden alınmıştır,
2-Türkiye’de günümüz İslam âlimlerinin önde gelenlerinden birisi olan Prof. Dr. Bekir Topaloğlu’nun konuya ilişkin görüşü şöyledir: “İrtidat, geriye dönüş demektir. Genelde bir kişinin sahip olduğu dini terk etmesine irtidat denilmiştir. Bu kişi ister başka bir dini, ister mutlak manada inançsızlığı benimsemiş olsun… Ancak İslam literatüründe Allah Teala’nın son dini olan ve bütün ilahî dinleri kucaklayan İslamiyet’i benimsemişken terk eden, ondan çıkan kişinin bu fiiline ‘irtidat’ ve o kişiye ‘mürtet’ denilmiştir… İslam tarihinde, “Asrı Saadet”in son dönemleri hariç, topluca veya önemsenecek mahiyette irtidat hareketleri olmamıştır. Asrı Saadet’in son döneminde göze çarpan dinî hareketlere gelince, bunlar her ne kadar irtidat (ridde) olarak adlandırılmışsa da aslında İslamlaşma mücadeleleri mahiyetindedir. Çünkü on yıl gibi kısa bir Medine döneminde bütün Arabistan yarımadasının İslamlaşması çok önemli bir sosyolojik olaydır. Bu büyük hareket içinde İslamiyeti zahiren benimseyenler olduğu gibi Müseylime gibi nübüvveti bir saltanat makamı olarak görenler ve kendilerine de bu saltanattan pay ayırmak isteyenler de olmuştur. Bu mücadele o dönemde bitmiştir.”(bk http://www.altinoluk.com/dergi/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d052s010m1)
3-M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c,3, s, 75, Çelik-Şura Yayınları, 1993, İstanbul.
4- Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünden olduğu için sonraki yıllarda köyüne nispetle Said-i Nursî olarak isimlendirilse de Said-i Nursî’nin, aslında Molla Said-i Kürdî olarak meşhur olduğu bilinmektedir. Yani onun Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olduğu sarahaten bilinmektedir.
_______________
1- Ayetin meali, DİB internet sitesindeki “Kur’an-ı Kerim Meali”nden alınmıştır,
2-Türkiye’de günümüz İslam âlimlerinin önde gelenlerinden birisi olan Prof. Dr. Bekir Topaloğlu’nun konuya ilişkin görüşü şöyledir: “İrtidat, geriye dönüş demektir. Genelde bir kişinin sahip olduğu dini terk etmesine irtidat denilmiştir. Bu kişi ister başka bir dini, ister mutlak manada inançsızlığı benimsemiş olsun… Ancak İslam literatüründe Allah Teala’nın son dini olan ve bütün ilahî dinleri kucaklayan İslamiyet’i benimsemişken terk eden, ondan çıkan kişinin bu fiiline ‘irtidat’ ve o kişiye ‘mürtet’ denilmiştir… İslam tarihinde, “Asrı Saadet”in son dönemleri hariç, topluca veya önemsenecek mahiyette irtidat hareketleri olmamıştır. Asrı Saadet’in son döneminde göze çarpan dinî hareketlere gelince, bunlar her ne kadar irtidat (ridde) olarak adlandırılmışsa da aslında İslamlaşma mücadeleleri mahiyetindedir. Çünkü on yıl gibi kısa bir Medine döneminde bütün Arabistan yarımadasının İslamlaşması çok önemli bir sosyolojik olaydır. Bu büyük hareket içinde İslamiyeti zahiren benimseyenler olduğu gibi Müseylime gibi nübüvveti bir saltanat makamı olarak görenler ve kendilerine de bu saltanattan pay ayırmak isteyenler de olmuştur. Bu mücadele o dönemde bitmiştir.”(bk http://www.altinoluk.com/dergi/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d052s010m1)
3-M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c,3, s, 75, Çelik-Şura Yayınları, 1993, İstanbul.
4- Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünden olduğu için sonraki yıllarda köyüne nispetle Said-i Nursî olarak isimlendirilse de Said-i Nursî’nin, aslında Molla Said-i Kürdî olarak meşhur olduğu bilinmektedir. Yani onun Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olduğu sarahaten bilinmektedir.
Mehmet Vanî
Efendi ise Van’ın Hoşap (Güzelsu) kasabasında doğmuş ve ilk eğitimini o
bölgede, arkasından Azerbaycan’ın bazı şehirlerinde almıştır. Etnik kimliği
hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Hakkında verilen bilgilerden
birisi, onun Hz. Peygamber’in soyundan geldiği ve “Seyyid” olduğuna
ilişkin bilgidir.(Bkz. http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3072).
Bizim bildiğimiz kadarıyla; ırken Türk olan kişiler arasında “Seyyid”
ve “Şerif” unvanı fazla yaygın değildir. Bu tür unvanlar daha çok Arap ve Kürt
kökenli vatandaşlar tarafından kullanılmaktadır. Eğer bu bilgilere doğrudur nazarıyla
bakılacak olursa Mehmet Vani Efendi’nin Kürt kökenli olması muhtemeldir. Ne var
ki Osmanlı arşiv kayıtlarına göre; Atatürk’ün soy kütüğünü de ortaya çıkarmış
olan Araştırmacı Yazar Mehmet Ali Öz, Mehmet Vani Efendi’nin soy olarak Türk
olduğunu dile getirmiş bulunmaktadır kendisiyle yaptığımız özel yazışmada.
Mehmet Ali Bey’e göre; Vani Mehmet Efendi’nin ailesi ile damadı olan ünlü
Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ailesi, Azerbaycan taraflarında
yaşarken Safevilerin zulmünden kaçarak öncelikle Erzurum yöresine
yerleşmişlerdir. TDV. İslam Ansiklopedisi’nde ise tam tersine, onun eğitim için
Azerbaycan’ın bazı kentlerine, hatta Karabağ’a gitti belirtilmektedir.
Dolayısıyla; bizim kendisini “Kürt kökenli Türk vatandaşı” olarak nitelendirmemiz, herhangi bir belgeye istinat etmemekte olup, tamamıyla doğduğu yerden hareketle yapılmış bir nitelendirmedir. (Adı geçen hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=280458)
Not: Yukarıdaki bilgiler “Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necib!” isimli eserimizden istifade ile oluşturulmuştur.
Dolayısıyla; bizim kendisini “Kürt kökenli Türk vatandaşı” olarak nitelendirmemiz, herhangi bir belgeye istinat etmemekte olup, tamamıyla doğduğu yerden hareketle yapılmış bir nitelendirmedir. (Adı geçen hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=280458)
Not: Yukarıdaki bilgiler “Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necib!” isimli eserimizden istifade ile oluşturulmuştur.
KAYNAK: Ömer
SAĞLAM, Kur’an Türkler Hakkında Ne Diyor?!
15 Temmuz 2017 Cumartesi
692 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME: "OLAĞANÜSTÜ HAL KAPSAMINDA BAZI TEDBİRLER ALINMASI HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME" 14 TEMMUZ 2017
| ||||||||||||||||
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











