[İHA | Söyleşi & Ulusal Haber - Ulusal Ajans] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
[İHA | Söyleşi & Ulusal Haber - Ulusal Ajans] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2016 Cuma

AKP’NİN ÖNERDİĞİ “BAŞKANLIK SİSTEMİ”NİN, DÜNYADA DEMOKRATİK ÖRNEĞİ YOK - Ayşe SAYIN & Ece Güner TOPRAK

AKP’NİN ÖNERDİĞİ “BAŞKANLIK SİSTEMİ”NİN, DÜNYADA DEMOKRATİK ÖRNEĞİ YOK
Ayşe SAYIN & Ece Güner TOPRAK
Dünyadaki "başkanlık" örneklerini inceleyen uluslararası hukuk uzmanı Ece Güner Toprak başkanlık sisteminin artılarını, eksilerini anlattı, Türk tipi başkanlık önerisini değerlendirdi.
(iktibas: 26 Ekim 2016 Çarşamba)
Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle bir süredir "ara verdiği" başkanlık tartışmalarına, MHPlideri Devlet Bahçeli’nin, geçen günlerde grup toplantısında yaptığı "sürpriz"çıkışıyla yeniden döndü. AKP’nin 2012sonunda Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu "somut" teklifle uzun süre tartışılan başkanlık sistemi önerisi, 330"evet" oyu için MHP’nin "eksiği tamamlama" tutumu nedeniyle de ilk kez "referadum"a bu kadar yaklaşmış durumda. Peki, Osmanlı’dan, günümüze uzanan süreçte "parlamenter sistemi" benimseyen Türkiye’nin, gerçekten böylesi bir sistem değişikliğine gereksinimi var mı? AKP’lilerin dediği gibi "13-15 maddelik anayasa değişikliği" tüm kurul ve kurumlarıyla "demokratik" bir başkanlık sistemini getirir mi? Başkanlık üniter sistemde işleyebilir mi? Bu konuda geniş çalışma yapan isimlerden birisi, Uluslararası Hukuk Uzmanı Ece Güner Toprak. Avrupa, ABD ve Latin Amerika örneklerini inceleyen Ece Güner Toprak, dünyadaki başkanlık uygulamaları, AKP’nin gündeme getirdiği "Türk tipi" başkanlık önerisi ve yarı başkanlık sisteminin "artılarıeksileri" ni Cumhuriyet’e değerlendirdi:
-TÜRKİYE’DE BİR SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR MI?
Kanaatimce kesinlikle böyle bir ihtiyaç yoktur. Türkiye’deki sistem, tüm Avrupa’nın sistemidir. Avrupa’da çoğu ülkenin bizimkine çok benzer anayasası vardır. Tarihimizin de sistemidir (Osmanlı döneminden başlamak üzere). Evet, sistem güçlendirilebilir. Daha güçlü bir parlamento ve yargı için reformlar yapılabilir ama hiçbiri sistem değişikliği gerektirmez.
-TÜRK TİPİ BAŞKANLIK:
Böyle bir sistem dünyada yok. Tabii bu konuda demokratik ülkeleri kriter alıyorum. Türk tipi başkanlık dendiğinde referans belge, 2012 sonu AKP tarafından hazırlanan başkanlık taslağı var. Ona baktığımızda başkan, "takdirine kalmış" kararla seçimleri yenileyebiliyor deniliyor.
Meclis’in azil yetkisi kısıtlı
Başkan, "genel siyasetin yürütülmesi için", sınırları/kapsamı oldukça belirsiz"Başkanlık Kararnameleri" çıkarabiliyor. Hiçbir denetime tabi olmadan, üst yargıyı şekillendiriyor. Meclis’in, başkanı azil yetkisi çok kısıtlı/fiilen işlemez halde. Hatta en yeni açıklamalarda "Başkan Meclis tarafından görevden alınamaz" deniyor. Azil prosedürünün tamamen kaldırılması söz konusu. Bu temel hususlar, demokratik bir başkanlık sistemi ile bağdaşmıyor. Bırakalım ABD’yi, Latin Amerika ülkelerinde dahi başkanlarda bu kadar geniş yetkiler yok. Ki Latin Amerika’da bu konuda 190 anayasa denemesi yapılmıştır. Tabii Afrika, Orta Asya tipi başkanlıkları dikkate almıyorum bu değerlendirmeyi yaparken, çünkü oralardaki sistemi demokrasi olarak nitelendiremeyiz. Oysa başkanlık sisteminin birinci kuralı katı güçler ayrılığıdır. Hiçbir şekilde parlamentoyu feshedemez. ABD’de kusurlu davranıştan dolayı bile Meclis, başkanı azledebiliyor. AKP taslağında başkan, yargıyı büyük oranda şekillendiriyor. Yargıdan büyükelçi atamasına kadar, bürokrasiyi, eğitimi şekillendiren başkan var, üzerinde neredeyse hiçbir denetim yok. "Vatana ihanet" gibi çok kısıtlı denetim var.
-12-15 MADDELİK DEĞİŞİKLİK:
Baktığımızda başkanlık sisteminin demokratik ve başarılı olduğu neredeyse tek ÜlkeABD. AKP yöneticileri, "12-15 maddelik değişiklik getirebilir" diyor. Esas korkutan bu. Çünkü birçok alanda köklü reform yapmadan getirirseniz istikrarlı bir demokrasi olmaz. HattaABD anayasasını birebir kopya etseniz bile istikrar olmaz. Çünkü ABD’de güçlü bir yasama var, katı güçler ayrılığı var, bu birinci ve en önemli kural. Meclis’in veto hakkı var, denge denetleme var. ABD’de neden işliyor sistem? Seçim sistemi ve siyasi partiler yasasından dolayı ve tabii eyalet sistemi var. Meclis’in veto hakkı var. Bu sistemi tüm kurum ve kurallarıyla, uygulamaya koymayınca, "denge denetleme" kâğıt üzerinde kalır. Bugün Demokratik Parti’nin Genel Başkanı, hiç tanımadığımız bir milletvekilidir. Ama milletvekili seçiminde başkanın hiçbir etkisi yoktur, milletvekilliği güçlüdür.
ABD SİSTEMİ BURADA İŞLEMEZ
-KOPYASI MEKSİKA’DA OTORİTER BAŞKAN VAR:
ABD sistemini bire bir kopya etseniz de, denge denetimi sağlayamazsanız, o sistem işlemez. Bunun en somut örneği Meksika’dır. ABD anayasasının neredeyse aynısı. Ama Meksika’da otoriter başkanlık var, çünkü fiilen başkan yönetiyor partiyi, disiplinli parti sistemi var. Denge denetimi çöküyor, bizde de parti disiplini sistemi var. Etkiliyse, yasama gerçek denge denetim oluşturamıyor. O zaman başkanlık otoriter başkanlık sistemine dönüşüyor.
-BAŞKANLIK FEDERASYONLAR İÇİN:
Başkanlık sistemi federasyonlar için getirilmiş. Başkan dış dünyayla ilişkiler ve bütünlük için düşünülmüş rol. Esas rolü dış dünyaya karşı. Otoriter başkanlığa karşı eyaletler denge denetimi sağlıyor. Latin Amerika’da üçte ikisi federasyon, G- 20’deki 6 ülkede başkanlık var bunlardan 4’ü tam federasyon, 2’ si yarı federasyon. Yani bu sistem federasyonlarda daha iyi işlediği için bu sistemin zamanla federasyon tartışmalarını da beraberinde getireceğini görüyorum.
-BAŞKANLIK’TA 9 PARTİLİ KOALİSYON VAR!:
OECD raporlarına göre başkanlık, 2 misli istikrarsızlık getiriyor. Latin Amerika kıtası bunun canlı kanıtı. Başkanlık sistemi yapısından dolayı sürekli koalisyon, erken seçim, otoriter başkanlar veya darbelere yol açmıştır. Şu an bile Latin Amerika’nın en önemli başkanlıkla yönetilen ülkelerinde; Arjantin, Brezilya, Venezüella ve Meksika’da "koalisyonlar" var, hem de bazılarında 9 partili koalisyonlar! Söylenenin aksine bizdeki gibi çok partili sistemlerde başkanlık sistemi koalisyonlardan korumuyor, bu konuda "istikrar" getirmiyor.
YARI BAŞKANLIK FİİLEN UYGULANIYOR
"Yarı-başkanlık" da esasında özünde bir parlamenter rejimdir. Sadece halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının daha etkin kullandığı yetkiler vardır. En tipik "yarı başkanlık" sistemi olarak görülen Fransız sistemiyle Türk sistemi son derece benzerdir. Cumhurbaşkanının konumu da aynıdır; ve partili değildir. Türk sistemi zaten bir ‘yarı başkanlık sistemine’ zemin vermektedir. Sadece uygulama – teamül ve AYM içtihadları doğrultusunda - bugüne kadar klasik parlamenter yorumla yapılmıştır. Bugün ilk defa Fransa’daki gibi, bir "yarı-başkanlık" gibi fiilen uygulanmaktadır. Bu sebeple de, anayasa reformu yapıp, "yarı başkanlık" amacıyla, cumhurbaşkanına ek yetkiler tanımaya kesinlikle gerek yoktur. Anayasamız şu an fiilen bir"yarı-başkanlık" yorumu ile uygulandığına göre ve bu uygulama devam ederse, en azından Fransa’nın daha demokratik bir "yarı- başkanlık" sistemi için yaptığı reformları Türkiye’nin de hayata geçirmesi gerekir.
'FİİLİ GÜÇLER BİRLİĞİ’ SIKINTILARIN TEMELİ
TÜRKİYE’DE FİİLİ GÜÇLER BİRLİĞİ VAR:
Başkanlık sistemine geçiş için öne sürülen kilit argümanlar; "daha güçlü bir başkan, daha çok istikrar, daha hızlı karar verme". Oysa Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı krizlerin sebebi zaten bu hususlar. Yasalar bir günde parlamentodan incelenmeden geçiyor. Torba yasa konusunda Cumhuriyet tarihinin rekoru kırıldı. Sadece son birkaç yılda 5 binin üzerinde yasa maddesi torba yasa şeklinde Meclis’ten geçti. Daha hızlı nasıl gidilebilir? Tam tersine, ekonomi olsun, terör olsun, dış politikada olsun hataların sebebi, yeterince "ortak akıl" aranmamasından kaynaklanıyor. En büyük istikrarsızlık, denge-denetim mekanizmalarının olmaması, güçler ayrılığının ve kurumsal yapının zayıflamasıdır: Bugün Türkiye’de ‘fiili başkanlık sistemi’ değil,‘fiili güçler birliği’ var. Bunun anayasaya yansıtılması yanlış olur.
MOODY’S "KURUMSAL YAPI" UYARISI YAPTI:
Örneğin Moody’s de not düşürmesinde aynen bu sorunlara işaret etti. Hukuk devletinin geleceğinin belirsizliği, dengedenetim ve kurumsal yapının zayıflaması diye özetledi meseleyi. Ekonomi için güven veren bir ortam olmuyor. Son yıllarda önemli krizlerin nedeni, ekonomi, terör, dış politika olsun; temel sebebi ortak akıl aranmaması, güçler ayrılığının zayıflaması. Esas istikrarsızlık budur. Denge denetim, ortak akıl aranmazsa yap boz olur, hatalar olur. Yanlış bir sistem değişikliği zaten kırılgan durumdaki ekonomimizi kötü etkiler. Şu an sistem değişikliği ile ekonomiye ek bir belirsizlik eklemenin zamanı değil. Yapılması gereken terör ve ekonomi sorunlarına odaklanmak.
ABD TİPİ BAŞKANLIK
KATI GÜÇLER AYRIMI:
Başkan, hiçbir şart altında meclisi feshedemez, kontrol edemez. Tam tersi, meclis, başkanı "kusurlu hareketten" dolayı bile görevden alabilir. n Denge-Denetim: Başkanın neredeyse tüm kararları/atamaları meclis denetim ve onayına tabidir.
-GÜÇLÜ YASAMA:
Meclis üyeleri iki yılda bir dar bölge sistemiyle yenileniyor. Başkan parti yönetiminde yer almıyor. Parti "kontrolü/disiplini"nde söz sahibi değil.
-BAĞIMSIZ YARGI:
ABD Başkanı, federal yargıçlar hariç, yargıda herhangi bir atama yapamıyor. Ortalama/fiilen her başkan bu yargıçlar ömür boyu atandıkları için 1 AYM üyesi ve düşük oranda federal yargıç atama şansı yakalıyor. Ayrıca, yargıyı şekillendiren, "HSYK tarzı ", yürütmenin etkin olduğu bir yapı yok.
-ÖZGÜR MEDYA:
ABD’de medya ve ifade özgürlüğü tam koruma altındadır ve önemli denge/denetim mekanizmalarından biri. n Eyalet denetimi: Eyaletlerin kendi yönetimleri vardır, başkan sadece bir nevi dış dünyaya karşı "koordinatör" olarak düşünülmüştür ve federasyonlara uygun bir rolü vardır. Halkı ilgilendiren çoğu konu eyalet seviyesinde kararlaştırılır ki bu başkanın gücüne çok önemli bir sınırlamadır.
BİR ELEŞTİRİ; YORUM VE KATKI:
AYŞE SAYIN : ULUSLARARASI HUKUK UZMANI TOPRAK: 
AKP’NİN ÖNERDİĞİNİN DEMOKRATİK ÖRNEĞİ YOK
Günümüzde tartışılan başkanlık sistemi Hitler Rejimine giden yolda son aşamadır. Esasen hikaye aynı hikayedir. Her aşaması bire bir aynıdır. Kuvvetler birliği diye bir şey yoktur.
Bu ortaçağ sultanlarına has bir iştir. Modern dünya bu kavramı konuşmaz, düşünmez bile. Böyle bir ideal, bir fikir yoktur. Açıkçası, kuvvetler birliği denilen şey bütün gücün kontrolsüz denetimsiz şekilde tek bir kişide, bir despotta, bir diktatörde toplanmasından başka bir şey değildir. Aydın kişilerin dili kibardır, lafı eğer bükerler. Ben size dosdoğru söyleyeyim. Türk usulü başkanlık sistemi Hitler Rejimi demektir. Napolyon tarzı devlet nizamı demektir. Yani Napolyonun deyimiyle Recep Tayyip Erdoğan'ın ben devletim, devlet de ben demesinden ibarettir. Tarihte bir geri gidişten ibarettir. Atilla, Cengiz Han dönemine dönmek gibi, ülkenin bir aile işletmesine dönüşmesinden ibarettir. Bir halk bu kadar kıt akıllı, bu kadar bön, bu kadar dangalak olamaz. Elindekini bu kadar kolay terk edemez. Bu kadar kolay keklenemez. Oraj POYRAZ ( 0raj.p0yraz@neomailbox.net / [oraj.poyraz@openmail.cc]oraj.poyraz@openmail.cc / [oraj_poyraz@alpinaasia.com]oraj_poyraz@alpinaasia.com )

22 Haziran 2016 Çarşamba

B A B A L A R . . .‏ Gönderen: AYHAN ERSÖZ

B A B A L A R . . .‏
Gönderen: AYHAN ERSÖZ  
ayhanersoz53@gmail.com
Tarih: 22 Haziran 2016
Konu: Babalar
Alıcı : Bana gelen bir ileti:
"BÜTÜN EVLATLAR OKUSUN BUNU..." diye başlıyor. 
"Babalar en kutsal varlıklar olan annelerin gölgesinde kalan gizli kahramanlardır!
— Evin en öksüzü babalardır, en yalnız, en kimsesizi, herkese kimse olurken. Evin direği olurken kendisi direksizdir, dayanacağı kimsesi pek yoktur. Çünkü o hep güçlü olmak zorundadır. O zayıf olamaz. Çünkü o kahramandır, o güçsüz olamaz, o ağlayamaz. Çünkü o, hep kahraman olmak, öyle kalmak zorundadır. Yoksa silebilir herkes onu. Küçümser, erkekten bile saymazlar.
— Batan gemiyi en son terk eden baba iken, uçan bir balonda fazla ağırlıkların atılması, aksi halde balonun düşme ihtimalinin olduğu anlarda aileden ilk atılacak kişi babadır.
— Hayatını ailesine adasa da, ne eşine ne de çocuklarına yaranabilir tam anlamıyla. Kimsesi kalmaz zaten memleketi belli olduğunda. Hani sormuşlar ya adama nerelisin diye. O da demiş "henüz evlenmedim" diye. Ne ilk ailesine,ne de yeni ailesine yaranamaz, arada kalır. O yüzden ailelerde hep dayılar, teyzeler sevilir ya.
— Ailede hep annelik yüceltilir, onun yanına ayıp olmasın diye eh, babalık da eklenir. Anneler gününün bütün ihtişamına, şatafatına, her yerde vurgulanması ve insanları harekete geçirmesine rağmen, babalar günü unutulur, ya da babalar gününde hatırlanır ve öylesine geçiştirilir.
— Evin dış kapı mandalı gibidir çoğu zaman. Evin en yalnızıdır. Bu yüzden en son babalar duymaz mı? Ya saklanır, ya yalan söylenir ya da paylaşma gereği duyulmaz. Ama yine de ne yapsa yaranamaz, yakınlaşamaz baba. Belki çocuklarıyla yakınlaşmak ister ama malum ataerkil kurallar, toplum baskısı, utanç duygusu buna engel olur, ne sevdiğini gösterebilir ne de sevilmek istediğini... Çoğu zaman da baba önemsenmediği için, o an babasına işi düşmediği için evlatlar babanın yaklaşma isteğini red eder.
— Baba en çok anneyi sever, anne en çok yavrusunu sever, yavrusu ise en çok eşini sever, eşi ise en çok yavrusunu sever. Bu raşit daire böyle devam eder durur, hayatın kanunu gereği.
— Bir yeri acıyan çocuğun hiç "babam" dediğini duydunuz mu? Babası yanındayken bile "anam" demez mi? Ama kötülük yapana "vay babam vay" diye nida eder degil mi?!.
— İyi bir işi olması gerekir babanın, zengin olması gerekir. Çocuklar bile birbirlerini heyecanlandırmak için, iki kişinin omuzlarında daha fazla ileri gitmek için, "bakalım kimin babası daha zengindir", derler.
— Anne ya da çocuklar işsiz olabilir, kimse bunu çok görmez onlara. Ama baba işsiz olamaz. Düşünün; erkek çalışır ve kadın ev hanımı ise sorun yok, ama tersi durumda erkekten bile sayılmaz. Ama kadın erkek eşitliğini savunanlar mangalda kül bırakmaz.
— Baba evin geçimini karşılamak zorundadır, hem de şartlar ne olursa olsun. Dışarıda onca karşılaştığı kötülük ve güçlüklerle uğraşırken, eve gelip sığınmak, salmak isterken kendini. Ama evde eşinin kaprislerini çekmek, çocukların sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalır. Üstüne üstlük bir de çocuklarının kendisine olan saygısını yitittiren, evlatla babayı yüz göz eden annenin hatalarını düzeltmeye çalışır sanki düzeltebilecek gibi. Arkadan menfaatlerini yerine getirtmek için evlatlarının üzerine saldığı annenin evlatlara vereceği zararı telafi etmeye uğraşır  sanki telafi edebilecekmiş gibi.
— Belki ağlamak ister onların yanında, onlarla... Yapamaz! Belki insafa gelirler diye ağlar da zaman zaman ama heyhat..!
— Evin şerefini, evin namusunu korumak zorundadır. Kızının ilk aşkı kendisi olsa da, büyüyünce kızı artık aldatır babasını ve başka gençlere kayar gönlü. Babasına bin bir kabalık yapan o kız ise sevgilisinin, eşinin her dediğini yapar. Evde yıllarca babası ile çatışan, özgürlüklerini elde etmeye çalışan oğlu ise eşinin yanında muma döner. Üstelik bir de düğün dernek yapmak zorundadır baba, oynamak zorunda kalır sanki eğlenirmiş gibi.
— Yıllarca dışarıda deli gibi çalışırken, bebekken hiç büyümeyeceğini düşündüğü yavrularının, bir anda bağımsızlıklarını ilan etmeye başladıklarını görür ve küçük bir hayal kırıklığıyla karşılar, yapacak bir şey yoktur.
— Aslında babaların kıymetinin bilindiği olur. Baba bu dünyadan göçüp gittiği zaman. Ama o da uzun sürmez, kısa zamanda unutulur gider baba. Bazen yaptığı fedakarlıklar birileri tarafından gündeme getirildiği olur, "yapacaktı tabii efendim, görevi idi" diye konu kapatılır.
—  Her şeye rağmen ailesi için her şeyini feda eden babaların önünde sevgiyle eğiliyorum.
— Sizler büyük insanlarsınız…ALINTI

24 Kasım 2015 Salı

A&G Araştırma Şirketi Sahibi; Adil Gür'den flaş açıklamalar

Adil Gür'den flaş açıklamalar
[İHA |  Söyleşi & Ulusal Haber - Ulusal Ajans]
A&G Araştırma Şirketi'nin sahibi Adil Gür, “Anayasa için 330 oyla referanduma gitmek mümkün, Meclis’teki partilerden bir tanesi destek verirse olur. CHP’nin destek vermeyeceğini biliyoruz, HDP’nin desteğinde olursa sandıkta sürpriz bir sonuç çıkabilir, burada MHP’nin tavrı önemli. Türkiye’de anayasa değişikliğinin gerekli olduğuna toplumun büyük bir bölümü inanıyor” dedi.
A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür, TGRT Haber ekranlarında yayınlanan “Neler Oluyor” programına konuk oldu. İhlas Haber Ajansı ve TGRT HaberAnkara Temsilcisi Batuhan Yaşar’ın sorularını cevaplayan Gür, önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti’nin 1 Kasım seçimlerinde oylarını yüzde 10’a yakın oranda artırmasının en önemli nedeninin seçmenin istikrar beklentisi olduğunu kaydeden Gür, “Türkiye, 7 Haziran ile 1 Kasım günleri arasında çok gergin günler yaşadı. Hem ekonomi alanında, hem Türkiye’de asayişle ilgili, terör alanında çok ciddi problemler oluştu. Seçmende bir gelecek endişesi oluştu. AK Parti’nin 7 Haziran’dan 1 Kasım’a 10 puanlık oy farkının en büyük etkeni istikrar beklentisiydi. Dolayısıyla seçimden önce yapılan çalışmalarda ‘Türkiye’nin 6 ay sonrasını nasıl görüyorsunuz’ diye sorduğumuzda seçmen de karamsardı. Halbuki, 1 Kasım’dan sonra yapılan araştırmalarda sadece Meclis’te değil, toplumun her kesiminde daha iyimser bir havanın hakim olduğunu görüyoruz” diye konuştu.
“MUHALEFETİN SORGULANMASI LAZIM”
Muhalefet partilerinin başarısızlığı kabullenmeleri gerektiğini, kendilerini sorgulamaları gerektiğini dile getiren Gür, “Muhalefetin sorgulanması lazım. Bizim, 1 Kasım’da AK Parti’nin yüzde 49 buçukluk başarısıyla beraber muhalefetin başarısızlığını da konuşmamız lazım. Bir ülkede ne kadar güçlü muhalefet partileri varsa demokrasi o kadar gelişir. Bundan iktidar partileri de faydalanır, seçmenler de faydalanır. Ama bu sorgulamayı yapacakları kanaatinde değilim; çünkü seçim akşamından bu yana muhalefet partilerinden yapılan açıklamalara baktığımızda belki yazanlar, çizenler, kanaat önderleri, yorumcular ‘başarısızlık’ kelimesini ağızlarına alıyor ama muhalefet partileri yöneticilerinde böyle bir kelime yok. Hatta dün bir muhalefet partisi lideri, ‘Evet, başarılı olamadık ama mağlubiyet de almadık’ diyebiliyor” değerlendirmelerinde bulundu.
“TÜRKİYE’DE KUTUPLAŞMA 5-6 AY ÖNCESİNE GÖRE DAHA DA AZALDI”
7 Haziran seçimlerinden sonra seçmende kutuplaşmanın azaldığını, oy geçişlerinin daha fazla yaşandığını vurgulayan Gür, “7 Haziran ile 1 Kasım seçimleri arasında yaptığımız araştırmalarda şunu gördük; seçmendeki kutuplaşma, 7 Haziran öncesine göre hem 1 Kasım’dan önce hem 1 Kasım’dan sonra daha da azaldı. ‘AK Parti 2011’de de yüzde 49 oy almıştı, AK Parti aslında kendi oyunu aldı’ deniliyor. Halbuki Türkiye’de 2011’den bu yana 5,5 milyon yeni seçmen var. Yani AK Parti sadece 2011’deki oyunu alsaydı yüzde 40’lar civarında bir oy alması lazımdı. Türkiye’de kutuplaşma 5-6 ay öncesine göre daha da azaldı, partiler arasındaki oy geçişi kolaylaştı. Bu, inşallah uzun süreli devam eder, Türkiye’de kutuplaşma daha da azalır. Biz, araştırmalarda AK Parti’nin aldığı yüzde 49,5 oyun yüzde 2’sinden daha fazlasının CHP’den geldiğini gördük. Yani AK Parti, CHP’den bile oy alabilir hale geldi. Bu da kutuplaşmanın azaldığını gösteriyor” şeklinde konuştu.
“BİZİM YAPTIĞIMIZ İŞ SADECE BİR FOTOĞRAF ÇEKMEK”
1 Kasım seçimlerinden önce en doğru oy tahmininde bulunan araştırma şirketi A&G’nin sahibi olan Adil Gür, hiçbir siyasi partinin tarafında olmadıklarını belirterek, “2009’da da araştırma şirketleri ters köşe olmuştu. 2009’da da herkes ‘AK Parti 45-50 alacak’ derken, ben ‘39’ diye yayınlamıştım ve AK Parti 38.8 oy aldı. Ortada tebrik edilecek bir şey yok, sadece işimizi yapmaya çalışıyoruz. ‘47.2’ dediğimde, ki buna yurt dışı oyları da dahil değildi, seçime 1 hafta vardı, 1 hafta içerisinde açıklanan ekonomik paketlerin de etkisiyle AK Parti 2 puan daha fazla oy aldı. 2009’da AK Partililer kızıyordu, şimdi muhalefet partilerinin seçmenlerinin bir kısmı kızıyor. Halbuki, bizim yaptığımız iş sadece bir fotoğraf çekmek, bir temenni değil. İstatistik bir bilim dalı aslında kurallarına uyduğunuz müddetçe” ifadelerini kullandı.
Gür, Batuhan Yaşar’ın telefonla yapılan siyasi anketlerin doğru olup olmadığı sorusuna, “Türkiye’de son zamanlarda ortaya çıkan telefon kayıtları, belgeler, mahkeme kayıtları var. Bu ortamda insanlar eşleriyle bile rahat konuşmuyor. Şırnak’ta, Hakkari’de bir AK Partili’nin ‘AK Partili’yim’ demesi ne kadar zorsa,Konya’da da bir CHP'linin ‘Ben CHP’liyim’ demesi o kadar zordur. Bu nedenle telefonda objektif cevaplar vermeyebilirler, onun için anketör çok önemli. Giden kişinin eli yüzünün düzgünlüğü, güven vermesi önemli. Biz, asla taşeron kullanmıyoruz. Türkiye’nin neresinde olursa olsun kendi ekibimizle araştırma yapıyoruz. Bu işi yapan üniversite öğrencileri var. Araştırma olduğunda orada ‘Süpervizör’ dediğimiz, sürekli o işleri organize eden bir arkadaşımız var, 20-25 ilde bölgelerimiz var, orada kendimiz yapmaya çalışıyoruz” cevabını verdi.
“TÜRKİYE’DE ÇOK ANTİ-DEMOKRATİK BİR SİYASİ PARTİLER KANUNU VAR”
“Türkiye’de yeni anayasayı konuşuyoruz. Türkiye’nin yeni anayasadan daha çok konuşulması gereken meselesi, Siyasi Partiler Kanunu’dur” diyen Gür, şöyle devam etti:
“Türkiye’de çok anti-demokratik bir Siyasi Partiler Kanunu var. Siyasi Partiler Kanunu öyle bir düzenlenmiş ki bir lider koltuğunu bırakıp gitmediği taktirde o lideri göndermek kolay bir iş değil. Şimdi siz, ‘Ben şu tarihte imza toplayım, şu tarihte kongre yağacağım’ diyorsunuz. Ama bu süre zarfında tüm delegeleri değiştirmek mümkün. Türkiye’de anti-demokratik Siyasi Partiler Yasa tasarısı yürürlükte olduğu sürece bu problem her zaman karşımızda olmaya devam edecektir. Bugün bir milletvekilini belirleyen irade, genel başkanın iki dudağı arasındaki irade. Halbuki, o milletvekili genel başkana değil, kendisine oy veren seçmene hesap verebilir hale gelirse bu sorun kendiliğinden hallolur. O zaman o milletvekili, kendisini iktidara taşımayan, partisini başarıya ulaştırmayan genel başkanı değiştirir. Bunun önünü açacak mekanizmalar yapmak lazım. Bu da belki yeni anayasayla birlikte yapılabilir.”
“MUHALEFET PARTİLERİNİN İÇİNDEN 5. PARTİ ÇIKABİLİR”
CHP ve MHP’nin alınan başarısız sonuçların ardından genel başkanlarını değiştirmeleri gerektiğine inandığını söyleyen Gür, “CHP ve MHP’de bana göre genel başkan değişimi olmalıdır. Ona karar verecek olan partinin seçmenleri değil, partinin delegeleri. Ben her şeye rağmen karamsar değilim. Seçimden 2-3 gün sonra bir açıklama yaptım. Seçimlerden önce herkes 5. partiyi AK Parti’nin içinden bekliyordu. Ben dedim ki, ‘1 Kasım’da öyle bir sonuç çıktı ki muhalefet bu 1 Kasım sonuçlarını iyi analiz etmezse, nerede hata yaptığını düşünmezse 5. parti tam da muhalefetin ortasından çıkacak.’ Bakın muhalefetin birinden değil, çünkü bugün Türkiye’de muhalefet partilerinden bir tanesi başarılı, ikisi başarısız, ikisi başarılı, biri başarısız değil. Muhalefet partileri topyekun başarısız. Öyle olunca muhalefet partilerinden rahatsız olan, kerhen oy veren, seçmenlerin hepsinin oy verebileceği bir parti çıkabilir. Bölünme yoluyla veya kurulma yoluyla çıkabilir. Muhalefet partileri bu özeleştiriyi, gerekli düzenlemeyi yapmazsa bu çıkabilir” diye konuştu.
YENİ ANAYASA
Anayasa değişikliği için halka gidilebileceğini belirten Gür, halkın büyük çoğunluğunun anayasa değişikliğini istediğini söyledi. Anayasa değişikliğini halka götürmek için muhalefet partilerinin birinin AK Parti’ye destek vermesi gerektiğini ve bunun için en doğru partinin MHP olduğunu dile getiren Gür, “Anayasa için 330 oyla referanduma gitmek mümkün, Meclis’teki partilerden bir tanesi destek verirse olur. CHP’nin destek vermeyeceğini biliyoruz, HDP’nin desteğinde olursa sandıkta sürpriz bir sonuç çıkabilir, burada MHP’nin tavrı önemli. Türkiye’de anayasa değişikliğinin gerekli olduğuna toplumun büyük bir bölümü inanıyor. Siyasi partiler uzunca bir süredir iktidarıyla, muhalefetiyle bir anayasadan bahsediyor. Halkın da yüzde 70’inden fazlası ‘yeni bir anayasa olmalıdır’ diyor. Türkiye 2007’de bir anayasa değişikliği yaptı ama altını dolduramadı, devamını getiremedi. Türkiye aslında bu tartışmalara 2007’de girdi. Yani meselenin yüzde 60’ı 2007’de halledildi” ifadelerini kullandı.
BAŞKANLIK SİSTEMİ TARTIŞMALARI
Başkanlık sistemiyle ilgili değerlendirmelerde de bulunan Gür, şunları ifade etti:
“Bugün Türkiye’de ister istemez çok sorunlu bir sistemle karşı karşıyayız.TBMM’nin mutlaka bir konuda karar vermesi lazım. Türkiye 2007’de bir karar verdi, bir yola çıktı, ya bunu tamamlayacak; başkanlık, yarı başkanlık, partili bir Cumhurbaşkanı ya da ‘biz hata ettik’ deyip ‘yeniden Meclis seçmeli’ demeli. Bugün aynı siyasi gelenekten gelen bir Başbakan Ve Cumhurbaşkanı var, yarın bir gün aynı siyasi gelenekten gelmeyen bir cumhurbaşkanı ve başbakan olabilir. Bu ülkede bir anayasa kitapçığının fırlatılmasının nelere mal olduğunu biliyoruz. Bu meselenin mümkünse Meclis’te, Meclis’te halledilemiyorsa halk oyuyla halledilmesi lazım. Referanduma giderse ne olur? Halkın yaklaşık yüzde 40’ı başkanlık sistemi ile parlamenter sistem hakkında bir bilgi sahibi değil. Ben hukukçuyum, ben bile bilmediğim pek çok şey olduğunu görüyorum. Toplumun bu nedenle önce bilinçlendirilmesi lazım. Biz Türkiye’de başkanlık sistemini tartışmıyoruz, ‘mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını istiyor muyuz, istemiyor muyuz’ bunu tartışıyoruz, sistemi tartışmıyoruz. Orta ve uzun vadede bu sistemin insanlara neler getirebileceği, cebinden örnek vererek anlatılabilirse, istikrarla örnek vererek anlatılabilirse bu olabilir.”
Adil Gür, başkanlık sisteminin illa federasyonu getirmeyeceğini, federasyon olmadan da başkanlık sistemi olabileceğini dile getirdi. MHP’nin anayasanın değiştirilemez hükmünde olan maddelerini sürekli gündeme getirmesinin gereksiz olduğunu vurgulayan Gür, AK Parti ve CHP’nin zaten böyle bir hamle peşinde olmadığını söyledi.