Ulusal Haber & Ulusal Ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ulusal Haber & Ulusal Ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2017 Çarşamba

Birleşmiş Milletler (BM) "Bir Terör İmparatorluğudur" Mehmet Ali Şadoğlu

BM, BİR TERÖR İMPARATORLUĞUDUR…
Mehmet Ali Şadoğlu
Haksızlık ve adaletsizliklere tahammül edemeyip direnen toplumları bastırabilmek maksadıyla BM çatısı altında bir araya gelen devletler, ağırlıklarına göre birbirlerini kayırıp kollamak suretiyle terörizmi öyle manipüle ederek sokağa indirgemişlerdir ki, jakoben rejimlerini meşru; insanlık talebinde bulunan toplumları ise gayrimeşru ilan etmişlerdir.  
Öyle ki, özde haçlı-siyonist güdümünde ama sözde seküler yani siyaseten ateist olan BM, halkı İslam’a dayanan devletleri terör gerekçesiyle yönlendirerek kardeş halklarına karşı hunharca savaştırıp kıydırabilmektedir. Asıl korkunç olan ise, dolgu olarak kullandıkları o devletlerin terörist yani düşman kıldığı grupları, kendilerinden olmaları hasebiyle dost ve müttefik yapabilmekte; yardım ve destekte sınır tanımamaktadırlar.
Terör nedir ve literatüre nasıl girmiştir? 17. yüzyılda Fransız devrimindeki döneme ve rejime getirilen bir tanımdır. Devrimcilerin çevresinde oluşan merkezleşmeye terör denilerek, ilk defa burada kullanılmıştır. Dolayısıyla terör, devlet hegemonyasına karşı uygulanan şiddet rejiminin bir tanımlaması gibi dayatılsa da, aslında birey ya da örgütlere atfedilebilir bir eylem biçimi değildir.  
Ancak kavramların, terimlerin, anlayışların ve dinlerin bozulup yeni anlam ve yorumların getirildiği seküler bir düzende terör de kendi çapında nasibini almış, devletler tarafından uygulanan bir şiddet rejimi olmaktan çıkarılıp, sokaktaki bireylere veya gruplara yamalanmıştır. Diğer bir ifadeyle hoyrat otoriteye karşı hak ve adalet adına direnme.
Haksızlığın, adaletsizliğin, sömürgeciliğin, kayırmacılığın ve zulmün olduğu her düzende müdafaa hakkı mahfuzdur ve yaratıcı Allah tarafından insanoğluna tanınmış fıtratsal bir meşruiyettir. Bu, öyle bir meşruluktur ki, insani insan yapan ve kötülüğü bertaraf eden temel bir kural ve erdemliktir.  
Her hak ve adalet arayışı ve gerçekleşen mücadeleler, bu temel üzerine kuruludur. Böylece iyiliği yani insanlığı var eden etken, haksızlıklara karşı susmama ve adaletsizliklere karşı savaşma esasına dayalıdır.
Hıristiyan, Yahudi ve ateist despotizmiyle yönetilen BM, İslam’ı bir terör ve Müslümanları da terörist olarak görse de, sinsice yürüttüğü devletlerarası çıkar ilişkilerini demokrasi ve insanlık adı altında manipüle ederek, boyunduruğuna aldığı o İslam ülkelerini, çobanın koyun sürüsünü gütmesinden daha kolay sürebilmektedir.  Zaten yaklaşık iki milyar Müslüman’ın var olduğu dünyada tek bir Müslüman milletin BM güvenlik konseyinde yer alamaması, gerçeğin apaçık bir kanıtıdır.
Müslüman toplumları insan saymayan BM, mandası altındaki sözde İslam ülkeleri vasıtasıyla tevhid ehlini öyle aşağılayarak terörizmle özdeşleştirmiş ki, haksızlıklara karşı direniş meşru bir hal almıştır. Hiçbir söylem, fikir, çıkar veya sevda, adaletsizliklere hatta esarete gem vuramaz ve vurmamalıdır. Seküler barbar yönetimler karşısında insanların haykırışları, BM düşünce düzeyindeki devletleri sarsmakta; böylece toplumsal direnişler, bölücülük ve terörizmle anılarak temize çıkılmaya çalışılmaktadır.     
Oysa insanların haksız ve adaletsizliklere karşı vuku bulan direnişlerde meydana gelen her olayın sorumlusu BM ve devletlerdir. Ektiklerinin bedelini mal ve canlarıyla biçen yönetimler, birkaç fail ya da bir örgüt bulmakla sorumluluklarından kaçmamalıdırlar.
BM, her ne kadar barış, demokrasi, özgürlük ve insanlıktan taraf denge kuran bir yapıymış gibi algılansa da, nasıl insanlık düşmanı bir diktatörlük olduğu silahlara ayırdığı bütçeler ve ürettiği en dehşetsi nükleer bombalarla kanıtlıdır. Ancak önlerinde diz çöküp ruhlarına fiyat etiketi koymak suretiyle insanlıklarını satanları dost; satmayanları ise terörist ve düşman belleyerek ya topluca kıymaya kalkışır ya da mahkûm kılabilmek için entrikalarda sınır tanımazlar. Şükürler olsun ki, bir şeyin olma takdiri yaratıcı ALLAH’ın iradesindedir. Aksi takdirde muhalif tek bir canlı bırakmazlardı.   
Neden her daim insanlardan korkarlar biliyor musunuz; haksız ve adaletsiz olmalarından; yoksa dürüst bir insanın yahut yönetimin beşerden korkabilmesi mümkün değildir.
Hâlbuki insanlık, diğer bir ifadeyle insan hakları bir evrenselliktir Ki, bu evrenselliğin kurallarını da yalnız yaratıcı koyar. Dolayısıyla BM ve seküler-laik düşüncedeki devletlerin koyduğu kurallarla fitnenin önüne geçilememekte; kaoslar, korkular, tehditler, mal ve can kayıpları önlenememekte; insanın insana olan düşmanlığı ve katliamları engellenememektedir.    
KISASA KISAS KADERİN YANİ ALLAH’IN BİR HÜKMÜ OLMASINDAN HAKSIZLIK VE ADALETSİZLİKLERE KARŞI DİRENİŞ TARTIŞILMAZ BİR MEŞRUİYETTİR.
Takdir edileceği üzere BM’in asıl amacı; gökyüzüne yerleştirdiği yaratıcı Allah yerine yeryüzüne hakim olabilmektir. Zaten seküler bir politika izlemesi de bu gerçeğin bir kanıtıdır. Ki, Hıristiyanlık ve Yahudilikte de aynı inanç vardır. Peki, İslamla özdeşleşmiş ülkelere ne demeli; nasıl Allah’a eş tutulan böyle bir düzeni sindirebilmektedirler?   
Çünkü onlar için para yani ekonomi her şey demektir. Para yani ekonomi için göze almayacakları hiçbir şeyleri olmadığından şeytan onları öyle kandırmaktadır ki, ya tevbe ederek kurtulabileceklerini sanmakta ya da vahiy dışı inandıkları dinlerinin fetvalarına aldanmaktadırlar. 
DOLAYISIYLA TERÖRİZMİN İMPARATORU BM İSE; BAŞKACA BİR TERÖRİSTİN VARLIĞINA VE VERECEĞİ ZARARA NE İNANIYOR NE DE TANIYORUM.
“Kişi, dostunun dini üzerinedir. Öyleyse, kimi dost edindiğine dikkat etsin.” Hz. Muhammed
“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmazsın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın. “ (Lokman 33) “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.” (Bakara 179) 

28 Ağustos 2017 Pazartesi

"1071 YALANI VE TÜRK’LERE 1071 TUZAĞI" Prof. Dr. Ekrem MEMİŞ

1071 YALANI VE TÜRK’LERE 1071 TUZAĞI
Prof. Dr. Ekrem MEMİŞ
Devlet Bahçeli (ve dönme-devşirme, kripto kökenli bazı ajan provokatörler) de sık sık 1071 Malazgirt Savaşı’nı yâd ederek o tarihten bu yana Türklerin Anadolu’da olduklarını belirtir. İşte, Tarihi ve ilmi hata (veya kasıtlı algı operasyonu) burada başladığı gibi birleştirmek isterken ayrıştırma faaliyetleri de bu noktada odaklaşıyor.
Evvelinde, Malazgirt özellikle bazı odaklar tarafından Türk çocuklarını yanlış bilgilendirmek için hazırlanmış bir tuzaktır. Malazgirt’ten daha önce 1041 Dandanakan Savaşı vardır. Eğer Anadolu’nun kapısı açılmışsa -ki ben bu mantığa karşıyım- Dandanakan Savaşı ile açılmıştır. 
Ahirinde, Anadolu’nun 1071’den sonra Türklerin vatanı olduğunu söylemek tamamıyla ve özellikle Amerikan toplum mühendislerinin 1945’den sonrasında yazılan tarih kitaplarındaki dayatmasından ibarettir. Türk çocuklarını tarih bilincinden yoksun kılmanın ilk aşamasıdır. Malazgirt’i temel almak, Aka’ların, Sümerlerin ve Eti’lerin Türk olduklarını inkâr etme yoluyla Türklerin göçebe kavim olduklarını, dolayısıyla barbar olduklarını ve medeniyet kurmaktan uzak olduklarını zihinlere kazıyarak bir tür ‘mankurtlaştırma’ taktiklerinden biridir.
Gazi Paşa bu tarihsel hatayı ortadan kaldırıp atmak için yerin altını işlemekle mükellef kuruluşun adını Etibank, oradan gelecek ürünü işleyebilmek için gerekli maddiyeti temin ve teşvik için de Sümerbank adını kullanarak tarihsel bütünlüğü Türk insanına yeniden hatırlatmak istemiştir.
‘1071’ BİR TUZAKTIR.
1071 meselesinin zahirindeki husus ise bu tarihin tamamıyla tuzak olmasıdır.
Bu konuda biri çok ilmi ve tarihi kaynak mevcuttur.
Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş Hoca’nın çok önemli çalışmaları bu tarihi saptırmayı ve yalanı ortaya çıkartan ilmi çalışmalardan sadece biri, ama en önemlilerinden biridir.
Ekrem Memiş hoca konuyla ilgili açıklamalarını birlikte okuyalım: “Anadolu Türklerin ikinci yurdu değildir. Anadolu Türklerin anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin var olduğu belgelerle kendini göstermektedir” demiştir.
Memiş Hoca MÖ. 2 bin 200’lere ait bir olayı anlatarak Akat Kralı Mezopotamya’dan gelmiş Fırat Nehri’ni geçerek Anadolu’ya gelmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehri devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralına karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. Satırında geçen Türkî Kralı İlşu-Nail’di. (Anadolu’da bu gün dahi rastladığımız ‘Pampa’ veya ‘Pampal’ soyadlarının olması sizce bir tesadüf müdür?)
Burada geçen ‘Türkî’ kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuz zaman 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.
TÜRK KRALLIĞI VE HURRİ İSİMLİ BİR KAVİM
Memiş Hoca açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “ Bu Türk Krallığının da Hurri isimli bir kavimden gelmektedir. Bu kavim MÖ 3 binli yıllarda Anadolu’da yaşamıştır. İlmi verilerin ışığında çok daha gerilere gidildiğinde kavmin soyunun 6 binlere dayanmaktadır.2 bin de Milattan sonraki dönem eklendiği zaman karşımıza 8 bin yıllık dev bir tarih çıkmaktadır.”
Memiş Hoca açıklamalarında işin arkeolojik boyutlarına da değinerek,” o günlerden bu güne gelen 3 kültür var. İlki; neolitik köy kültürü. Onu takip eden 5 binlerde kalkolitik kültür var. Köylerin yerini şehirlere terk ettiği dönem 3. dönem. Bu dönem ise eski Tunç Çağı. Bu üç kültür arasında hiçbir kopukluk yok. Bu kopukluğun oluşmaması ise kavmin değişmediğine işaret etmektedir” diyor.
TÜRK ADINI İLK TAŞIYANLAR HUNLAR MI, TÜRKÎLER Mİ?
Bildiğimiz ya da bilmemizi istenilen tarihteki bilgilerimizin yanlışlığının da altını çizen Prof. Dr Ekrem Memiş. Hurilerin Anadolu’nun Doğu bölgelerinde yaşayan en eski sahiplerinden biri olduğunu ve Anadolu’nun Türk’ün ikinci vatanı olmadığı, hatta anavatanı olduğunu belirterek Göktürk Devleti’nin de ilk Türk adını taşıyan devlet olduğu tezine de karşı çıkmakta. 
Memiş Hoca Hurrilerin devamı olan ve MÖ binlerde yaşayan Türkî Krallığının Türk adını taşıyan ilk devlet olduğunun da altını önemle çiziyor.
Memiş Hoca bununla da yetinmeyerek Evet hunlar Orta Asya’da bir Türk devleti kurmuşlardır ama bu devlet ilk Türk devleti değildir. Biz buralara sonradan gelmedik. Hep vardık. Ders müfredatında bunlar mutlaka işlenilmelidir.” Diye feryat ediyor.
Hadi son fasılda birkaç örnek daha vereyim.
Tanrı ömrünü uzun eylesin de Türk’e hizmetinden eksik eylemesin.
Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin bir sözünü aktarmak istiyorum.  “Yahu biz Türkler Anadolu’nun bizim olduğunu anlatabilmek için daha kaç sefer fethetmek zorunda kalacağız “
Dahası….. Amerika’da yapılan Sümer araştırmalarında Sümerlerin müzik aletinin bilgi ve bulguları tespit edilmiştir. Sümer kayıtları bu tınıları elde edebilmek için bir çalgının olduğunu belirterek çalgının tarifini de yapmışlardır.
Ayrıntıları bir kalem geçelim. Kısacası bu çalgının adı nedir, biliyor musunuz?
“Bağ”, Yani; şu bizim bildiğimiz, meftunu olduğumuz Milli Sazımız “ Bağlama’nın atasıdır yahu.., Ne dersiniz, bağlamaya da 1071’den sonra mı kavuştuk?
… VE SÖZÜN SONU
Özellikle adında ‘Milliyetçi’ ibaresi olan bir siyasi partinin başta genel başkanı olmak üzere bütün mensupları şu 1071 meselesini bir kez gözden geçirmek zorundadırlar. 
Tarihi ve ilmi gerçekler Türk ve Kürt meselesinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Ayrıca çok önemli bir husus daha vardır ki ‘ayrışma’nın asıl  kodları  bu nokta kilitlenmiştir. 
“Biz sizinle 1071’den beri kardeşiz” demek, aslında ‘siz ayrı bir milletsiniz ama biz sonradan, 1071’den beri  kardeş olduk” demektir. Birleştirelim derken ayrışmaya hizmet etmek  tam olarak bu cümlede şifrelenerek yönlendirme demektir.
Ezcümle bütün ‘Milliyetçiler’ Amerikan dayatmasında basılan 1945 sonrası ders kitaplarına ve   zihniyetli sözde ilim adamlarının kaleme aldığı safsatalara kapılarak değil. Tarafsız, yansız sadece ilmi  ve bilgisi olan ilim adamlarından faydalanabilirler.
İsimlerini bilmiyorlarsa listesini verebilirim.
Prof. Dr. Ekrem Memiş Hoca’nın adını zaten verdim.
Memiş Hoca’nın feryadına kulak tıkamasınlar yeter!

25 Ağustos 2017 Cuma

RESMİ GAZETE, KHK/693 "OLAĞANÜSTÜ HAL KAPSAMINDA BAZI TEDBİRLER ALINMASI HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME" TARİH: 25 AĞUSTOS 2017 - CUMA

25 Ağustos 2017 CUMA
Resmî Gazete
Sayı : 30165
KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME
OLAĞANÜSTÜ HAL KAPSAMINDA BAZI TEDBİRLER ALINMASI
HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME
Karar Sayısı: KHK/693
Olağanüstü hal kapsamında bazı tedbirler alınması; Anayasanın 121 inci maddesi ile 25/10/1983 tarihli ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanununun 4 üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nca 15/8/2017 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Kamu personeline ilişkin tedbirler
MADDE 1 – (1) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.
(2) Birinci fıkra gereğince kamu görevinden çıkarılan kişilerin, mahkûmiyet kararı aranmaksızın rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler; bunların uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bunların silah ruhsatları, gemi adamlığına ilişkin belgeleri ve pilot lisansları iptal edilir ve bu kişiler oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından onbeş gün içinde tahliye edilir. Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar. Bu kişiler hakkında bakanlıkları ve kurumlarınca ilgili pasaport birimine derhal bildirimde bulunulur. Bu bildirim üzerine pasaport birimlerince pasaportlar iptal edilir.
(3) Birinci fıkra kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar, varsa uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve müsteşar, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamazlar ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamazlar.
İade hükümleri
MADDE 2 – (1) Ekli (2) sayılı listede yer alan kamu görevlileri, ilgili kanun hükmünde kararnamenin eki listelerin ilgili sıralarından çıkarılmıştır.
(2) İlgili kanun hükmünde kararname hükümleri, birinci fıkrada belirtilen kişiler bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ilgili kanun hükmünde kararnamenin yayımı tarihinden geçerli olmak üzere ortadan kalkmış sayılır. Söz konusu personelden bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren on gün içerisinde göreve başlamayanlar çekilmiş sayılır. Bu kapsamda göreve başlayanlara, kamu görevinden çıkarıldıkları tarihten göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal hakları ödenir. Bu kişiler, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz. Bu personelin görevlerine iadesi, kamu görevinden çıkarıldıkları tarihte bulundukları yöneticilik görevi dışında öğrenim durumları ve kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadro ve pozisyonlara atanmak suretiyle de yerine getirilebilir. Bu maddeye ilişkin işlemler ilgili bakanlık ve kurumlar tarafından yürütülür.
(3) Ekli (3) sayılı listede yer alan kişiler, ilgili kanun hükmünde kararnamenin eki listenin ilgili sıralarından çıkarılmıştır. İlgili kanun hükmünde kararname hükümleri, bu kişiler bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ilgili kanun hükmünde kararnamenin yayımı tarihinden geçerli olmak üzere ortadan kalkmış sayılır.
(4) 5/6/2017 tarihli ve 692 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (2) sayılı listenin Türkiye Kalkınma Bankası A.Ş. başlıklı bölümünde yer alan “ÖZMEN” ibaresi “ÖZENCİ” şeklinde düzeltilmiştir.
Rütbesi alınan emekli Türk Silahlı Kuvvetleri personeli
MADDE 3 – (1) Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekliye sevk edilen, kendi isteğiyle emekli olan veya istifa eden subaylardan, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen ve ekli (4) sayılı listede yer alanların rütbeleri alınır ve emekli kimlikleri iptal edilir. Bu kişiler kamu görevine yeniden kabul edilmezler, doğrudan veya dolaylı görevlendirilemezler. Ayrıca bunlar uhdelerinde taşımış oldukları mesleki unvanları ve sıfatlarını kullanamazlar ve bu unvan ve sıfatlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamazlar. Bu kişilerin uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bunların silah ruhsatları, pilot lisansları ve ilgili pasaport birimlerince pasaportları iptal edilir. Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar.
Kurum ve kuruluşlara ilişkin tedbirler
MADDE 4 – (1) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olan ve ekli (5) sayılı listede yer alan kurum ve kuruluşlar kapatılmıştır.
(2) Birinci fıkra kapsamında kapatılan kurum ve kuruluşlara ait olan taşınırlar ile her türlü malvarlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılır, bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına, her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir.
(3) Ekli (6) sayılı listede yer alan kurum ve kuruluşlar, ilgili kanun hükmünde kararnamenin eki listenin ilgili sıralarından çıkarılmıştır. İlgili kanun hükmünde kararname hükümleri, söz konusu kurum ve kuruluşlar bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ilgili kanun hükmünde kararnamenin yürürlük tarihinden geçerli olmak üzere ortadan kalkmış sayılır. Buna ilişkin işlemler ilgisine göre İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve ilgili diğer kurumlar tarafından yerine getirilir.
Yürürlük
MADDE 5 – (1) Bu Kanun Hükmünde Kararname yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 6 – (1) Bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.


                                                                                                                            Recep Tayyip ERDOĞAN
                                                                                                                                CUMHURBAŞKANI

            Binali YILDIRIM
                    Başbakan 

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Kâinatın Mevzuatı: Kulluğun Manası (Kul olmanın amacı, kapsamı ve anlamı)

KUL'luğun (Sadece Allah'a Kul Olmanın) Manâsı
İnanmak (iman) bir insanın mazhar olabileceği en büyük nimettir. Ancak bir Müslüman için Allah’ın varlığına inanmak tek başına bir şey ifade etmez. Salt iman bizi ne ahlaki davranışa icbar eder ne de zihnimizi yüksek idrake taşır.
Allah’ın varlığını kabul etmemek (ateizm) ise bir mümin için anlaşılmaz ve hayret verici bir durumdur. İnsan bu fena ve zeval yurdunda ömrünün kayıp gitmesine şahit olurken bir yaratıcının varlığını neden düşünmez?
Bir de Allah’ın varlığına inanıp insanın ve âlemin O’nunla irtibatı olmadığını iddia edenler vardır. Çağımızda kendini fazlaca hissettiren ideolojilerin başında gelen deist telakki karşısında kalb-i selim, akl-ı selim sahibi Müslüman ‘böyle bir şey nasıl olabilir?’ der: Allah koskoca âlemi ve âlemin çekirdeği ve meyvesi olan insanı yaratıp başıboş bırakır mı? Allah ile aramızda bir irtibat olmayacaksa âlemin yaratılışından nasıl söz edelim ki? Öyleyse yaratmaktan bahis açmak hal-i hazırda süregelen bir irtibattan söz etmektir. Yaratmak, olmuş, bitmiş bir iş değildir; sürekliliği olan ve bitevî devam eden bir tecellidir.
“Allah beni yarattı” diyen insan, geçmişte kalmış bir hadiseden söz etmez; henüz olan ve tekrarlanan sürekli varoluşu kast eder. İslam düşünce ve itikadında “yaratmak” budur: Her şeyi her anda ve sürekli yaratmak. Duyduğumuz sesi Allah o esnada yarattı; bizde ise duyma gücünü yaratarak sesi karşılamamızı sağladı. Gördüğümüz çiçeği, aldığımız kokuyu, dokunduğumuz herhangi bir nesneyi, geçmişte değil Allah şimdi yarattı. Böyle bir iman sayesinde insan, miadı dolmuş bayat ve köhne bir evrende değil, taze ve hareketli bir âlemde yaşadığının farkına varır.
YARATMANIN KOKUSUNU ALMAK
Âlemde her şey yeniden var olur ve her şey bir hareket ve dinçlik içinde seyreder. “O (c.c.) her gün bir şe’ndedir.” (Rahman-29) Şe’n (mümkünün hakikati) ise hep yenilenme halindedir. Bu nedenle aklın görevi, her an bir yenilik ve güzellik görecek olmanın hayret ve heyecanını muhafaza etmektir. Allah dostları bu hali “yaratmanın kokusunu almak” diye tabir ederler! Evliyâullah arasında “koku adamları” denilen veli guruplarından söz edilir. Sulardan, gıdalardan vs. yaratılış bilgisini istinbat eden veliler vardır. Kâinat kitabını okumak ya da eşya ve hadiselerin perde arkasına muttali olmak böyle bir şey olsa gerektir. Şu halde, kokusunu duymadığımız bir şeyin yaratılışından söz etmemiz kuru bir iddiadan veya teorik bir söylemden ibarettir. “Yaratılışın kokusunu duymak” aynı zamanda her şeyin nefes-i Rahman’dan (nefha-i ilâhiye) var olduğunu kabul etmek demektir.
Mü’minin böyle bir yaratmanın idrakinde olması Allah hakkında bir bilgiye ulaşması demektir (marifet). Mâide Suresi 83. Ayette “Rabbimiz, bizler iman ettik, o halde bizi şahitlerle beraber yaz” duasının talim edilmesi bundandır. İmandan sonra gelen bu bilgi (marifet) aynı zamanda şahitliktir. Sürekli yenilenen ve hiç durmayan yaratmanın şahidi olarak mü’min buna bir karşılık vermelidir: İşte ibadet sürekli olan yaratılışı idrak ve onu karşılamaktır. Bütün kâinat bizim için her gün yeniden ve süreklilik içinde yaratılınca, şahitlik de süreklidir. Binaenaleyh ibadet yaratmanın sürekliliğine şahitliktir.
Allah her şeyi var ediyor ve her şeyi yeniden yaratıyor: Allah için, yaratmak varlığını ihsan ve izhardır. Biz Rabbimizi ‘yaratma’ özeliğiyle biliriz: O her ne yaparsa “yaratmış” olur. Bu itibarla yaratmak O’nun bir fiili değil, bütün fiillerinin genel adıdır. Yaratılışa şahitlik ederek ibadet eder, ibadet ettikçe şahitliğimizi izhar ederiz.
Allah’ın yaratıcı olduğuna ilk şahitliğimiz kelime-i şehadette geçen şahitliktir. Kelime-i şehadet, kelimenin her iki anlamıyla şahitlik etmektir: Bu bir ‘şahitlik cümlesidir’. Şahitlik cümlesidir, çünkü bizden Allah’ın talep ettiğini bu cümlede ifade ederiz. Bu bir sözlü şahitliktir, çünkü ortada henüz ispatlanmış bir iddia veya şahitlik yoktur. Bu iddianın ispatı gerekir. Müslüman düşüncesinde “yaşamak” bu şahitliğe inancımızı göstermek ve sözle ortaya koyduğumuz iddiayı ispat içindir. Bu itibarla ibadetler şahitliğin tecessüm etmiş halidir. Biz sözle ifade ettiğimiz hakikatleri ibadetlerle fiile taşırız ve hayatın farklı alanlarında tatbik ederiz.
HER YENİ ŞEY ŞÜKÜR İSTER
Müslümanlar dikkatlerini her an yaratan ve var eden Allah’a verirken bilhassa sufiler yaratılışı günlük hayata daha çok taşımışlardır. Onlar için Allah’ın yaratmasından söz etmek, kendi hayatlarındaki bir fiili yaratmaktır. Şöyle düşünürler: Allah benim rızkımı yaratır; ben o rızkı almaya giderken rızkımı yaratanın Allah olduğuna şahitlik ederim. Rızkım o esnada yaratılmıştır ve ben ‘taze rızık’ yemenin şükrüyle ibadet ederim: “Şahidim buna!” derim.
İbnü’l-Arabi Hazretleri, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yeni şeylere olan ilgisini böyle izah eder: Gördüğü her şeye Allah’tan yeni gelen bir nimet olarak bakabilmek nübüvvet bilgisidir. Yeni bir meyve, eşya veya hediye gelen bir elbise vs. her ne olursa olsun yenilik ilahi tecellinin neticesidir. Tecelliler ise tekrarlanmaz ve bu nedenle her biri yenidir. Onları sevmek tecelliyi sevmek, tecelliyi sevmek ise Allah’ı sevmek demektir. Efendimiz’in hayatının baştan aşağı dua olmasının sebebi de budur.
Yeni olanın üzerindeki yaratılış izi henüz kirlenmemiş olduğu için bize tesir eder. İşte biz bunun için ibadet ediyoruz ve bu nedenle ibadetimize ara vermiyoruz. Yaratma devam ettiğine göre şahitliğimiz de devam ediyor. Allah Hâlık, biz ise şahidiz! Kulluğun manası budur. (Originally published at www.tr724.com on August 10, 2017.)

8 Ağustos 2017 Salı

"HEPSİ SENİN ADAMIN", "DEVLET’İ DE YIKTILAR!" Rifat Serdaroğlu - Siyasetçi, Gazeteci - Yazar

HEPSİ SENİN ADAMIN
Rifat SERDAROĞLU
AKP adına televizyona çıkmak için Saray’ın onayının alınması şarttır.
Bakan ve Milletvekilleri bile her TV programlarına katılamazlar.
TV’lerde son zamanda AKP sözcüsü gördüğümüz şekilsiz-cahil-zibidi adam ve bakımsız kadınlar var ya, bunların isimleri TV Haber Müdürlerine Saray Başdanışmanları tarafından gönderilir. Programın konusuna göre TV’ye emir verilir ve şu kişiler çağırılsın denir. Bu sepetler ne söyleyecekleri konusunda eğitilirler ve her söylediklerini bilerek ve planlayarak söylerler.
Dikkat ederseniz bugüne kadar “Yanlışlıkla söyledim, yanlış anlaşıldım” diyen Saray sözcüsü çıkmadı.
Aksine “Türk Devletini yıktık, yeni bir devlet kurduk, kurucu lider de Erdoğan’dır” diyen zibidi bile ertesi gün yazılı olarak “sözlerimin arkasındayım” dedi!
Ayhan Oğan’ı TV programcıları keşfetmedi, bulunmaz Hint kumaşı da değil! Saray tarafından gönderildiği aşikâr. Bu kişi Erdoğan için o kadar kıymetli ki, bir dönem partisinin MKYK’sına almış. Ayrıca aynı kişiye o kadar güvenmiş ki, tüm Türkiye’den seçtiği 63 kişi arasına “Akil İnsan” olarak koymuş!
Tespit şu olmalıdır; TV’deki sözlerinin ardından 5 gün geçmesine rağmen Saray’dan itiraz gelmemesi ve adamın AKP’de tutulması Ayhan Oğan’ın dediklerinin Erdoğan’ın da düşünceleri olmasıdır.
Çünkü Ayhan Oğan, Erdoğan’ın has adamıdır…
Saray Başdanışmanı Mehmet Uçum da Erdoğan’ın adamıdır.
O da “Türk Milletinden, Türkiyeli Milletine geçileceğini, yerel parlamentolar kurulacağını” defalarca söylemiştir!
Saray Başdanışmanı Şükrü Karatepe de Erdoğan’ın adamıdır.
O da yakında eyalet sistemine geçileceğini söylemiştir!
Amerikan Vatandaşı Merve Kavakçı da Erdoğan’ın adamıdır.
Türkiye aleyhine defalarca konuşma yapan makaleler yazan ABD Anayasası üzerine yemin etmiş Amerikalı, Türkiye’yi temsilen Büyükelçi yapılmıştır. Erdoğan ve Merve Kavakçı’nın Türkiye konusundaki fikirleri aynıdır.
Türk Hazinesini teslim ettikleri Mehmet Şimşek de İngiltere Vatandaşıdır.
O da Kraliçeye bağlılık yemini etmiştir. Bu kişi de Merve gibi Erdoğan’ın has adamıdır!
Erdoğan’ın dizinin dibine çöktüğü Hikmetyar, El Kaide adına uyuşturucu ticaretini yöneten kişidir. O da Erdoğan’ın kıymetlisidir!
Rıza Zarraf, Yasin El Kadı da Erdoğan’ın “Hayırsever” adamlarındandır. Erdoğan bu ikiliye o kadar düşkündür ki, bunlara kefil olduğunu açıkça söylemiştir!
Peki, CIA elemanı Fethullah Gülen kimin adamıdır?
24 Kasım 2013 tarihinde “Cemaate kızgınlıkla bu adımların atıldığı iddiası dört dörtlük iftira, yalan! Cemaatin en ileri gelenleri, mensupları bugüne kadar acaba ne getirdiler de Tayyip Erdoğan bunu geri gönderdi? Yeni üniversitelerin verilmesiyle alakalı adımlardan tutun da birçok faaliyetlere yönelik yapabileceğimiz ne varsa bunları yaptık. Benden geri dönen hiçbir şey yoktur. Buna Rabbim şahittir” diye beyanat veren Erdoğan’ın, adamı değil midir?
Barzani kimin adamıdır?
Yoluna kırmızı halılar döşeten, onu kongresinde onur konuğu ilan eden, İmralı canisinin mektubunu Diyarbakır Meydanında el ele tutuşarak ve ağlayarak dinleyen Erdoğan’ın, adamı değil midir?
“FETÖ’cuları devlete biz yerleştirdik. Poliste teşkilat kurduk, başına da Gülen’i koyduk” diyen AKP Kurucusu Dengir Mir Mehmet Fırat kimin adamıdır?
“Dengir Bey, kıblemiz aynı olan insanlardan zarar gelmez. Bırakalım teşkilatlansınlar” diyen dönemin Başbakanı Erdoğan’ın, adamı değil midir?
İngiliz Ajanı Cumhuriyet düşmanı Şeyh Sait kimin adamıdır?
Diyarbakır Dağkapı Meydanının adını “Şeyh Sait Meydanı” olarak değiştirilmesine, 16 Nisan referandumunda “Her Evet, Şeyh Sait ve arkadaşlarına bir Fatiha’dır” afişlerinin kullanılmasına izin veren Erdoğan’ın, olabilir mi?
TBMM’deki 15 Temmuz anmalarına katılan ve AKP Milletvekili Hüseyin Kocabıyık’a, Erdoğan’ı göstererek; “Bu adam olmasaydı, şimdi biz bugün burada olamazdık” diyen Tansu Çiller kimin adamıdır?
İstanbul Belediyesine zoraki yaptırılan imar değişikliği ile Çiller’in cebine milyonlarca dolar koyan Erdoğan’ın, olabilir mi?
Bu yukarıda yazılanlar ve daha yüzlercesi hepsi Erdoğan’ın adamıdır.
Bu kadar beceriksizi-haini-vatan ve millet düşmanını bulup çıkartan, başımıza bela eden, Erdoğan’ın hiç mi kabahati yok Savcı-Yargıç abiler, ablalar!
Hepsi Erdoğan’ın adamı değil mi? Niçin kuyrukla uğraşıyorsunuz ki?
Sağlık ve başarı dileklerimle, 08 Ağustos 2017 - Rifat Serdaroğlu
DEVLET’İ DE YIKTILAR!
Bademler, yıllarca yalan üstüne yalan söylediler!
Haram para ile satın aldıkları medya organlarıyla Türk Milletini kandırdılar!
“Elhamdülillah Müslümanız” dediler tarihin en büyük soygununu yaptılar!
Hem soydular hem de uluslararası tefecilerin soymasına çanak tuttular!
Türk Milletinin sırtına yıllarca ödenecek borç yüklediler!
Bizi bir arada tutan “Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesini kaldırıp insanlarımızı mezhep ve etnik köken üzerinden ayrıştırdılar!
Her bağımsız devlette var olan “Milli Andı” yasakladılar!
Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık dediler, Arap Milliyetçisi oldular!
Bir siyasi parti gibi değil, organize bir suç örgütü gibi çalıştılar!
Devlet’i yıkmak için, ABD uşaklığı olan eşbaşkanlığı üstlendiler!
Milyonlarca Müslüman’ın ölümünde pay sahibi oldular!
Milyonlarca Müslüman’ın vatanlarını terk etmelerine sebep oldular!
On binlerce Müslüman kadının-küçük kızın tecavüze uğramasına göz yumdular!
Davutoğlu eliyle Müslüman Kardeşler örgütüne bavullarla para gönderdiler!
İmralı canisi ile her seçim öncesi defalarca anlaştılar!
Kandil çıyanlarıyla, Habur yılanlarıyla beraber oldular!
FETÖ denen CIA yamağı hainlerle 11 yıl iktidar paylaştılar!
IŞİD denen kafa kesiciler için “Asabi Müslüman Çocuklar” dediler!
Çocuk tecavüzcülerini barındıran ENSAR ve KAİMDER’e eğitimi teslim ettiler!
Türbanı anaokuluna kadar soktular. Anadolu’da okulları tarikatlara terk ettiler!
Bakanlıkları tarikat ve cemaatler arasında pay ettiler!
Fen Liselerinin ödeneğini kesip, her okulu İmam Hatip’e çevirdiler!
17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk-Hırsızlık-Rüşvet-Sıfırlama olaylarını, kendilerine karşı yapılmış darbe girişimi olarak kabul ettirmeye çalıştılar.
Rıza Zarraf- Yasin El Kadı- Ofer gibi dolandırıcıları “Hayırsever” ilan ettiler!
15 Temmuz Kontrollü darbesini “Olağanüstü Hal” ilan etmek için kullandılar!
Ülkeyi KHK’lerle yönettiler. KHK’ları TBMM’den sakladılar. Hala saklıyorlar!
Yüz binden fazla insanı işinden ettiler! Elli binden fazla insanı tutukladılar!
Mahkeme kararı olmadan, insanların mallarına çöktüler, tapuyu deldiler!
Dış Politikada Türk Devletini tüm dünyaya rezil ettiler!
Katıldığımız ittifak ve kurumlardaki tüm ortaklarımızla kavgalı hale geldik!
Çevremizde iş birliği yapabileceğimiz tek devlet bırakmadılar!
Türk Dışişleri gibi devletin hafızasına ABD vatandaşını Büyükelçi atadılar!
T.C Cumhurbaşkanlığı ve T.C Başbakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, MİT Müsteşarlığı gibi çok önemli makamların değerini, dünyanın gözünde alay konusu haline getirdiler!
İktidarda on beş yılı tamamlayıp, on altıncı yıla girdiler!
Devletin tüm kurumlarına kendi adamlarını yerleştirdiler!
Vesayet dediler Türk Ordusunu paramparça ettiler!
FETÖ dediler Türk Emniyet Teşkilatını AKP’nin yan kolu haline getirdiler!
Yüksek Yargıyı önce FETÖ’nün sonrada Saray’ın kölesi yaptılar!
Uğraştılar, didindiler, gece gündüz çalıştılar.
Sonunda Devlet’i yıktılar…
Sözüne güvenilirdi, Türk Milliyetçiliğinin lideriydi, para-pul ile işi olmazdı, hiçbir tehdide boyun eğmezdi, kafası kızdı mı kürsüden idam urganı bile atardı!
Bademler nasıl ettilerse ne yaptılarsa ne verdilerse kendilerine düne kadar “Vatan Haini” diyen adamı kucaklarına aldılar ve Devlet’i yıktılar!
Yıkmasına yıktılar ama yıkılan, yeni ortakları DEVLET Bahçeli idi!
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıktıklarını, yerine Tayyip Erdoğan’ın kurucusu olduğu yeni bir devlet kurduklarını söyleyen meczuplar var ya, aldırmayın siz onlara.
Onlar Türk Milletinin g.tünün kılı bile olamazlar!
Kimin g.tünün kılı iseler, ancak onun hırsızlık imparatorluğunu yıkarlar…

Sağlık ve başarı dileklerimle 07 Ağustos 2017 - Rifat Serdaroğlu

4 Ağustos 2017 Cuma

"YABANCI DİL PİYASASI CANLANACAK" Mahiye MORGÜL: Eğitimci, Yayıncı, Araştırmacı - Yazar & BİLGİ ÇAĞINDA ÇAKILMAK GÖZDE BEDELOĞLU

YABANCI DİL PİYASASI CANLANACAK
Mahiye MORGÜL
Eğitimci, Yayıncı, Araştırmacı - Yazar
Yalan haber yazmayı ders olarak koyan Harvard gazetecilik fakültesinde buna örnek verilen gazete 60 bin satıyormuş...
Yalan haber yazmayı ders olarak koyan Harvard gazetecilik fakültesinde buna örnek verilen gazete 60 bin satıyormuş. Bizde bundan çok var. Eğitimin başındakiler bir demeç veriyor, o demeçte saklı ne yalanlar var bakmadan bütün gazeteler aynen yayınlıyor.
Bakın şimdi, 1.sınıfta dik temel harflere geçiyoruz dediler, ama gerçek bu değil. “Tablette okuma-yazma getiriyoruz, kalemi defteri kitabı kaldırıyoruz” demeleri gerekirdi. Tablette, yani klavyede harfler büyük olduğu için dokununca dik yazmış olacak, buna dik yazı diyor. Bir sonraki yıl Matematik de tablette hazır gelecek.
Küresel ekonominin gerektirdiği programları uygulamakla sınırlı bir eğitim Bakanlığımız var, 2012 de amacını bu şekilde değiştirmiştik ya… Dokunmatik sanal yazıya geçiyoruz, tabletleri Amerikan Commen Core şirketinden gelecek.
5.Sınıfta 15 saat İngilizce, yani ana dil İngilizce…
Mevcut İngilizce ders kitapları ise bilim dışı; Süpermenler,  korsanlar, büyücüler, korku filmleri, şifreli yazılar, kesik başlar…
Peki de, bu kadar öğretmen yok, bu yıl pilot okullarda başlayacak, ya sonra?
Diyor ki: "İngilizce dershaneleriyle, okullarıyla işbirliği edeceğiz.”
Bu nedir, bilen var mı? 2006 yılında bunun yasası geçti, 5544 sayılı yasa, 2/g maddesinde “dışarıdan paket eğitim hizmetleri satın alınır” diyor. O kadar yazdım, sesimi duyuramadım.
Hatta 1995’de Tansu Çiller eğitimi küresel eğitim piyasasına peşkeş çekeceğinin taahhüdünü vermişti. Siyasetten çekildi zannedenler aldanıyor, o hep danışman olarak başbakanlıkta görevde kaldı. 15 Temmuz şehitleri anma fotoğraflarında uçakta bile Tayyip beyle birlikteydi, bu nasıl olabildi?
Öğretmeni nerden bulacaklar, anladınız mı? Küresel piyasa, hizmetlerin serbest dolaşımı anlaşmaları devrededir. Yabancı öğretmenler şu anda en itibarlı dersanelerde müşteri bekliyor.
Eğitimi küresel piyasaya eklemleme görevlileri işbaşında. İnternet reklamlarında bakın ne yalanlar var, yabancı öğretmen 30 günde sınavın ipuçlarını öğretiyormuş…
Bu işten kim kazanıyor, ona bakacağız. İşte bu nedenle yabancı dernekler bakkal dükkanı gibi dil kursları açıyor. Paran kadar İngilizce sistemidir, fakat asla tam öğretmezler, ucundan koklatır, kaosa çeviriler, ömür boyu para verdirirler. Kurslarda öğrendiğin kadarını sınav şirketleri ölçecek, belge getireceksin sınıf geçeceksin.
KONULAR HAFİFLERKEN
1.sınıfta konular iyice hafifledi, 4 yıllık Anaokulu başlıyor, 2.sınıfında İngilizce var, bunun öğretmenlerini de muhtemelen Güney Kore’den 5544/2006 sayılı yasaya uyarak Protestan kızlar konuşma dadıları şeklinde göreceğiz. Çünkü şu anda Ankara’da dersanelerde çalışan böyle Koreli kızlar var.  Hıristiyan kızlar dil öğretmeni olacak anaokullarına dememin sebebi, mevcut İngilizce kitapları, dil eğitimi değil, bizde hiç olmayan bir Hıristiyan kilisesinin din eğitimini verecek şekilde hazırlandı da ondan. Örneğin, “bu konuyu kilisede etkinlik yapın” diyen öğretmen yönergeleri var. (Lütfen okutulmakta olan ilkokul İngilizce kitaplarına dikkatle bakınız.)
Gelelim içeriğe eklenen İsmet İnönü gibi tarihsel kişiliklere ve Atilla İlhan gibi şairlere.
Daha öncekilere ne yaptılarsa onların başına da o gelecek; resimlerinin yanına birer börtü böcek, sanal çizgi kahraman, kolaj resimlerle karartma, soldurarak buharlaştırma…  Kâbe resminin üzerine boyaması için salyangoz, Atatürk’ün aile fotoğrafıyla yan yana anıran eşek, Kuran üzerinde kurbağa resmi, hadislere karikatür, vb.
Talim Terbiye’nin başı Alpaslan Durmuş, Evde İlmihal kitabının yazarı olan bu kişi, aynı zamanda bir özel eğitim şirketinin başıysa, siz bu adamın kendi şirketine para kazandırmak için eğitimi değiştirdiğini düşünmeye hakkınız vardır. EDAM adlı bu şirketin bastığı hadis karikatürlerini bunca yıldır DİB’in de camilere dağıttığını, Din Kültürü kitaplarına koyduklarını bilmiyorsanız, DİB’in kaldırılması için içine çöplüğün nasıl boca edildiğini fark etmişsiniz demektir. Kitabın editörü Alpaslan Durmuş şu anda Talim terbiye’de görevde, kitabın içerik danışmanı Özafşar beyefendi Fetoculuktan hapiste. Bu kurum dağıttığı kitaplarla din eğitimi değil dinden soğutma eğitimi veriyor.
2004 yılında Tebliğler Dergisinde yayınlanan resmi yazıyı anımsatmalıyım. Piyasaya atılacak derslerin ana ders olmaktan çıkartılmasına ön açmak üzere bazı derslerin tanımı değiştirildi, “özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen dersler” diye yeni bir gruplandırma yapıldı. Ankara Valiliği Milli Eğitim Müdürlüğünden ilçe milli eğitim müdürlüklerine, oradan da okullara dağıtılan 4.11.2004 tarihli 261/10375 sayılı resmi  yazıda şöyle diyor:
“İlköğretim Okullarının 4 ve 5 inci sınıflarında okutulan özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen Beden Eğitimi, Resim İş, Müzik, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Yabancı Dil, İş Eğitimi ve Bilgisayar derslerinin branş öğretmenlerince okutulması... “
Şimdi adım adım Türk Milli Eğitimini kırpa kırpa getirildiğimiz bu son değiştirmede, 5.sınıftan itibaren Ana Dersler ve Seçmeli Dersler diye bir ayırımın başlıyor. Buna çok dikkat!
Ortaokul 1.sınıf dedikleri eskinin 5.sınıfında bir yıl zorunlu İngilizce 4 ana dersin (Türkçe, Matematik, Fen  Bilgisi, Sosyal Bilgiler) yanına geldi. Daha sonra karşımıza gelecek olan değişimde yukarıdaki tanımda geçen tüm derslerin okul dışında piyasa kurslarında sertifikayla alınabileceği hükmünü göreceğiz.
Bu programın arkasında Tansu Çiller’in 1995’de Dünya Bankasına verdiği GATS adlı taahhütname olduğunu, “Hizmetlerin Küresel Piyasaya Devredilmesi” şeklinde çevireceğimiz bu akit ile dışarıya bağlı olduğumuzu, özelleştirmeleri yürütmekle görevli baş sorumlunun da Tansu Çiller olduğunu hatırlayalım. 2012 yılında “Milli Eğitimin Amacı küresel ekonominin gerektirdiği programları uygulamaktır” yapıldı.
Din Kültürü dersinin tanımı nasıl böyle olur, diye sormayın, küresel kapitalizm eşeği boyayıp sahibine bir daha satar. Pek yakında her cami başka bir tarikatın din eğitimini verecek, tarikat kursları piyasası açılacak dediğimde kimse artık şaşırmayacaksınız. Çünkü birbirinin camisinde namaz kılmayanları görüyorsunuz. DİB de kapatılacak, tarikat piyasası açılacak, “kaldırılsın daha iyi” dedirtecek kadar kötü hale getirildikten sonra olacak bu, aynen böyle olduğunu fark edenleriniz var.
RESİM, MÜZİK, BEDEN EĞİTİMİ, İNGİLİZCE, DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ, BİLGİSAYAR
Bu derslerin öğetmenini yetiştiren fakülteler de kapanır.
2006 yılında Hüseyin Çelik “Desantralizasyona geçiyoruz, 28 kriter belirledik” derken neyi planladıysa aynen uygulanıyor. Yani Feto MEB içinde hiç uyumadan çalışıyor.
 Türk Milli Eğitimi bir masal oldu. Bilimsel Ders kitapları berhava…  Akıl dışılıklar had safhada, Türkçe konuları hep masal, koskoca bir HİÇ var ders kitaplarında. Böyle bir durumda ortada eğitim var diyebilir misiniz?
Küresel piyasa HİÇ satıyor, MEB eğitim programları bomboş, yalan!
Onlar erdi muradına, ya siz sayın okurlar, bu kitaplarla bu müfredatla eğitim olmaz, buna bizi mecbur edemezsiniz deme hakkınız yok mu?
BİLGİ ÇAĞINDA ÇAKILMAK
GÖZDE BEDELOĞLU(04.08.2017)
Her üç yılda bir yapılan, Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’na (OECD) üye ülkelerden 15 yaşındaki yüz binlerce öğrencinin katıldığı uluslararası eğitim değerlendirme testinin (PISA) 2015 sonuçlarına göre Türkiye bilim, matematik ve okumada OECD ortalamasının altında kalarak son sıralara yerleşti. Fen konusunda Singapur’da her 4 öğrenciden 1’i en yüksek sonuca ulaşırken, bu oran Türkiye’de sadece 0,3! Matematik alanındaki başarı seviyemiz Birleşik Arap Emirliği ve Tobago ile yarışıyor. İş okuduğunu anlamaya geldiğinde tablo yine değişmiyor ve Singapur, Hong Kong, Kanada, Finlandiya gibi ülkeler liste başına yerleşirken Türkiyeli çocuklar Meksikalı kardeşleriyle birlikte sona kalıyor. Fen, matematik ve okuduğunu anlamanın en az birinde ileri seviyede performans gösteren öğrenci oranı OECD ülkelerinde yüzde 15,3 iken, bu oran Türkiye’de 1,6! Fen alanında en üst seviyede hiç öğrencimiz yok. OECD ülkeleri genelinde düşük seviye performans gösteren öğrencilerin oranı yüzde 13, Türkiye’de bu oran 31,2!
•••
1’den 6’ya kadar puan vererek sıralanan beceri seviyesinde yerimiz 2’nin altında. Bu da öğrencilerin dört işlem, okuma yazma gibi temel becerilerle sınırlı kaldığını gösteriyor. Ezbere dayalı eğitim sistemimiz içinde yapılan değerlendirme testlerinde tam puan alan öğrenci sayısındaki artışla; becerinin, okuduğunu anlamanın ve öğrenilen bilginin kullanılabilirliğinin test edildiği uluslararası değerlendirmelerde yüksek başarı gösteren öğrenci sayısındaki düşüş sistemdeki büyük sorunun önemli bir göstergesi. Yapay zekanın insan zekasını yenip yenemeyeceğinin tartışıldığı, uzayda yeni yaşam alanlarının arandığı, siber savaşların bildiğimiz türden savaşların yerine geçeceğine dair tespitlerin yapıldığı 2017 dünyasında, bilim alanında üst seviyede öğrenci sayısı sıfır olan Türkiye’nin geleceğin bilim insanlarını yetiştirebileceğine dair bir umut beslemek maalesef çok zor. Son yıllarda gösterdiği başarıyla dikkat çeken Finlandiya’da, kız öğrencilerin bilimde erkek öğrencilerden daha başarılı olduğunu da buraya iliştireyim.
•••
Son PISA sınavının yapıldığı 2015 yılında, Eğitim Sen, kız çocuklarının eğitimdeki durumuna dair çarpıcı bir rapor açıkladı. AKP’nin mucidi olduğu 4+4+4 sisteminin hayata geçişiyle, orta okuldan sonra 36 bin 400 kız çocuğunun açık liseler de dahil olmak üzere hiçbir kuruma kayıt yaptırmadığını duyurdu. Bu sistemin örgün eğitime devam eden kız çocuklarının sayısını düşüreceği ve erken yaşta evlilikleri arttıracağı konusunda uyarıda bulunan uzmanlar haklı çıktı. Dünyanın rekabette bilimi öne koyduğu bir yüzyılda, kız çocuklarımız böylece eğitim sisteminin dışına itildi. AKP’nin bir diğer eğitim atağı da ‘proje okullar’ oldu. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 2014’te çıkarılan bir yasayla, aralarında İstanbul Erkek, Vefa, Kabataş, Kadıköy Anadolu, İzmir Bornova Anadolu ve Ankara Atatürk gibi Türkiye’nin en gözde 170 lisesini ‘proje okul’ ilan etti. Bu okullara yapılacak öğretmen atamaları ve yönetici görevlendirmelerini doğrudan bakanlığa bağlandı. Kapısına TOMA dayanan okullarından göz yaşlarıyla hocalarını uğurlayan öğrenciler, atanan müdürlere de sırtını döndü. Kabataş Erkek Lisesi müdür yardımcısı Şakir Voyvot’un “bütün okullarımızın imam hatip lisesi gibi olmasının zamanı geldi” diyerek özetlediği ‘proje okul’ fenomeninin amacını MEB Başkanı İsmet Yılmaz da şöyle açıklamıştı: “15 Temmuz olduğunda, sağına soluna bakmadan sokağa bayrakla çıkabilecek, yeni bir nesil yetiştirmek istiyoruz.”
•••

Sadece işini geri isteyen iki eğitimcinin, Nuriye ve Semih’in zindanlarda göz göre göre ölüme terk edildiği ve demokratik itiraz hakkını kullanmak için sokağa çıkanın polis tarafından kolunun kırılıp saçının yolunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Geleceğin hakim, savcı ve avukatları linçi destekleyen ‘hukuk’ hocalarından adaleti öğreniyor. 50 yıl önce aya ayak basma meselesini halledenler bugün evrende yeni yıldız sistemi keşfetmekle meşgul. Teknoloji denince başı çeken dünyanın en kalabalık ülkelerinden Hindistan’dan, gayri safi milli hasılası Türkiye’nin yüzde onu kadar bile olmayan eğitimin yükselen yıldızı Estonya’ya kadar bilgi çağını idrak etmiş ülkeler yeni nesle yatırımlarını buna göre yapıyor. MEB ise bir yandan değerler eğitimini, iki öğretmeni ve bir yöneticisi çocuklara cinsel istismar ve tecavüzden hüküm giymiş Ensar Vakfı ve Nurcu Hizmet Vakfı’na bırakırken, diğer yandan evrim teorisini kaldırdığı müfredata cihadı zorunlu ders olarak koyarak, eğitimin laik ve bilimsel temelini dinamitliyor. Minicik Estonya’yı onlarca ülke arasından başarıya taşıyan şey, ülkedeki bütün çocukların, zengin-fakir ayırt etmeden, eşit şartlarda eğitim almasını sağlamak ve eğitimi başlı başına çok önemli bir değer olarak görmek... Laik ve bilimsel eğitim Türkiye’yi gelişen dünyaya bağlayacak yegane sermaye iken, biz çarçur ettiğimiz bu zamanı cahiliye devrine övgüyle harcıyoruz. Koca bir neslin kayboluşuna bakıp duracak değiliz.

1 Ağustos 2017 Salı

Türkiye'nin sınırları yakında değişecek!.. "İşte Michael Rubin'in Türkiye'nin bölünme senaryosunu yazdığı o yazısı:"

Türkiye'nin sınırları yakında değişecek!..
Amerikalı neo-con yazar Michael Rubin'e göre Türkiye'nin bölünme sürecinin psikolojik aşaması tamamlandı ve Erdoğan tarihe 'kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan kötü adam' olarak geçecek. 
15 Temmuz darbesini önceden yazan Amerikalı neo-con yazar Michael Rubin, Türkiye'nin bölündüğünü, ancak henüz Kürtlerin ayrı bir devlet mi kuracakları yoksa Türkiye'nin içinde bir federasyon mu olacaklarının belli olmadığını öne sürdüğü bir yazı kaleme aldı. Rubin'e göre Türkiye'nin bölünme sürecinin psikolojik aşaması tamamlandı ve Erdoğan tarihe 'kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan kötü adam' olarak geçecek.
Rubin yazısını şöyle bitirdi: "Türkiye parçalara ayrılmış durumdadır. Sınırları yakında değişecek; tek mesele bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak yoksa Türkiye'ye dahil bir federasyon mu henüz belli değil. Erdoğan kendisini büyük bir lider ve yeni Atatürk olarak görüyor olabilir. Fakat Atatürk modern Türkiye'yi inşa ederken, Erdoğan onu yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Erdoğan tarihe bir kahraman olarak geçmeyecek, kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan yozlaşmış bir kötü adam olarak geçecek."
İşte Michael Rubin'in Türkiye'nin bölünme senaryosuna dair yazdığı menfur yazısı:
Bir ülke ne zaman parçalanır? İç savaş ve şiddet dolu karışıklıklar parçalanma aşamasının ön adımlarıdırlar. Çekoslovakya'nın barışçıl bölünmesinin karşısında Yugoslavya ve Hindistan örnekleri de bulunuyor. Etiyopya'dan kopmasından önce Eritre'de onlarca yıl çatışmalar sürmüştü, ya da Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederek Sudan'dan koparken de durum farklı değildi. Bangladeş'in Pakistan'dan kopması ise sadece bir yıl almıştı fakat o bir yıl içerisinde Suriye'de son beş yılda ölen insandan daha fazlası hayatını kaybetmişti. 
Ancak bu örneklerin hepsinin ortak özellikleri politik ayrışmalar ile bölünme öncesinde ortaya çıkan psikolojik bölünme halidir. Eritreliler bağımsızlıklarını ilan etmeden çok uzun zaman önce kendilerini Etiyopyalı olarak görmekten vazgeçmiş ve ayrı bir topluluk olarak düşünmeye başlamışlardı. Bangladeşliler içerisinde yaşadıkları toplumdan farklı bir dil konuşuyorlardı ve oldukça farklı bir kültürel kimliğe sahiptiler. Çekler ve Slovaklar zorla birlik haline getirilirlerken farklı tarihsel altyapılara ve dillere sahiptiler.
Donald Trump'ın seçim galibiyetinden sonra ayrılık konuşmalarının ortaya çıktığı California'da ise durum aynı değil. Eyaletler arası otoyol sisteminden tutun da Hollywood'un Ulusal Futbol Ligine kadar, California Amerika'nın ta kendisidir. Californialılar, öteki 49 eyalette bulunan vatandaşlarıyla birlikte dünyanın farklı yerlerinde savaşmışlardır. California halkının büyük bölümü trump'tan hoşlanmıyor olabilir, California halkının büyük çoğunlu da kendisine oy vermemiştir. California'nın ayrılık konuşmaları strest atmaktan başka bir anlama gelmeyecektir.
Şimdi bir de Orta Doğu'ya bakalım: Kürtler kendilerini ulus olamamış büyük bir topluluk olarak görüyorlar. Onlarca milyon Kürt dört bölge ülkesine yayılmış halde yaşamaktadırlar: Türkiye, Suriye, İran ve Irak. Kürtler Irak'ta onlarca yıldır süren bir mücadele içerisindeler. Irak monarşisi süresince, Kürtler ve monarşi güçlerinin arada sırada çatıştıklarına şahit oluyorduk fakat o günler 1961'de kaldı, sadece üç sene sonra Irak ordusu bir darbe ile monarşiyi yıktı ve Kürtlerin mesafeli kaldığı Bağdat bu topluluğun üzerine ateş püskürmeye başladı. Ayaklanmalar ve düşük yoğunluklu çatışmalar sonraki on yıl da sürdü. 1970 senesinde, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Molla Mustafa Barzani, şimdiki lide Msut Barzani'nin babası olur, Saddam Hüseyin'in barış sağlanabilecek pragmatik bir lider olduğunu düşünmüştü. Baba Barzani ve Saddam birlikte Kürtlere otonom haklar tanıyan bir anlaşmaya varmışlardı. Çok kısa bir süre sonra ise Barzani Saddam'ın samimiyetsizliğine tanık olacaktı. Çatışmalar bir kez daha başlamıştı. Çatışmaların sertleşmesi ve Saddam'ın baskıcı bir tutumu benimsemesi Kürtlerin kendi tarihsel miraslarına yönelerek Iraklı liderin kafalarına sokmaya çalıştığı düşünceleri reddetmeye yöneldiler. 1991 senesi, Saddam'ın bir hesap hatası ile şekillenmişti: Saddam sivil devlet memurlarını geri çekmiş ve ablukaya aldığı Kürtlere boyun eğdirmenin yolunu aramıştı. Irak Kürtleri ise durumdan avantaj sağlayarak kendi hükümetlerini kurmuşlardı.
TÜRKİYE'NİN SINIRLARI YAKINDA DEĞİŞECEK
O günlerin üzerinden 25 yıldan fazla zaman geçti. Genç nesiller Saddam'la asla karşılaşmadılar, ve çoğu sivil Kürt savaşı asla deneyimlemediler, İslam Devleti'nin Kürt kentlerine birkaç düzine mil yaklaşmasını önemsemediler. Kürtçe konuşuyorlar ve Arapça anlamıyorlar. Kürt şarkıcıları dinliyorlar ve Kürt televizyonu izliyorlar. Bırak Irak'ın güneyini, pek azı daha önce Bağdat'ta bulundu. Çok azı kendisini Iraklı hissediyor. Bu yeni birşey değil, çok sayıda akademisyen ve gazeteci Irak Kürdistan'ını ziyaret ederek aynı gözlemlerde bulunuyorlar. Basra, Necef, Kerbela ve hatta Bağdat'ta Irak Kürdistan'ının ne kadar farklı olduğuna dair konuşmalar yapılıyor fakat onların da pek azı bölgeyi ziyaret etmişler. Eğer Kürdistan dağlarında yaz tatili merkezleri inşa edilmiş olsalardı, Iraklılar buraları ziyaret ederlerken sanki yabancı bir ülkeye giriyormuş gibi pasaport kontrolünden geçeceklerdi. Oysaki bir zamanlar okullarda Arap milliyetçiliğinin birlik olabilmek için verdiği savaşı öğreniyorlardı, çok sayıda genç Iraklı genç Irak Kürdistanı'nın ülkeye bütünüyle entegre olması gerektiği konusunda umursamaz durumda. Irak Kürtlerinin kazançları sadece bölgelerinin kontrolü ile kısıtlı kalmadı, aynı zamanda psikolojik olarak kendilerini kabul ettirmeyi de başardılar.
Türkiye'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kürtlere karşı kanlı ve küçük düşürücü bir girişim içerisinde. Yapmaya çalıştığı seçimlerde Kürtlerin büyük bölümünün oyunu alabilmekti, fakat kısa süre önce Kürtlerin oylarına ihtiyacı kalmadığında verdiği sözleri de unuttu. Barış sürecine olan inancında samimi değildi. Çok geçmeden gördü ki Kürtler HDP'ye oy veriyorlar, kavurucu dünya siyasetini benimseyerek Cizre, Silopi, Nusaybin gibi kasabaları yıkarak Suriye'nin Halep'ine benzetirken, düşmanının kaynaklarını kurutmaya yöneldi. Barış görüşmesinin ardından gelen ve 1980'lerin ortalarını anımsatan şiddet deneyimi Türkiyeli Kürtlerin Türk vatandaşları ile müşterek gelecek düşüncesinden vazgeçmelerine neden oldu. Kafa yapısı değişen ise sadece Kürtler değiller. Erdoğan Türk basını üzerinde oldukça güçlü bir kontrole sahip, Türkler şimdiye kadar olmadığı denli baskı altında tutulan ve konuşmasına izin verilmiş kısık seslere maruz kalıyorlar.
 Sonuç olarak, yeni nesil Türkler eğer düşman olarak değilse Kürtleri en azından öteki olarak görüyorlar. Batılı yaşam tarzına sahip Türklerin büyük çoğunluğu Türkiye'nin Güney Doğu bölgesine adımını bile atmamış, bölgede yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğu ise Antalya, Bursa ve İzmir'i asla ziyaret etmeyecekler. Türkiye psikolojik anlamda bir bölünme sürecinden geçiyor. Hatta Erdoğan'ın kendisi dahi bir aşamada bu bölünmenin kaçınılmaz olduğunu anladı, ve hatta ekonomi politikalarından Kürt bölgelerini silmesinden bu durumu anlayabiliriz.
Psikolojik bölünme etnik bir temizliği tersine çevirmeyi imkansız hale getirmektedir. Neredeyse imkansız hale gelmesi bir yana, Kürtler de silahlı ve savaş deneyimine sahipler. Türkler gerçeklerle yüzleşmeliler: Türkiye parçalara ayrılmış durumdadır. Sınırları yakında değişecek; tek mesele bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak yoksa Türkiye'ye dahil bir federasyon mu henüz belli değil. Erdoğan kendisini büyük bir lider ve yeni Atatürk olarak görüyor olabilir. Fakat Atatürk modern Türkiye'yi inşa ederken, Erdoğan onu yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Erdoğan tarihe bir kahraman olarak geçmeyecek, kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan yozlaşmış bir kötü adam olarak geçecek. Michael Rubin & 10.12.2016
Kaynak: https://www.aei.org/publication/has-there-been-psychological-partition-in-turkey/
KAYNAK NOT'U: CNN'in tanınmış İranlı röportajcısı Christian Amanpour ' un eski eşi,   Amerikalı  araştırmacı yazar  Michel Rubin 'in   Türkiye ile ilgili makalesi...  Rubin, bir ara Beyaz Saray'ın Sözcülüğünü de yapmıştı. Halen, Washington' da kl " Middle East Instıtute" 'un Başkanıdır.

29 Mart 2017 Çarşamba

"ULUSAL VE ULUSLARARASI TERÖRİZMİN GELECEĞİ" Dr. Nejat Tarakçı Jeopolitikçi ve Stratejist

ULUSAL VE ULUSLARARASI TERÖRİZMİN GELECEĞİ
Dr. Nejat Tarakçı
Jeopolitikçi ve Stratejist
ntarakci@gmail.com
Giriş
Bugün ülkemizde en az 15 yaşında olanlar hem ulusal hem de uluslararası terörün ne olduğunu iyi bilirler. Terör, tarifi ve her kesimden insana ne zaman acı vereceği belli olmayan bir olgudur.
Yeni Dünya Düzeni veya küresel ekonomik sistem toplumsal dayanışmayı zayıflatırken, bireysel rekabeti üst düzeye çıkardı. Gelir dağılımı had safhada bozuldu. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve işsizlik tüm dünya toplumlarında büyük sarsıntılar yarattı. Avrupa’nın insan odaklı sosyal devlet anlayışı yıkıldı. Ortak toplumsal değerlerle bütünleşen insana has; özgürlük, acıma, sevgi, dayanışma, paylaşma, direnme, mücadele ruhu gibi özellikler büyük ölçüde kayboldu. Çalışanlar için çoğu yerde gizli bir angarya var. İşini kaybetme korkusu, bir kişinin birkaç kişinin işini yapmasını ve çalışma saatlerinin uzamasını kabul edilebilir hale getirdi. Bütün dünyada işçi sendikaları işlevlerini kaybetti.  Çünkü devletler de buna zorlandı. Uluslararası sermaye, ucuz işgücü pazarları ile satın alma gücü yüksek pazarlar arasında mekik dokuyor.  New York’ta telefonla verilen pizza siparişinin Yeni Delhi’den, İstanbul’da verilenin ise Erzurum’dan alındığı dijital çağda insan hayatta kalmak için her şeye katlanmak zorunda bırakılıyor. Amerika ve Avrupa devletleri bu sosyolojik travmayı nasıl düzelteceklerini tartışıyorlar. Yani, artık kapitalizm tartışılıyor. Bu ekonomik düzensizliğin uluslararası terörizmin esas nedenlerinden biri olduğunu ileri sürenler de var. Sistem, politik ve toplumsal liderliği de tasfiye etmiş durumda. Terör neticede temel olarak insan faktörüne dayanmaktadır. İnançsal, finansal, ideolojik faktörlerle aldatılmış, zorlanmış, ikna edilmiş insanlar bireysel veya organize bir terör örgütüne dönüşebiliyorlar. Terörün tarifi olmadığı için teröre bulaşanlar bunları kullanan veya bunlardan çıkar sağlayan siyasi aktörlerce terörist, özgürlük savaşçısı, milis veya yerel muhafızlar olarak adlandırılabilmektedir.  Sonuçta dünyamız küresel bir tehdit altına girmiştir. Bu tehdidin daha ziyade neden ABD ve Batı coğrafyalarında faaliyet gösterdiğini iyi analiz etmek gerekir. Terörün en büyük etkisi ülkelerin ve halklarının yaşam kalitesini ve gelecek planlarını olumsuz yönde etkilemesidir. Türkiye 100 milyar dolara yakın kaynağını terörle mücadeleye harcamıştır.[1] Bu parayla Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) tamamlanabilirdi. Bugün Türkiye’nin karşısında sadece ulusal çapta mücadele edilen PKK terör örgütü değil aynı amaca hizmet eden onun türevleri ve diğer uluslararası çapta faaliyet gösteren terör örgütleri de bulunmaktadır. ABD’ye ve AB’ye ilave olarak NATO, BM’ler AGİT gibi kurumsal ve hukuki alt yapıya sahip örgütlerin de pasif durumda kalması, dünyamızı jeopolitik bir durgunluğa (resesyona) sokmuştur. Bu nedenle paralı askerler, terör örgütleri, asker benzeri kuvvetler öne çıkmıştır.
Terör Örgütleri Neden ve Nasıl Ortaya Çıkar?
Bireysel veya organize bir terör örgütünün ortaya çıkmasında birçok sebep vardır. Ancak terörün esas kaynağının insan olduğu dikkate alındığında olayın kökenine sosyolojik, kültürel, ideolojik ve ekonomik faktörler yönünden yaklaşmak gerekir.
Ulusal Çaptaki Terör Faaliyetlerinin Nedenleri
Ülkeler, kuruluşlarından itibaren kendi anayasaları çerçevesinde halklarının refah ve mutluluğu ve ülkelerinin bekası için süratle kalkınmaya çalışırlar.  Rejimlerinin tipine göre bu faaliyetler halklar arasında farklılıklar yaratabilir. Bu bağlamda ulusal çaptaki terör faaliyetlerinin oluşumu temelde iki nedenle ortaya çıkar.
·        Ülke içinde yönetimsel, gelir dağılımı bozukluğu, inanç, etnik köken ve kimlik tabanlı baskıya maruz kalan bir kesimin mevcudiyeti (Bask ve Ira Modeli) veya 
·        Ülke içindeki bir grubun dış güçlerin politika ve stratejilerine göre kullanılmak üzere finansal, idari, lojistik yönden desteklenmesi ve sözde bir ideoloji etrafında yönlendirilmesi (PKK, IŞİD, Taliban)
Uluslararası Terörün Kaynak ve Nedenleri
·        Birincisi, başta uyuşturucu ve silah kaçaklığı olmak üzere tamamen finansal rekabete ve genelde iç hesaplaşmalara dayalı mafya tipi terör faaliyetleridir. Ancak bu çatışmalarda tamamen masum insanlar ve ülkelerin alt yapıları da zarar görebilmektedir.
·        İkincisi, bir ülke içinde veya çevresinde siyasi otonom kazanmak için teröre başvurulması ve bu faaliyetin ortak çıkarlar paralelinde dış güçlerce desteklenmesidir
·        Sonuncusu ve sürekli olan terör faaliyetleri ise intikam amaçlı ideolojik ve inanç temelli (cihat) terör faaliyetleridir. Bu faaliyetleri de
-         Bireysel nedenler;  Küresel güçlerin yaptığı kitlesel saldırılarda ailesini ve yakınlarını kaybedenlerin başlattığı terör
-         Milliyetçi nedenler; ülkesini ekonomik olarak sömüren veya siyasi varlığını reddeden küresel güçleri engellemek için başlatılan terör (Filistin Kurtuluş Örgütü)
-         İdeolojik ve dinsel nedenler;  küresel sistemin modern sömürü şeklinde ortaya çıkan siyasi, finansal gücünü ve İslam düşmanlığını engellemeye yönelik terör ( El Kaide,  Taliban, IŞİD, HAMAS)
Terör Örgütlerinin Temel Yapısı
Hangi tip terör örgütü olursa olsun genelde bunların temel özellikleri değişmez. Bunları şöyle sıralamak mümkündür;
·        Hepsinin kutsal, dokunulamaz ve seçilmiş bir lideri olması gerekir
·        Hepsinin kendilerine uygun bir düşman veya hedef bulmaları gerekir
·        Hepsinin mutlaka mali kaynak bulmaları veya almaları gerekir
·        Hepsinin kabul edilen düşmanla mücadele için ideolojik bir slogan veya sembole sahip olması gerekir
·        Hepsinin paralı veya inanç bağlamında aldatılmış/ kandırılmış veya aşırı derecede ikna edilmiş insan kaynağı bulmaları gerekir
Bu temel özelliklerin hepsi bir bütündür. Bir veya ikisinin eksikliği terör örgütünün yapısını sarsar ve ömrünü kısaltır.  Tabii ki en önemli ikisi ve olmazsa olmazı mali ve insan kaynağıdır. Mücadele de bu iki unsur öncelikle ele alınır.
Nükleer Kimyasal ve Biyolojik Terör
Dünyada, 2001 İkiz Kuleler saldırısı dışında büyük çapta organize bir terör faaliyeti olmadı. Günümüzde canlı bomba, kalabalık yerlere bireysel silahlı saldırı ve araçla bombalama şeklinde yapılan terör faaliyetleri ile sıkça karşılaşıyoruz. Harp içinde veya büyük şehirlerde yeraltı treni gibi kapalı mekânlarda yasak olmasına rağmen kimyasal silahlıların da kullanıldığını gördük. Terör örgütleri ile mücadele de kararlılık gösterilemezse veya küresel sistemde insan odaklı iyileşmeler yapılamazsa en tehlikeli silah olan biyolojik silahların da kullanılması olasılığı uzak değildir.
Nükleer güvenlik konusu, uluslararası bir güvenlik sorunu olarak ilk defa Obama tarafından 2009’da Prag’da dile getirildi. Bu yönlendirici konuşmada Başkan Obama şöyle konuştu: Teröristlerin asla bir nükleer silaha sahip olmayacağından emin olmalıyız. Bu küresel güvenliğe en acil ve mutlak tehdittir. Nükleer silahlı bir terörist kitlesel bir tahribe yol açabilir.  [2] UAEK başkanına göre greyfurt büyüklüğündeki bir plütonyum nükleer bir silaha dönüştürülebilir.  Ama daha olası bir tehlike Kirli Bombadır. Klasik atma ve patlayıcı silahlar kullanılarak küçük miktarlardaki nükleer materyaller ile radyasyon yayılabilir. Buna Kirli Bomba adı verilmektedir. Bu miktarlar, üniversitelerden, hastanelerden ve güvenliği düşük diğer tesislerden elde edilebilir. Kirli Bombalar büyük bir şehri paniğe sevk etmek için yeterlidir.  Ayrıca bu bombaların psikolojik, ekonomik ve siyasi etkileri çok daha büyük olacaktır.  CIA Başkanı John Bernan Şubat ayında CBS News’a yaptığı açıklamada IŞİD’in daha önce kimyasal silahlar kullandığını ve aşırıcıların, nükleer silah yapımının imkânları dâhilinde olduğu düşünülmektedir demiştir. UAEK verilerine göre 1990’ların ortalarından yani Sovyetler Birliğinin dağılmasından itibaren bugüne kadar yetkisiz kişilerin eline geçme veya çalıntı nükleer materyal kapsamında yaklaşık 2800 illegal trafik tespit edilmiştir. Benzer bir olay da geçen sene Irak’ta meydana gelmiştir. IŞİD’den kaynaklanan nükleer terör riskinin iki yıl öncesine göre daha yüksek olduğu açıklanmıştır.
Terörle Mücadelede Nükleer Bomba Kullanılabilir mi?
Nükleer güvenlik zirvesinden bahsedilirken, 1945’den sonra yeniden bir nükleer bomba kullanılması konusu da tartışılmaya başlandı. Amerikan Başkan adayı Trump bir konuşmasında Avrupa’da ve Ortadoğu’da nükleer silah kullanılabileceğini dile getirirken[3], Rusya Devlet Başkanı Putin IŞİD’le mücadelede umarım nükleer silahlara ihtiyaç olmaz diye konuştu. [4] 2013 yılında İsrail’in topla Şam’a atılan bir taktik nükleer bomba[5] kullandığı iddia edildi.[6]  Ancak konu hakkında hiç haber yapılmadı ve Suriye sessiz kaldı. Veterans Today’in Suriye gezisinde, Rus nükleer araştırmacılarının olay mahalline giderek inceleme yaptığını ve bunun bir nükleer saldırı olduğunu doğruladığını öğrendi. Bu olay IŞİD’le mücadele zor durumda kalındığı takdirde ABD ve Rusya’nın ortak kararıyla taktik nükleer bomba kullanılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Zor durumda kalmanın kıstaslarına gelince, IŞİD’in normal veya Kirli nükleer bomba yapması,  bunu ve kimyasal/biyolojik silahları kullanması halinde taktik nükleer bombanın kullanılması mümkündür. Ülkemizin PKK ve IŞİD’le mücadele ederken bu olasılığı da dikkate alması, sınır illerinde NBC [7] tedbirlerin alınması ve eğitimlerinin yapılması son derece önemlidir.
Terörün Soğuk Savaş Sonrası Ortaya Çıkması Tesadüf mü?
Soğuk Savaş dönemi kapalı ve açık ekonomilerin belirli coğrafi alanları sıkı bir kontrol altında tuttuğu bir dönemdi. Her iki bloğun en büyük amacı, üçüncü dünya ülkeleri olarak adlandırılan bağlantısız ülkeler üzerinde nüfuz kazanmaktı. Bu bağlamda bloklar bu ülkeler üzerinde vekâlet savaşları yürütüyorlardı. Örneğin Angola’da Sovyetler ve ABD farklı yerel güçlere destek veriyorlardı. Bazen Vietnam örneğinde olduğu gibi ABD ile Sovyetlerin desteklediği yerel güçler de karşı karşıya gelebiliyordu. Ancak temelde dünya çapında bir terörü ortaya çıkaracak siyasi, ekonomik bir dengesizlik yoktu.  Soğuk Savaş bitip Küresel ekonomik sisteme geçildiğinde bütün dengeler yavaş yavaş değişmeye başladı. Bu dengesizliğe ilk reaksiyon ABD’nin 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki elçiliklerine yapılan saldırı ile başladı. 2001’de İkiz Kuleler saldırısıyla zirve yaptı.  Ve giderek yayılarak, çeşitlenerek devam ediyor.  Küresel ekonomik sistemin beyni Finans Kapital Sistem, çok uluslu petrol ve askeri endüstri gelirlerini bankalar ve sigorta şirketleri vasıtasıyla kontrol ve yönlendiren dünya çapında etkili bir sistemdir. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü, 2011 yılında küresel ekonomi üzerinde orantısız bir şekilde aşırı güç sahibi olan 43 bin uluslararası şirketin analizini yaptı.[8] 1318 şirketin her birisinin ağ içindeki iki ya da daha fazla, ortalama olarak 20 şirketle doğrudan bağlantısı olduğu anlaşıldı. Ayrıca bu şirketler, küresel işletme gelirlerinin yüzde 20’sini ellerinde tutsa da, hisse senetleri aracılığıyla küresel gelirin yüzde 60’ına sahip. Sonuçta, Super-Entity (Süper Birim) adını koydukları ve birbirleriyle çok daha sıkı bağları olan 147 şirket tespit edildi. Bu 147 şirket, küresel ağdaki gelirin yüzde 40’ını elinde tutuyor. Bunların çoğu finansal kurumlar. İlk 20’de;
Barclays Bank, JP Morgan Chase, The Goldman Sachs, Deutsche Bank, Merrill Lynch, Bank of New York Mellon Corp. gibi şirketler var. Sonuçta dünyanın devletler tarafından değil, çok az sayıdaki şirketlerden oluşan bir Süper Birim/Güç tarafından yönetildiği düşüncesinin komplo teorisi olmadığı anlaşıldı. Süper Birim tüm mali piyasalardaki işlemlerin % 95’ini denetleyen 14 büyük firmadan (aile) oluşmaktadır.  Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları ise 50 trilyon doları geçmektedir. Bu yapılanma 2500 şirket ve 500 milyon çalışana ulaşıyor ve 100 trilyon dolar varlığı kontrol ediyor. Süper sınıfın üyelerinden Blackstone Grubunun CEO’su Stephen Scwarzman; dünyada hemen her sanayi dalında veya sektörde 20-30 insan gelişmeleri belirliyor demektedir. Sermaye çok küçük bile olsa kardan hiçbir zaman imtina etmez. Yeteri kadar kar sermayeyi gayet pervasız hale getirir. Yüzde 10 kar garantisi, onun herhangi bir yere girmesini sağlayacaktır. Yüzde 20’nin garantisi açgözlüleşmesine, yüzde 50 küstahlaşmasına yol açacak, yüzde 100 onu tüm insanlık kurallarını çiğnemeye hazır hale getirecek, kar garantisi yüzde 300’e çıktığındaysa, artık vicdanını rahatsız edebilecek hiçbir suç kalmayacağı gibi, ölüm de dâhil hiçbir tehlike gözünü korkutmaya yetmeyecektir. [9] Böylesine tekel konumundaki bir sömürü çarkına girmiş ülkeler nasıl daha insancıl ve sosyal devlet odaklı projeler üretebilecek ve insanı teröre iten sosyal ve ekonomik şartları nasıl iyileştirebilecek? Özetle küresel ekonomik sistem ve onun dünya ülkelerindeki türev ve uzantıları karlarından vazgeçmedikleri sürece, terörün esas tabanını oluşturan insan kaynağını durdurmak mümkün olamayacaktır. Adil paylaşım, saygınlık, maddi ve manevi tatmin, kaybetmeye tahammül edilemeyecek bir yaşam standardına sahip olamayan insan ve toplulukların terörün pençesine düşmemesi için fazla bir neden kalmamaktadır.
Terörle Mücadele de Nasıl Bir Çözüm
Küresel ekonomik sistemle bütünleşmiş bir ülkede, bireyleri teröre kaptırmamak için yapılabilecek çok şey vardır. Öncelikle aile yapısını ekonomik olarak güçlendirirken çocukları küresel sistemin dijital etki alanlarından koruyucu tedbirlerin alınması gerekir. Bunu yaparken yasaklardan ziyade,  özgür düşüncenin öne çıkması, bireyin kendi kararlarını kendi verecek bir eğitimle donatılması gerekir. Bu bağlamda akıl ve bilime dayalı bir eğitim ve geleneksel toplum değerlerinin korunması önemlidir.
Kimlik edinme ihtiyacı insanın doğuştan zayıf bir varlık olmasına bağlı bir zorunluluktur. Hiçbir birey toplumsal bir çevre içinde olmadan gelişemez. Toplumdaki aidiyet ve kimlik duygusunun değişebilir olduğu unutulmamalıdır. Kimlik duygusu, yeniliğe ve değişmeye açık bir süreklilik yaşantısıdır. İngiltere’de doğup büyüyen bir Pakistanlı teröre karışabiliyor. Alt kimliğinin etkisinden kurtulamayabiliyor. Bir topluluğun üyelerinin büyük ölçüde görüş birliği içinde olduğu ve onları ortak bir paydada buluşturan kültürel ve sosyal ve psikolojik mensubiyet duygusu olmadan toplumsal birlik ve dayanışma sağlanamaz. Bu nedenle kültürel ve ulusal kimliğimiz nedir? Sorusu gündemden hiçbir zaman düşmeyen hayati ve politik bir sorudur. İnsan evladı belirli bir dine mensup olmadan da yani din kardeşlerinin oluşturduğu müminler topluluğuna katılmadan da manevi ihtiyaçlarını karşılayabilir ve bu anlamda özgün bir inanç kimliği oluşturabilir. [10]
Sonuç
·        Dinler kimlik kurucu asli öğe oldukça, dünya barışından ve evrensel bir kimlikten söz etmek boş bir hayal gibi görünmektedir.
·        Fanatizmin, etnik terörün ve ideolojik savaşların kimlik siyasetleri üzerinden yapıldığı düşünülürse, kimliğin birleştirici, kaynaştırıcı özelliği kadar ayrıştırıcı, kışkırtıcı, dışlayıcı yani kısacası “ölümcül” olabileceği de akılda tutulmalıdır.
·        Küresel ölçekte “insanlık ailesine” mensubiyet, tüm alt kimliklerin üstünde tutulabilirse ancak o zaman evrensel bir kimlikten söz edebiliriz. Küreselleşme” olgusunun bir anlamda bunu sağlayabileceği ileri sürülse de bu görüş, ciddi bir ideolojik saptırma olduğundan aldatıcıdır.
·        Şirketler hükümetlerinin izni olmadan her türlü silah ve cephaneyi, malzemeyi kar amacıyla pervasızca satıyorlar. Bunun mutlaka durdurulması ve kontrol altına alınması lazım.
·        Küreselleşme, daha doğru bir tanımla küreselleşmiş finans kapitalin “Küreselleştirme” eğilimi, kapitalist ülkeler ittifakının tüm dünyayı bir “Pazar” haline getirmesine ve finans kapitalin karlarını maksimize etme amacına matuf olduğu için dünya barışını sağlaması yapısı gereği mümkün değildir.
·        Silah üretici şirketleri hükümetlerinin izni ve haberi olmadan bazen sadece haber vererek terör örgütlerine veya bunların aracı ve taşeron şirketlerine her türlü silah ve askeri malzemeyi satmaktadırlar. Bunun mutlaka BM Atom Enerjisi Kurumu’na benzer bir kurumsal mekanizmayla kontrol altına alınması gerekir.
·        Enerji kaynaklarına sahip olmak, refahı, sosyal barışı ve demokrasiyi garanti etmemektedir. Rusya dâhil, kaynaklar sadece Batı teknolojisi ile işletilebiliyor. Üretim sonrası depolama, ulaştırma,  pazarlama da çoğunlukla kaynaklara sahip ülkelerin olanakları dışındadır. Buradan çıkarılacak sonuç, enerji güvenliği, siyasi istikrar ve terörden arınmış bir dünya için tüm bu ülkelerin 1920’lerden beri olduğu gibi hegemonyan ülkelerle tek taraflı klasik bir sömürgecilik ilişkisi yerine, bu ülkelerin halklarına harcanmak üzere daha adil paylaşım anlaşmaları yapılmasıdır.
·         Terör ortamının iyileştirilmesi, Finans Kapital Sistemin yüksek kar paylarını, güvenli ve sürdürülebilir daha az kar paylarına tercih etmesi ile mümkün olabilir. Yukarıda ortaya konan veriler ışığında bu pek mümkün görülmemektedir. O zaman her ülkenin bir şekilde yeniden ekonomik anlamda bağımsızlık savaşı vererek Küresel Sistemden çıkmaya çalışmasından başka çare görülmemektedir. Bu sağlanabilirse her ülke ekonomik ve siyasi ilişkilerini Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi ikili ilişkiler üzerinden yürütecektir. En azından kendi bütçesine daha fazla gelir sağlama olanağı bulabilecektir. Ancak bunu yapmak ve Finans Kapital Sistemin zincirinden kurtulmak çok zordur. Çünkü küresel sistemin sağladığı on binlerce ürünü kullanmaya alışmış bir toplumu, bu ürünlerin büyük bir kısmını kısıtlamaya ve onları yeniden sadece ülke içindeki kaynaklara razı etmeye ikna etmek herkesin başarabileceği şey değildir. O nedenle güçlü liderlere ihtiyaç var. 


[3] http://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-elections/donald-trump-refuses-to-rule-out-using-nuclear-weapons-in-attack-on-europe-a6961101.html

[4]    Putin: Umarım IŞİD’e karşı nükleer silah kullanmaya gerek kalmaz 9.12.2015
http://tr.sputniknews.com/rusya/20151209/1019556613/putin-isid-nukleer-silah.html#ixzz44kpMOvPZ

[5] Şiddeti ve radyoaktif etkisi sınırlı nükleer bombalara taktik nükleer bomba adı veriliyor.

[6] Önemli iddia: İsrail, 2013'te Şam'da taktik nükleer bomba kullandı. http://haber.sol.org.tr/dunya/onemli-iddia-israil-2013te-samda-taktik-nukleer-bomba-kullandi-131228

[7] Nüclear, Biological, Chemical
[8] Bu çalışmanın raporu New Scientist adlı derginin 24 Ekim 2011 tarihli 2835 numaralı sayısında yayınlanmıştır.
[9] Karl Marks Kapital Cilt1 s. 760
[10] Prof. Mehmet Cengiz Güleç İzmir Sinerji Grubu Konferansı 15 Mart 2017