CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2017 Salı

“12 EYLÜL 1980 MEŞRU MÜDAHALESİ VE MİLLİ MÜDÂFAASI’NIN 37. SENE-İ DEVRİYESİ ANISINA” 27 MAYIS 1960 İLE 12 EYLÜL 1980 ÜZERİNE !...

“12 EYLÜL 1980 MEŞRU MÜDAHALESİ VE NEFSİ MÜDAFAA’NIN 37. SENE-İ DEVRİYESİ ANISINA”

27 MAYIS’IN UNUTTURULMUŞ BİR KURBANI “DEMOKRAT PARTİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ” DR. ZAKAR TARVER’İ HATIRLAMAK!..
(AGOS, 26.05.2013GÜNCEL)
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs’ta tutuklanarak, Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in bir yakını, o günleri şöyle anlatıyor: “19 Eylül’de haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler.”
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs Darbesi’nde tutuklanarak, pek çok parti arkadaşı ve bürokratla birlikte, camları gazete yapıştırılarak kapatılmış bir gemiyle Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in bir yakını, o günlerde yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “19 Eylül’de haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Cenazesini Gülhane’deki Adli Tıbba götürmüşler. O tarihte Adli Tıp Gülhane’deydi. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler. Menderes’e bile neler yaptılar, kim bilir bu gâvura neler yapmışlardır diye düşündük. Yaşlı olduğu için dayanamamış, zaten kendisi hassas bir insandı. Annesinden gazeteleri sakladık, oğlunun ölüm haberini gazeteden almasın diye. ‘Asker gazeteleri yasakladı’ dedik. Sonra duyunca annesi yıkıldı, çok acı çekti.”
EMRE ERTANİ emreertani@agos.com.tr
27 Mayıs 1960’ta yaşanan askeri müdahale Demokrat Parti iktidarına son verirken, Türkiye’de on yılda bir yaşanacak darbeler döneminin de başlangıcı oldu. Ordu, 27 Mayıs darbesiyle siyasete el koydu, iktidarı gasp etti, seçimle ve çoğunluğun oyuyla iktidarda bulunan Demokrat Parti’yi devirdi. Yassıada’da görülen ‘Anayasa’yı ihlal’ davası, vatana ihanet suçlamasıyla açılmıştı.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’le birlikte, 401’i milletvekili olmak üzere, 500’den fazla Demokrat Partili, darbecilerin kurduğu mahkemelerde sanık oldu ve yargılandı. Davanın vatana ihanet suçlamasıyla açılmasının sebebi, cumhurbaşkanının ancak vatana ihanet suçu kapsamında sorumlu tutulabilmesi ve yargı önüne çıkarılabilmesiydi. O tarihte 78 yaşında olan Celal Bayar’ın idam cezasına çarptırılabilmesi için gereken ‘hukuki’ zemin, Türk Ceza Kanunu’ndaki 65 yaş sınırının kaldırılmasıyla hazırlanmıştı. Darbeciler ve yandaşları 27 Mayıs askeri darbesini bir ‘devrim’ olarak adlandırmıştı. 27 Mayıs darbesi, 1963’te, İsmet İnönü hükümeti tarafından ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ adıyla resmi bayram ilan edilerek kutlanmaya başladı. 27 Mayıs okul kitaplarına alınarak, 1960’tan 1983’e kadar çocuklara bir ‘devrim’ olarak okutuldu.
Lideri idam edilmiş bir siyasi geleneğin devamı olan ve Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi, ne ironiktir ki, 12 Mart’ta darbecileri desteklemişti. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararına ilişkin Meclis görüşmelerinde Süleyman Demirel sıralara vurarak “Üç isteriz” diye bağırmış, 27 Mayıs’ta asılan üç siyasetçiye karşı üç gencin idam edilmesi yönünde oy kullanmıştı.
Cuntanın yaptığı 27 Mayıs darbesi çok yakın bir tarihe kadar kendine aydın-solcu diyen insanlar tarafından bile ‘devrim’ olarak kabul edilmekteydi. Ancak son yıllarda darbecilik tartışmaları 27 Mayıs’ın da yoğun bir şekilde konuşulmasını sağladı. O tarihlerde yaşananlar, acı hikâyeler anlatılmaya, yazılıp çizilmeye başladı. Genç Siviller gibi girişimler ve demokrat aydınlar 27 Mayıs konusunda bir farkındalık yaratarak, o dönem yaşanan acıları ve hukuksuzlukları gözler önüne serdiler.
27 Mayıs darbesinin kurbanları denince akla ilk olarak idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan gelir. Ancak bu darbenin kurbanları sadece onlar değildi. Yassıada’ya götürülenlerden 10 milletvekili ve bürokrat işkence sonucu hayatını kaybetti. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Lütfi Kırdar, duruşma sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Yusuf Salman, Lütfü Şaylan, Gazi Yiğitbaşı, Emekli Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Yümnü Üresin ve Kenan Yılmaz, Anayasa davasında yargılanırken, Yassıada’da vefat ettiler. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Ankara’da Harp Okulu’nda hayatını kaybetti, ölüm nedeni ‘intihar’ olarak açıklandı. Herkesin ortasında askerlerden dayak yemeyi gururuna yediremeyen Cemil Keleşoğlu bileklerini keserek intihar etti. İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da 30 Eylül 1960’da, işkence sonucu hayatını kaybetti.
27 MAYIS’TA MARUZ KALDIĞI MUAMELE SONUCU ÖLEN POLİTİKACILARDAN BİRİ DE ERMENİ’YDİ. 
Demokrat Parti İstanbul Milletvekili ve Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi’nin eski başhekimlerinden ve Türkiye’nin ilk radyologlarından Zakar Tarver de 27 Mayıs’ın işkence sonucu ölen kurbanlarından biri oldu. Tarver 27 Mayıs’ta tutuklanmıştı. Yassıada’da hayatını kaybeden Tarver’in ölüm nedeni kayıtlara “kalp krizi” olarak geçti. Ancak dönemin tanıkları, milletvekilinin gerçek ölüm nedeninin farklı olduğunu söylüyor. Anlatılanlara göre, Tarver bir askerin çelme takması sonucu düştükten sonra darp edildi ve hayatını kaybetti.
Tarver’in yaşadıkları 27 Mayıs’ın bilinmeyen hikâyeleri arasında yer alıyor. Bugüne dek bu konu üzerine kayda değer ne bir haber ne de bir yazı yayımlandı. Tarver’in hikâyesini merak edip araştırmaya başladığımızda, bu talihsiz ölümün izini sürmenin çok da zor olmayacağını düşünüyorduk. Bu kadar değerli bir bilim insanı ve dönemin önemli bir siyasi aktörü hakkındaki bilgilere kolaylıkla ulaşabileceğimizi sanıyorduk. Ancak araştırmaya başlar başlamaz gördük ki küçücük bir bilgi kırıntısına ulaşmak dahi bir hayli zor olacak. Türkçe gazeteler de, Ermenice gazeteler de, Zaker Tarver’in ölüm haberini, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın yayımladığı açıklamayla vermiş ve ölümün kalp krizi sonucu olduğunu yazmışlar. Tarver’in, binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen ve bir tür darbe karşıtı sessiz gösteri olduğu anlatılan cenaze töreni, gazetelerde haber dahi olmamış.
Zakar Tarver, Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda yatıyor. Bugün onun hikâyesini anlatabilecek pek kimse kalmadı. 27 Mayıs darbesi üzerine yaptıkları çalışmalarla bilinen Emine Gürsoy Naskali ve H. Emre Oktay, Yassıada’yı yaşamış olanlardan dinlediklerinden yola çıkarak Tarver’in ölümünün askerlerin kendisine reva gördüğü muameleyle ilgili olduğunu söylüyor. Emine Gürsoy Naskali, Yassıada sanıklarından, Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu. H. Emre Oktay ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay’ın oğlu. Tarver ailesinin üyelerini bulma çabamız ne yazık ki olumlu bir sonuç vermedi. Ailenin yakınlarından birine ulaşabildik, ancak o da yaşadıklarını anlatmaktan çekindi ve yalnızca, doktorun ölümüne kadar olan süreç hakkında kısa bilgiler verdi. Tarver’in ölümü ve cenaze töreni hakkındaki sorularımızı ise, gözyaşları içinde kaldığı için, yanıtsız bıraktı. Bu durum, 27 Mayıs sonrasında yaşanan korkunun, Tarver ailesi ve genel olarak Türkiyeli Ermeniler üzerinde yarattığı travmanın bir yansıması.
Dr. Zakar Tarver kimdir
DEMOKRAT PARTİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ZAKAR TARVER’İN KABRİ BALIKLI ERMENİ MEZARLIĞI’NDA BULUYNUYOR
Zakar Tarver’in asıl adı Rupen Zakar Zakaryan’dı. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra Zakar Tarver adını aldı. 1894’te, o zamanlar yaklaşık 5 bin 500 kişilik bir Ermeni nüfusa sahip olan Eğin’de (bugünkü Kemaliye) dünyaya geldi. Doğduğunda, annesi Yevkine 16 yaşındaydı. Babası Ohan Zakaryan, manifaturacılık yapıyordu. 1895’te, Eğin’de Ermenilere yönelik saldırılar sırasında Zakaryan ailesinin evi ve dükkânı yakıldı. Kendi memleketinde can güvenliği ve barınacak yeri kalmayan aile İstanbul’a göç etti. Zakar Tarver Bey’in babası Ohan Zakaryan, manifatura dükkânına gelip giden doktorlardan çok etkilendiği için “Oğlum okursa doktor yapacağım” diyordu. Nitekim öyle oldu. İlkokulu İstanbul Makriköy’deki (Bakırköy) Bezazyan’da, ortaokulu da Bahçecik Amerikan Koleji’nde okuyan Zakar Tarver, 1917’de, o zamanlar Haydarpaşa’da bulunan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü’nden başarıyla mezun oldu.
Zakar Zakaryan, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yaptı. O dönemde Anadolu Ermenileri tehcir ve katliamlarla karşı karşıyaydı. Tarver’in nerede görev yaptığını bilmiyoruz. Osmanlı ordusundaki pek çok Ermeni er, amele taburlarında hayatını kaybetmişti. Ancak subay olanların hayatta kalma şansları nispeten yüksekti. Tarver de onlardan biri oldu. Radyoloji alanında uzmanlaşmak için Fransa’ya giden Zakar Zakaryan, 1919-1922 yılları arasında Maria Curie’nin yanında asistanlık yaptı. Dönemin ünlü tıp profesörlerindan eğitim alan Zakar Tarver, önemli sağlık kurumlarında çalıştı. İstanbul’a ilk röntgen cihazını o getirdi. Bir süre Surp Pırgiç Hastanesi’nde radyolog olarak çalıştı. Uluslararası Radyoloji Derneği üyesi olan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa’da birçok konferansa katılan Tarver, Türkiye’de tıp biliminin gelişimine önemli katkılarda bulundu. Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi’nde,1923-1925 ve 1927-1933 yılları arasında Radyoloji Kliniği Şefi; 1948-1955 yılları arasında ise başhekim olarak görev yaptı. Hastanede pek çok yeniliğe imza atan Tarver, bugün de devam eden Surp Pırgiç dergisinin yayımlanmasını sağladı.
‘R. Zakaryan’ ve ‘Z. Kar’ mahlaslarıyla Ermenice öyküler ve yazılar yazdı. Ermenice ve Türkçenin yanında Fransızca, Almanca ve Rusça biliyordu. Hayatının büyük bir bölümünü okumaya vakfeden doktorun, çok büyük bir kütüphanesi vardı. Doktor Tarver, İkinci Dünya Savaşı yıllarında gayrimüslimlerin toplu halde askere alındığı Yirmi Sınıf İhtiyat Askerliği kapsamında, 48 yaşındayken ikinci kez askere gitmek zorunda kaldı; 1942-1943 yıllarında Sivas’ta yüzbaşı rütbesiyle yedek subay olarak görev yaptı. Böylece, her iki dünya savaşı sırasında da askerlik yapmış oldu. Tek parti iktidarı döneminde CHP’nin Varlık Vergisi ve Yirmi Sınıf İhtiyat Askerlik gibi ayrımcı uygulamalarını bizzat yaşayan Tarver’in, çok partili dönemde neden Demokrat Parti’de siyaset yapmayı tercih ettiği sorusunun yanıtını da bu deneyimlerde aramak gerekir sanırız.
Siyasete ilk olarak İstanbul Belediyesi’nde Meclis üyesi olarak girdi. İsmini vermek istemeyen bir yakınının deyimiyle, “Günümüzde milletvekili olmak için paralar saçılırken, o, çevresindekilerin yoğun ısrarları kıramayarak” aday oldu ve 1954’te milletvekili seçildi.
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs Darbesi’nde tutuklanarak, pek çok parti arkadaşı ve bürokratla birlikte, camları gazete yapıştırılarak kapatılmış bir gemiyle Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in yakını, o günlerde yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “19 Eylül’de ailesine haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Cenazesini Gülhane’deki Adli Tıbba götürmüşler. O tarihte Adli Tıp Gülhane’deydi. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler. ‘Menderes’e bile neler yaptılar, kim bilir bu gâvura neler yapmışlardır’ diye düşündük. Yaşlı olduğu için dayanamamış... Zaten hassas bir insandı. Gazeteleri annesinden sakladık, oğlunun ölüm haberini okumasın diye. ‘Asker gazeteleri yasakladı’ dedik. Sonra duyunca annesi yıkıldı, çok acı çekti.”
ÜÇÜNCÜ CUMHURBAŞKANI CELAL BAYAR’IN TORUNU PROF. EMİNE GÜRSOY NASKALİ DE, YASSIADA’DA YAŞANANLARI ŞU SÖZLERLE ANLATIYOR:
“O yıl ben 10 yaşındaydım. İzmir’de annem, anneannem ve kız kardeşlerimle ev hapsindeydim. Darbeden sonra, davalar başlayana kadar hiç kimseyle temasımız olamadı, o sebeple Zakar Bey’in cenazesine katılamadım. Zakar Bey’in, Yassıada’ya götürülürken gemiye bineceği veya gemiden ineceği sırada görevli subay tarafından itilip düşürüldüğü, başını çarptığı ve darp edildiği anlatıldı. Ölümüne bu hadise sebep olmuş. Beyin kanaması olmuş, revire kaldırılmış. Bu olayı ben annemden dinledim. ‘Öyle olduğunu nasıl kanıtlarız, bunu anlatacak şahidimiz var mı?’ diye sormuştum anneme. Zakar Bey’le birlikte Yassıada’ya götürülenler hadiseyi o yıllarda bu şekilde anlatmışlar. Yani oradakilerin hepsi şahit. Aynı grup içinde bulunanlar görmüşler ve hadiseyi böyle anlatmışlar.”
TARVER’İN 6-7 EYLÜL OLAYLARINA İLİŞKİN MECLİS KONUŞMASI
Dr. Zakar Tarver’in 6-7 Eylül olayları sonrasında TBMM kürsüsünden yaptığı bir konuşma, onun, Cumhuriyet’in azınlıklar için çizdiği ‘sadık gayrimüslim vatandaş’ portresinin tipik bir örneği olduğunu gösteriyor. Ancak, “Memleketimizde yaşayan ufacık gayrimüslim azınlık mukadderatını bu memleketin mukadderatına bağlamış, bu memleketin iyiliğine candan sevinen ve maazallah felaketine de samimiyet üzülen insanlardan mürekkeptir” diyen Tarver’in bu duruşu bile, 27 Mayıs sonrasında Yassıada’da ‘Ermeni milletvekili’ olarak özel bir muameleye tabi tutulmasına engel olamadı. Muhterem Arkadaşlarım, memleket büyük bir felakete maruz kalmıştır. Bu vandalizmi işleyenler teşhis edilmiştir. Milli hayatımıza kasteden kuvvetin başka kisvelere bürünerek caniyane tasavvurlarının tahakkukuna uğraştığını görüyoruz. Binaenaleyh ilk vazifemiz bu kisveleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Bunlar nedir?
HENÜZ BAZI GERİ KAFALI DİMAĞLARDA MEVCUT MÜSLİM-GAYRİMÜSLİM AYRILIĞI…
Bu felakete maruz kalan azınlığa karşı Sayın Başvekilimizin sempatisine, şahsen şahidim. Delillerini de verebilirim. Örfi idare ilan edilmiştir. Eminim ki bu Vandalizm’i işleyenlere, vazifelerinde tekâsül gösterenlere kanun müstahak oldukları cezayı verecektir ve mağdur olanlara, bilhassa küçük esnafa Devlet her nevi yardımı yapacaktır. Ancak saltanat ve halifelik devirlerinden kalma bir zihniyetin izleri mevcuttur. Bazı örümcek bağlamış kafalar, Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğunu henüz anlamamış bulunuyorlar. Artık bu memlekette dini faikıyetin değil ancak ve ancak istidat ve kabiliyet önünde bütün kapıların açık olduğunu daha görememiş olanlar vardır.
Din bir vicdan işidir (...) Türkiye’yi temsil eden bütün unsurlar şüphesiz ki, hepsi Türktür. Aynı eşit muameleye tabidir (...) Memleketimizde yaşayan ufacık gayrimüslim azınlık mukadderatını bu memleketin mukadderatına bağlamış, bu memleketin iyiliğine candan sevinen ve maazallah felaketine de samimiyetle üzülen insanlardan mürekkeptir. Asırlardan beridir Türkiye’de yaşayan Ermeni azınlığın ifa edegeldikleri hizmetler cümlenin malumudur (...) Dosta ve düşmana karşı bizleri utandıracak olan son Vandalizm’i gösterileri dolayısıyla azınlıkların bu samimi duygularını bu kürsüden belirtme memleketin yüksek menfaatlerine uygun olacağı kanaatindeyim. Allah bu memleketi korusun.
‘YASSIADA CEHENNEMİ’NDEN NOTLARHASAN EMRE OKTAY
O dönem herkes sinmiş vaziyette, herkes korkuyor, “Aman başıma bir şey gelmesin” diye. Bizim akrabalarımız evimize gelmediler. Dayılar, halalar, teyzeler korkularından bize selam bile vermediler. Çok korkunç bir ortamdı. Zakar Bey’den 11 gün sonra 30 Eylül’de babam Faruk Oktay öldü. Yassıada çok kötü olayların yaşandığı bir cehennem. 27 Mayıs darbesi dendiği zaman herkesin aklına üç infaz gelir, halbuki Yassıada’da on kişi öldü. Yassıada’nın bir komutanı var, Yarbay Tarık Güryay. Nazi esir kampındaki gestapolardan farkı olmayan bir adam. Gazeteci Turan Dilligil o zaman bir kitap yazmıştı Tarık Güryay hakkında, adı ‘Allahsız Gardiyan’dı.
Emekli psikolog H. Emre Oktay, 27 Mayıs darbesi öncesinde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay’ın oğlu. Darbe yapıldığında, Faruk Oktay, Demokrat Parti yanlısı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Zakar Tarver’in ölümünden 11 gün sonra, 30 Eylül 1960’ta, Faruk Oktay’ın ölüm haberi ailesine ulaştırıldı. H. Emre Oktay o sırada 12 yaşındaydı. Aile, darbenin yoğun baskı ortamında, bu acı olayın yasını dahi gerektiği gibi tutamadı. H. Emre Oktay’la, babasının ölümünü, ailesinin yaşadıklarını ve Zakar Tarver’i konuştuk. Onun yaşadıkları, Tarver ailesinin anlatılamayan hikâyesi hakkında da bir fikir veriyor.
CHP DÖNEMİNDE GAYRİMÜSLİMLER TEDİRGİNDİ
Demokrat Parti (DP) 1950’de iktidara geldi. DP’den önce Tek Parti dönemi vardı. Tek parti döneminde, gayrimüslimler ve iktidar, yani İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında bir gerginlik vardı. Varlık Vergisi çok sıkıntılar yaratmıştı, Yirmi Sınıf Askerlik vardı. Varlık Vergisi’ni veremeyenlerin borcuna önce faiz yükleniyor, daha sonra bu kişiler Aşkale’ye, çalışma kampına gönderiliyordu. Bir de Sirkeci’de çalışma kampı kurmuşlardı, oraya da gönderilenler oldu. Milli Şef İnönü, Almanların uygulamalarına özenmişti. Gayrimüslimlere silahlı eğitim yaptırmıyorlar, onları yol yapım işinde çalıştırıyorlardı. Demokrat Parti iktidara gelince, gayrimüslimlerle CHP arasındaki gerginlik ortadan kalktı. Meclis’te Musevi, Rum, Ermeni milletvekilleri görmeye başladık. Zakar Tarver de bunlardan biriydi. 1950’de DP iktidara gelince azınlıklarla ilişkiler normalleşti.
BABAMI ALMAYA TANKLA GELDİLER
27 Mayıs darbesi yapıldığı zaman babam İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. O dönem Nişantaşı Valikonağı Caddesi’ndeki Hayat Apartmanı’nda oturuyorduk. Evin önüne, üzerinde bir top olan tank ve tam teçhizatlı iki cemse (askeri kamyon) asker geldi. Cemsenin projektörleri yandı, askerler evi çevirdiler. Evde ben, ağabeyim, annem ve babam var. Ben 12 yaşındayım, ağabeyim 14 yaşında; yani öyle tankla, topla, iki kamyon askerle gelmeyi gerektirecek bir durum yok. Sanki babamın milis kuvvetleri varmış gibi geldiler. Birden böyle bir baskın olunca çok korktuk tabii. Tankın topu evimizin camına çevrildi, o kadar çok askeri görünce şok olduk. Eve iki asker geldi, “Beyefendiyi karargâha götüreceğiz” dediler. Babam üzerini değişti, götürdüler.
İLAÇLARINI VERMEDİLER
Babamı Davutpaşa Kışlası’na götürmüşler. Düzenli almak zorunda olduğu ilaçlar vardı. Tansiyon ve kalp hastasıydı. İlaçlarını annem, ağabeyime verdi babama götürmesi için. Ağabeyim kışladan döndü bembeyaz bir suratla. “Ne oldu?” diye sordu annem. Genç bir subay eline vurmuş, ilaçları yere atmış, “Burası hastane mi? Defol git!” demiş. Şimdi Balyoz’da, Ergenekon’da tutuklananlar GATA’ya gidiyorlar, çok iyi şartlar altındalar. Ondan sonra babamı Yassıada’ya götürdüler. 500’den fazla kişi götürülmüş adaya, ve Zakar Tarver, Başbakan Menderes, bakanlar, diğer milletvekilleri, bürokratlar, inanılmaz kötü bir muameleye maruz kalmışlar.
HERKESİ SUSTURDULAR
İlk ölen, İçişleri Bakanı Namık Gedik oldu. Darbeden üç gün sonra, henüz adaya götürülmeden, Harp Okulu’nda öldü. “İntihar etti” dendi. 19 Eylül’de Yassıada’dan haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Nasıl öldü peki? “Kalp krizi”nden öldü dendi. Rapor falan yok tabii ortada. O döneme ait kayıt, evrak yok. Olamaz da zaten, her şeyi toplayıp el koydular.
TEDBİRLER KANUNU VARDI.
O dönem herkes sinmiş vaziyette, herkes korkuyor, “Aman başıma birşey gelmesin” diye. Bizim akrabalarımız evimize gelmediler. Dayılar, halalar, teyzeler korkularından bize selam bile vermediler. Çok korkunç bir ortamdı. Zakar Bey’den 11 gün sonra 30 Eylül’de babam Faruk Oktay öldü. Yassıada çok kötü olayların yaşandığı bir cehennem. 27 Mayıs darbesi dendiği zaman herkesin aklına üç infaz gelir, halbuki Yassıada’da on kişi öldü. Yassıada’nın bir komutanı var, Yarbay Tarık Güryay. Nazi esir kampındaki gestapolardan farkı olmayan bir adam. Gazeteci Turan Dilligil o zaman bir kitap yazmıştı Tarık Güryay hakkında, adı ‘Allahsız Gardiyan’dı.
KİM BİLİR NELER YAPTILAR?
İstanbul Sıkıyönetim Komutanı darbecilerle birleşti. Ankara Sıkıyönetim Komutanı bunu yapmayı reddedince canına okudular Yassıada’da. Daha sonra babamın yanında kalan arkadaşlarından öğrendik, Yassıada’da Bizans döneminden kalma zindanlar varmış, bu zindanları kullanmışlar. Biz 2009 yılında adaya gittik. Zindanlar karşılıklı hücreler şeklinde, her hücre iki metreye iki metre genişliğinde. Ayağa kalkamazsınız, yere oturamazsınız. Yerde çamur ve su var.Bu zindanda babamı üç gün tutmuşlar. 16 Haziran 1960’ta Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Üyesi Lütfü Saylan öldü. Onun için de kalp krizi dediler. Kim bilir ne yaptılar adama. Kimse bilmiyor ki o zaman adada ne olup bitttiğini... Adanın etrafı tel örgülerle, askerle, gemilerle çevrili. O zaman hak arama diye bir şey yok. Biri gidip “Ne oluyor?” falan dese onu da tutuklarlar.
İnsan haklarının 27 Mayıs’taki kadar yok sayıldığı bir dönem olmamıştır. 27 Mayıs bir afet. Zaten bütün darbelerin temelinde o var. Çünkü 27 Mayıs çok kolay yapıldı ve yapanlar ceza görmediler. Yüz buldular, sonra darbeler başladı.1961’de Askeri Nizamname’yi kanuna çevirdiler, iç hizmet kanunu yaptılar. Nizamnamenin “Askerin görevi Cumhuriyeti kollamak, korumaktır” şeklindeki 35. maddesini kanunlaştırdılar ve buna dayanarak sürekli darbe yaptılar. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan haricinde, 15’e yakın darbe teşebbüsü var.
50 KELİMELİK MEKTUPLAR
Tedbirler Kanunu vardı. 27 Mayıs aleyhinde imada bile bulunsanız, DP’yi övseniz beş yıl hapis cezası alıyordunuz. Herkesi susturmayı başardılar. O dönem darbeciler aleyhinde biri bir haber yapsa öldürürlerdi hemen. Alır götürürlerdi, bir daha da haber alamazdınız. Çok zalimdiler. Askere göre Demokrat Partili olmak demek vatan haini olmak demekti. Biz evimizdeki fotoğrafları bile yırttık. Sürekli baskın yaptılar. Celal Bayar’ın bile birçok evrakı kayboldu o dönem. Yassıada’ya yazılan mektuplar en fazla 50 kelimelik olabiliyordu, daha fazlasına izin yoktu. “Nasılsın, iyi misin, kazağa ihtiyacın var mı?”  sadece bu kadar yazabiliyorduk.
CENAZEYİ VERİRKEN DALGA GEÇTİLER
Babam tutuklandıktan dört ay sonra, 30 Eylül’de bir telefon geldi, annem açtı. “Kocanız öldü, cesedini Kasımpaşa Deniz Hastanesi morguna gönderdik, oradan alın” demişler. Bu kadar! Ne oldu, nasıl öldü, bir bilgi veren, açıklama yapan yok. Ağabeyim cenazeyi almak için hastaneye gitti. Hastanede iki subay gelmiş yanına, ilgili bir şekilde yaklaşmışlar. Ağabeyim “Faruk Oktay’ın cenazesini alacağım” demiş. “Hangi Faruk?” diye sormuş subaylar. Faruk adında bir subay ölmüş o günlerde, o zannediyorlar. Yassıada’da ölen Faruk Oktay olduğunu öğrenince dalga geçerek gidiyorlar. Cenazeyi ağabeyime iki er teslim ediyor.
Babamın göğsünde kocaman bir yara varmış. Yassıada’da kalan İstanbul Eski Valisi Ethem Yetkiner, “Hamama gittik, Faruk Oktay’ın vücudundaki yaraları görünce şaşkına döndük” diyor. Dövmüşler babamı. O dönem 28 Nisan olayları vardı. Öğrencileri sokağa döktüler. Öğrenciler her yana saldırdı. Sonra yüzlerce öğrenci öldü diye dedikodular çıkardılar. Güya öğrencilerin ölülerini kuyulara atmışlar, Et ve Balık Kurumu’nun buzluklarına atmışlar, kıyma makinalarından geçirip Konya asfaltının altına saklamışlar! Buna çocuklar bile güler fakat o zaman aydın geçinen insanlar inanıyorlardı.
SAHTE HÜRRİYET ŞEHİTLERİ
Babama adadaki sorgusunda “Ölüler nerde?” diye soruyorlar. Babam da “Hangi ölüler?” diyor. 28 Nisan’da Beyazıt’ta çıkan olaylarda sadece iki kişi ölmüş. Biri, tank üstünde slogan atan Nedim Özpolat; tank hareket edince, tankın altında kalarak ölüyor. Diğeri de Turan Emeksiz; nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla hayatını kaybediyor. Kurşun sekmiş, belli, çünkü Emeksiz’in vücudundan çıkan kurşun eğri. Yani kaza sonucu ölmüş. Sonra adını bir vapura verdiler Emeksiz’in.
Babama diyorlar ki, “Celal Bayar, Adnan Menderes sana ateş et emri verdi, öğrenciler öldü. Nerede ölüleri?” Babam, “Nerede bu öğrencilerin aileleri? Ölü falan yok. Bize kimse ateş emri vermedi, biz de ateş etmedik” diye cevap veriyor. Darbeden sonra ‘hürriyet şehidi’ diye beş kişiye daha merasim yaptılar. Onlar kim biliyor musunuz? Biri, darbeci subaylardan, Radyoevi’nin önünde, darbe yapılırken ölen İhsan Kalmaz. Onun adını da bir vapura verdiler. Bir başka ‘hürriyet şehidi’ de yanına çocuğunu almış, darbe oldu diye sevinirken askerler ateş ediyor, çocuğu ölüyor. Demokrat Partililer öldürmüş gibi tören yapıyorlar. Babama yöneltilen suçlama bu. “Söyle, ölüler nerde?” diyerek dövüyorlar babamı. Zaten ilaçlarını da vermemişlerdi. Babamı kaybetmemiz böyle oldu.
AĞABEYİM ÜZÜNTÜDEN VEREM OLDU
Babam öldükten sonra annem hayata küstü, hep yas tuttu. Sadece bizim için, çocukları için yaşadı. Ağabeyim Ömer, üzüntüden verem oldu. Bir gün bembeyaz oldu, baktık kan kusuyor. Ertesi gün doktora gittik, üçüncü dereceden verem olmuş. Bir sene yatmak zorunda kaldı. Annem çok ilgilendi, o kurtardı ağabeyimin hayatını. Ben psikolojik travma geçirdim. Yan binadaki CHP’liler babam hapiste diye alay ettiler benimle. Ben de çocuğum, susmadım; ‘Babamın bir suçu yok’ deyince beni dövdüler. (EE) - ((Bu yazı ve söyleşi Agos'un 10 Haziran 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.))
***
NOT:1,
27 Mayıs 1960 "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" Utancı, Aleni Düşmanlık, Kirli Tahrik “Hakkaniyet, Adalet, Hukuk ve Demokrasiye Karşı İşlenmiş ve Fakat Hesabı Sorulmamış Ağır Bir İnsanlık Suçu’nun Tarihi Yüzkarası"; 12 Eylül, Milli Direnişi ve Meşru Refleksi; Hukuki Müdahalesi Tarafından "Şerefle, Tam Bir Onur ve Sorumlulukla" Kaldırıldı
NOT:2,
Yaman bir çelişki, müthiş bir ironi! Bütün 27 Mayıs'çılar 12 Eylül karşıtı. Çünkü 27 Mayıs bedhahların kalkışması; 12 Eylül ise, hukuki ve ahlâki emir-kademe zincirine uygun olarak yapılan vatana ihanet, terör ve tedhişe karşı milli refleks, yasal direniş ve meşru müdahaledir.
NOT:3,
Yaşayan Demokrat Partililerin yıllardır sürdürdüğü “27 Mayıs kalkışma, dış güdümlü başkaldırı ve isyan hareketi; Hak, Adalet ve Hukuk dışı (gayrimeşru) tasallut ve cinayet cuntası Yargılansın” ve “Türkiye Cumhuriyeti bir öz eleştiri; Bütün hükümetleri sorgulama; hesaplaşma ve yüzleşme Kurultayı yapsın” istemi hiçbir iktidar tarafından önemsenmemiş ve ciddiye alınmamıştır. Oysa bu, tarihi, hayati ve zorunlu bir gerekliliktir.  

22 Nisan 2017 Cumartesi

Veee… (referandum oyununda) HAKEM GOL ATTI!. Prof. Dr. Tülay Özüerman

Veee… HAKEM  GOL  ATTI!…
Prof. Dr. Tülay Özüerman
           Tüm Türkiye’nin 16 Nisan’a kilitlendiği, evet/hayır maçı (!) sonuçlandı.
Uzun soluklu iktidar odaklı fiili yönetimin kapsama alanını anayasa ve yasaların dışına çıkarak genişlettiği; Bu genişletilmiş alanda kendi yasalarını “fiili” olarak uygularken, baskılardan sadece sızlanarak, eşit olmayan koşullarda yarışmayı baştan reddedemeyen muhalefet, maçın sonunda şike yapıldı dediğinde, aldığı yanıt; ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ oldu.
Atı baştan kaptırmış ve itirazı süreç üzerinden yapma fırsatı kaçırılmış, yaratılan sonuca itiraz ediliyor olunca, “sonuç üzerinden” dayatılan meşruluk (!) anlayışına dayalı iktidarın galibiyeti ilan edilmiş oldu.
Malumun ilanı da diyebilirsiniz.
            “Evet” üzerine iktidar tüm devlet gücü ile bastırdığı gibi, “hayır” iradesi üzerine de ayrıca ithamlarla baskı kurarak süreç içinde üstünlük kurmuştu ve iktidar lehine propagandada sınır yoktu. “Hayır” cephesinin propaganda alanı sınırlı, hatta iktidar ve yandaşlarınca kara propagandanın hedefiydi.
           Sandık sadece sonuç değildir.
Öncesi ve sonrasıdır sandığın kaderini belirleyen. Öncesindeki yarışın adil olmadığı tartışmalarına, sonrasında iki buçuk milyon oya tekabül ettiği söylenen mühürsüz oyların “geçerli” olduğu açıklaması ile hakem durumundaki YSK, sandığın kaderini yetkisinin dışına çıkarak belirlemiş oldu.
            Yarıdan bir fazlasının nicelik anlamına geldiği, oysa ülke kaderi ve kurumsal dönüşümlerin  söz konusu olduğu  süreçlerde nitelikli çoğunluğun arandığı özellikle hukukçular ve siyasetin duayenlerince bilinen gerçektir.
            Şirket yönetiminden farklıdır ülke yönetimi.
            Skor olarak sonuca odaklı maçlardan da farklı olması gerekir.
            Ne ki; ülke hayır ve evet olarak, cephe/kesit/kısım/taraf/yön/kanat/bölüm….. ne derseniz ikiye ayrılıp, kimin kime gol attığı üzerinden konuştuğumuzda, kazanan olarak ilan edilenin de kaybettiği bir sonuç ortaya çıkabiliyor.
           Bu referandumun galibi yok.
Kaybeden hukuk, demokrasi, kurumsallık adına biriktirdiklerimizle tüm toplumdur.
Adalet duygumuzun incindiği nice durumdan sonra artık adalete ilişkin tek bir umut kırıntısının kalmadığı bir dönemeçteyiz. Adında “adalet” sözü geçen bir partinin iktidarda olduğu  bir dönemde bunların yaşanıyor olması da ironiden de öte!… 
            Maçı kazanmak için, sahanın sahibinin her türlü manevrayı çalıştırmasına futbolda şike deniliyor. Bu durumda maçın sonucu şaibeli (HİLELİ) oluyor. Referandum için söz konusu olan ne şike, ne de şaibe; meşruluğu tartışmalı bir sonuçla atılacak tüm adımların da meşruluk sorunu olacak.
            Meşruluğun dayanağı sandıktan bir şekilde çıkarılan sonuç değil, kamunun vicdanıdır.
Kamu vicdanının yarısını yaralayıp, diğer yarısı ile yola devam edildiği bir sistemde  yarım kalan iktidar toplumu  bütünleştiremez. Buradan sadece meşru olmayan zora dayalı bir sistem ortaya çıkar.
            Toplumun tüm kesitleri, hatta “evet” cephesinin hepsinin içine sinen bir sonuç yok ortada.
            Mühürsüz pusula ve zarflar seçime mühür vurdu ve  bu seçim toplumun vicdanında mühürlendi. Yüksek Seçim Kurulu’nun seçimlerin anayasa ve yasalara uygun bir şekilde yapılıp yapılmama durumunu kontrol etmesi gerekirken, yasanın dışına çıkması; “Yandaş Seçim Kurulu” yakıştırmalarına konu edilmesi, hepimiz için kaygı verici bir durumdur.
            Kurumlar, güçlerini anayasa, yasalar, geçmişte ve günümüzde rollerine uygun işlevleri ile yurttaşların huzur, güven, barış, adalet gibi beklentilerini karşılamak için varlar. Başka deyişle iktidarlara göre biçim almazlar. Hiçbir sebep, kurumların işlevlerinin çarpıtılmasını haklı kılamaz.
            YSK’nın CHP’nin mühürsüz zarfların iptali başvurusunu reddi, her deprem sonrasında enkaz altında kalanları arayış seslenişini anımsattı: Orada kimse var mı?
            Yurttaşlar olarak sesimizi duyuracağımız, itirazları iletebileceğimiz ve vicdanımızı susturacak adil bir karşılık alabileceğimiz kaç kurum kaldı?      
            Hakemin attığı golü yedik mi yemedik mi? tartışması ve mühürsüz pusulalarla pusulası şaşmış  vaziyetteyiz.
            Gerçeğin görünür ve net olmasına karşın, haklı, doğru öne çıkamıyorsa, sebep hukukta yaratılan boşluk, yasa marifeti ile baskılanan toplum, iktidar odaklı yönetimdir.
            İktidarın kalıcılaşması ve tekçi biçimin yerleştirilmesi çabalarına biz yurttaşların da dâhil edilişimiz iktidar/muhalefet zıtlaşması üzerinden ve sandıklar marifeti  ile yürütülür; biz sandıklar/tartışmalarla oyalanırken, adı artık anılmayan “çözüm süreci” bizi de içine katarak ilerletiliyor.
             Güven, huzur, barış, adalet, birlik içinde yaşayacağımız günler için çaba gösterirken tüm bunları talep edebileceğimiz kaç kurum kaldı diye düşünmeliyiz.
             Hakemler bile gol atar hale gelmişse, hem de hepimizin gözü önünde?!…
             Nereye kadar seyirci kalacağız?!
             Tam da ulusa egemenliğinin verildiği günün arifesinde…
             Hani egemenlik devredilemez, iktidar devredilirdi?!
             Nasıl iktidar devredilmez, egemenlik devredilir hale geldi?
             Yine de;      
             Yarınlara dair umutlarımız, tüm hırpalanmalara karşın elimizde hala bizi biz yapan Cumhuriyet değerlerimiz var.
             Güzel çocuklarımızın aydınlık yüzler ve mutlu gözlerle yarına bakabileceği bir Türkiye düşümüzden hiç vazgeçmeyeceğiz; bundan böyle daha zor olduğunu bilerek…
             Egemenlikte hep birlikte açtığımız kocaman gedikle, geriye sadece çocukların bayramı kaldı.
             Bayramınız kutlu olsun çocuklar.

5 Eylül 2016 Pazartesi

ÜLKEMİZDEKİ EN ACAYİP 10 KANDIRILMA ŞEKLİ!.. & KANDIRILAN İNSANLA KANMAYAN İNSANIN 5 KİŞİLİK FARKLILIĞI!

ÜLKEMİZDEKİ "EN ACAYİP" 10 KANDIRILMA ŞEKLİ
YAZAR
Sosyal hayatımızı meşgul eden en önemli gündemlerden biri hiç şüphesiz kandırılmak. Yıllardır kandırılanların haberleri basında hep en önde sunulur. Evlilik vaadiyle kandırılan kız haberleri artık toplumsal bir olgu seviyesine gelmiştir. Neredeyse kandırılmayı insani bir erdem olarak kabul edeceğiz. Neden sürekli kandırıldığımızı öğrenmeye bir türlü yanaşmıyoruz. Hakikaten çok tuhaf.
Kandırılma sorununu aşmanın ilk aşaması öncelikle problemi açık şekilde tanımlayabilmektir. Halkımızın nasıl kandırıldığını anlayabilirsek sorunun nerede olduğunu daha iyi görür ve çözüm için gerekli adımları atabiliriz. Peki öyleyse sorun nerede?
Ülkemizde bu konu üzerine çalışan ender akademisyenlerden biri Dr.Abdurrahman Yılmaz. Yılmaz’ın “Türkiye’de Dolandırıcılık Tipolojileri” adlı makalesi kandırılmanın ekonomik ve sosyal nedenleri üzerine hiç şüphesiz elimizdeki en önemli bilimsel çalışma. 2010 ila 2014 yılları arasında Jandarma sorumluluk sahasında meydana gelen 9.779 dolandırıcılık vakası tek tek incelenerek insanların nasıl kandırıldığı araştırılmış ve sonuçlar rakamlarla ortaya konmuş. Makaleyi okurken insan gerçekten hayretler içine kalıyor.
Makalede yer verilen kandırılma yöntemlerini inceleyerek en tuhaf 10 tanesini sizler için derledik. Nasıl aldatıldığımızı merak edenler için bir liste oluşturduk ve “yok artık” seviyesine göre sıraladık. Vakit kaybetmeden geri sayıma başlayalım isterseniz.
Ülkemizdeki en acayip 10 kandırılma şekli:
10- Kazadan sonra kasko
Trafik kazası geçiren vatandaş kazadan hemen sonra bir kasko şirketine gider ve kaza yaptığı araç için bir kasko sigortası yaptırır. Birkaç gün sonra sigorta şirketine başvurur ve kaza yaptığını söyler. Cana geleceğine mala gelsin!
9- Anlaşarak boşanma
SGK'dan yetim maaşı alabilmek amacıyla anlaşmalı olarak boşanılır ama aynı evde yaşamaya devam edilir. Çünkü boşanma geçimsizlikten değil maaş içindir. Evlilik aşkı da öldürmemiş olur böylece.
8- Senaryolu yüksek fiyattan satış
Dini içerikli kitap, sınava hazırlık kitapları ve tıbbi cihaz gibi ürünleri değerinin çok üstünde satabilmek için Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı veya Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelindiği beyan edilir. Bakanlıktan toptan fiyatına perakende!
7- Olmayan yerin satılması-kiralanması
Genellikle cep telefonuna gönderilen mesajlar, internette verilen ilanlar, tanıtımlar ve sözde uygun fırsat kampanyaları ile gerçekte var olmayan genellikle tarla, ev, otel, pansiyon, günlük kiraya verilen villa vb. yerin satılması veya kiraya verilmesi şeklinde yapılır. Bu çağda! Üçüncü köprüyü satmazlar inşallah!
6- Büyü
Halk dilinde “bohçacı” olarak bilinen kadınların kılığında mahalle mahalle gezerek güya satış maksadıyla evlere girip, genellikle evde “büyü” olduğunu, bazen de “evin bereketinin artması” için evdeki altın ve paraların bir araya toplanıp okunması gerektiği söylenmekte bu sayede el çabukluğu ile altın ve paralar yürütülür. Bazen ev sahibine, çocuğu ya da yakınında büyü olduğu, 13 büyü bozulmazsa gün içerisinde öleceği söylenerek de ev sahibi belirtilen altın ve paraları getirmeye ikna edilir. Biraz büyü be anam!
5- Evlendirme vaadi
Evlenmek isteyen, genellikle yaşlı bir erkeğin evlendirileceği vaadiyle bir miktar para alınması, ardından imam nikâhı yapılması ve birkaç gün sonra gelinin kendisini gelinin ağabeyi, dayısı vb. yakını olarak tanıtan aracı ile birlikte takı ve paraları alarak kaçması şeklinde yapılır. En azından “one night stand” var, buna da şükür!
4- Alkollü şoförün değiştirilmesi
Şoförün kaza sırasında alkollü olması nedeniyle kaskodan yararlanabilmek amacıyla kaza sırasında bir başkasının sürücü olduğu beyan edilir. Şoför koltuğunda durduğu gibi durmuyor meret!
3- Hayvancılık
Hastalanan veya ölen hayvanın kulak küpesinin sigortalı olan hayvanınki ile değiştirilmesiyle sigortadan para alınması suretiyle yapılır. Kulağınıza küpe olsun!
2- Ölenin maaşını alma
Bu tür olaylarda vefat eden yakının maaşı, bankamatik veya daha önce verilmiş vekâletname yoluyla alınmaya devam edilir. Ölüm hak, bankamatik helal!
1- Üfürükçülük
Karı-koca vb. kişiler arası sorunun giderilmesi veya kanser, bel fıtığı gibi hastalıklar ile şizofreni vb. psikolojik rahatsızlıkları bitkisel tedavi, masaj veya dini inançların istismarı (muska yazılması vb.) yoluyla tedavi edilebileceğinin vaat edilmesi yoluyla yapılır. Seni düzenbaz illüzyonist seni, sufi tenefüs ha!. Bunları okuyunca sağlıklı bir beynin toplum hakkında düşünebileceği tek şey var: Sen kandırıldığın kadar kandırıyorsun da…
***
KANDIRILAN İNSANLA KANMAYAN İNSANIN 5 KİŞİLİK FARKLILIĞI!
Son dönemin önemli kavramı kandırılmak. Toplumun birçok sınıfı, bir tür ters mühendislik örneğiyle (devleti oluşturan en dip noktadaki her kademeye kendi müridini oturtarak belirli bir süre sonra devletin tüm gücüne o insanlar vasıtasıyla ulaşmak) devleti ele geçiren bir terör örgütü tarafından kandırıldığını söylüyor. Bir düşünce hatası sonucu ortaya çıkan kandırılma durumu bazı insanlarda oluşurken diğerlerinde oluşmadığı da herkesin malumudur. Peki bazı insanlar kandırılırken diğerleri neden kanmaz? İşte bu sorunun yanıtı davranışsal psikoloji tarafından yıllardır ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Ulaşılan son verileri de dikkate alarak kandırılanların neden kandığını, kanmayanların ise neden kanmadığını gelin hep beraber yeniden hatırlayalım.
Kandırılanların sıklıkla yaptıkları 5 düşünce hatası:
1- Abilane paradoksu
Hayatta öyle zamanlar vardır ki, içinde bulunduğumuz topluluk istiyor diye (ya da istediğini varsayarak), hiç yapmak istemediğimiz şeyleri kendi tercihimizmiş gibi yaparız. Sonuçta ise ortaya şu çıkar: Hiçbirimiz istemiyoruz ama hepimiz yapıyoruz. Peki, hiçbirimiz istemiyorduk da neden yaptık öyleyse? Ya da güncelleştirerek söylersek, bu kadar çok kişi devletin her kademesine nasıl yerleştirildi? İşte, Abilane paradoksu bu soruyu sorar ve yanıtı da yine kendi verir: Çünkü o topluluktaki insanlar birbirlerini sevmektedirler.
2- Çoğulcu cehalet
Kavram basitçe şunu söyler: Kimse inanmıyor ama herkes herkesin inandığını düşünüyor. Bir topluluktaki insanlar bir fikre kesinkes inanmamakla birlikte diğerlerinin inandıklarını zannederek inanmayı sürdürürler. Herkesin balığı elle yemeyi arzularken çatal bıçakla yemek zorunda olduğu durum buna örnektir. Bir toplulukta çoğunluğu oluşturanlar herkesin o şekilde düşündüklerini sanarak susarlarsa, bir süre sonra yanlış bir düşünce norma dönüşür. Tıpkı kariyerde ilerlemenin bu terör örgütüne yakın durmakla sağlandığını sanan milyonlar gibi.
3- Thomas teoremi
William Thomas şu uyarıda bulunur: Yaşadığınız gerçekliği yaratan sizsiniz, o nedenle bazı şeyleri düşünürken dikkatli olmalısınız! Yani der ki, bir durum gerçek olarak algılanmaya başlanırsa sonuçları gerçek olur. Açıktır ki, yaşadığımız dünya toplumsal olarak kurgulanan bir dünyadır ve gerçeklikler ortaklaşa inşa edilir. Yani sen bir tarikat liderinin, toplum ve devlet gibi son derece karmaşık yapıları, herkesin refah ve mutluluğu adına dizayn edebileceği gerçekliğine (saçmalığına) inanırsan, en azından bu saçmalığın sonuçlarına katlanırsın.
4- Suskunluk sarmalı
Alman siyaset bilimci E.Neumann suskunluk sarmalı teorisinde şunu söyler: Bir kişinin savunduğu fikir, mensubu olduğu toplumun kabul ettiği görüşlere uygun değilse, bu kişi toplumdan dışlanma korkusu nedeniyle konuşurken kendini kısıtlar veya fikrini söylemekten vazgeçer. Aynı kişi fikrinin toplum nezdinde yaygınlaşmaya başladığını sezerse, bu kez fikrini yüksek sesle söylemeye başlar. İşte son günlerde yaşananlar tam olarak budur. Daha önceden yüksek sesle konuşup kutsal düşüncelerini savunan milyonlar şimdi bizi de kandırdılar demektedir.
5- Bystander etkisi
İnsanların çevrede başkaları varken, acil durumlara müdahale etmeyip kayıtsız kaldıklarını anlatır bu düşünce hatası. Yani basitçe ne der, biliyor musun: Kandırıldık diye televizyonlara çıkıp bağırıp durma, git bir polise ya da mahkemeye ve doğru kişiden yardım iste. Ya da daha genel olarak ne der, bilir misin: Yaşadığın devrin kölesi olma diye çalışan o kadar çok bilim insanı var ki, yapman gereken tek şey okumak; bir tarikat liderine inanmak değil.
İşte, kandırılan insanla kanmayan insanın farkı bu beş düşünce hatasında saklıdır. 

24 Kasım 2015 Salı

A&G Araştırma Şirketi Sahibi; Adil Gür'den flaş açıklamalar

Adil Gür'den flaş açıklamalar
[İHA |  Söyleşi & Ulusal Haber - Ulusal Ajans]
A&G Araştırma Şirketi'nin sahibi Adil Gür, “Anayasa için 330 oyla referanduma gitmek mümkün, Meclis’teki partilerden bir tanesi destek verirse olur. CHP’nin destek vermeyeceğini biliyoruz, HDP’nin desteğinde olursa sandıkta sürpriz bir sonuç çıkabilir, burada MHP’nin tavrı önemli. Türkiye’de anayasa değişikliğinin gerekli olduğuna toplumun büyük bir bölümü inanıyor” dedi.
A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür, TGRT Haber ekranlarında yayınlanan “Neler Oluyor” programına konuk oldu. İhlas Haber Ajansı ve TGRT HaberAnkara Temsilcisi Batuhan Yaşar’ın sorularını cevaplayan Gür, önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti’nin 1 Kasım seçimlerinde oylarını yüzde 10’a yakın oranda artırmasının en önemli nedeninin seçmenin istikrar beklentisi olduğunu kaydeden Gür, “Türkiye, 7 Haziran ile 1 Kasım günleri arasında çok gergin günler yaşadı. Hem ekonomi alanında, hem Türkiye’de asayişle ilgili, terör alanında çok ciddi problemler oluştu. Seçmende bir gelecek endişesi oluştu. AK Parti’nin 7 Haziran’dan 1 Kasım’a 10 puanlık oy farkının en büyük etkeni istikrar beklentisiydi. Dolayısıyla seçimden önce yapılan çalışmalarda ‘Türkiye’nin 6 ay sonrasını nasıl görüyorsunuz’ diye sorduğumuzda seçmen de karamsardı. Halbuki, 1 Kasım’dan sonra yapılan araştırmalarda sadece Meclis’te değil, toplumun her kesiminde daha iyimser bir havanın hakim olduğunu görüyoruz” diye konuştu.
“MUHALEFETİN SORGULANMASI LAZIM”
Muhalefet partilerinin başarısızlığı kabullenmeleri gerektiğini, kendilerini sorgulamaları gerektiğini dile getiren Gür, “Muhalefetin sorgulanması lazım. Bizim, 1 Kasım’da AK Parti’nin yüzde 49 buçukluk başarısıyla beraber muhalefetin başarısızlığını da konuşmamız lazım. Bir ülkede ne kadar güçlü muhalefet partileri varsa demokrasi o kadar gelişir. Bundan iktidar partileri de faydalanır, seçmenler de faydalanır. Ama bu sorgulamayı yapacakları kanaatinde değilim; çünkü seçim akşamından bu yana muhalefet partilerinden yapılan açıklamalara baktığımızda belki yazanlar, çizenler, kanaat önderleri, yorumcular ‘başarısızlık’ kelimesini ağızlarına alıyor ama muhalefet partileri yöneticilerinde böyle bir kelime yok. Hatta dün bir muhalefet partisi lideri, ‘Evet, başarılı olamadık ama mağlubiyet de almadık’ diyebiliyor” değerlendirmelerinde bulundu.
“TÜRKİYE’DE KUTUPLAŞMA 5-6 AY ÖNCESİNE GÖRE DAHA DA AZALDI”
7 Haziran seçimlerinden sonra seçmende kutuplaşmanın azaldığını, oy geçişlerinin daha fazla yaşandığını vurgulayan Gür, “7 Haziran ile 1 Kasım seçimleri arasında yaptığımız araştırmalarda şunu gördük; seçmendeki kutuplaşma, 7 Haziran öncesine göre hem 1 Kasım’dan önce hem 1 Kasım’dan sonra daha da azaldı. ‘AK Parti 2011’de de yüzde 49 oy almıştı, AK Parti aslında kendi oyunu aldı’ deniliyor. Halbuki Türkiye’de 2011’den bu yana 5,5 milyon yeni seçmen var. Yani AK Parti sadece 2011’deki oyunu alsaydı yüzde 40’lar civarında bir oy alması lazımdı. Türkiye’de kutuplaşma 5-6 ay öncesine göre daha da azaldı, partiler arasındaki oy geçişi kolaylaştı. Bu, inşallah uzun süreli devam eder, Türkiye’de kutuplaşma daha da azalır. Biz, araştırmalarda AK Parti’nin aldığı yüzde 49,5 oyun yüzde 2’sinden daha fazlasının CHP’den geldiğini gördük. Yani AK Parti, CHP’den bile oy alabilir hale geldi. Bu da kutuplaşmanın azaldığını gösteriyor” şeklinde konuştu.
“BİZİM YAPTIĞIMIZ İŞ SADECE BİR FOTOĞRAF ÇEKMEK”
1 Kasım seçimlerinden önce en doğru oy tahmininde bulunan araştırma şirketi A&G’nin sahibi olan Adil Gür, hiçbir siyasi partinin tarafında olmadıklarını belirterek, “2009’da da araştırma şirketleri ters köşe olmuştu. 2009’da da herkes ‘AK Parti 45-50 alacak’ derken, ben ‘39’ diye yayınlamıştım ve AK Parti 38.8 oy aldı. Ortada tebrik edilecek bir şey yok, sadece işimizi yapmaya çalışıyoruz. ‘47.2’ dediğimde, ki buna yurt dışı oyları da dahil değildi, seçime 1 hafta vardı, 1 hafta içerisinde açıklanan ekonomik paketlerin de etkisiyle AK Parti 2 puan daha fazla oy aldı. 2009’da AK Partililer kızıyordu, şimdi muhalefet partilerinin seçmenlerinin bir kısmı kızıyor. Halbuki, bizim yaptığımız iş sadece bir fotoğraf çekmek, bir temenni değil. İstatistik bir bilim dalı aslında kurallarına uyduğunuz müddetçe” ifadelerini kullandı.
Gür, Batuhan Yaşar’ın telefonla yapılan siyasi anketlerin doğru olup olmadığı sorusuna, “Türkiye’de son zamanlarda ortaya çıkan telefon kayıtları, belgeler, mahkeme kayıtları var. Bu ortamda insanlar eşleriyle bile rahat konuşmuyor. Şırnak’ta, Hakkari’de bir AK Partili’nin ‘AK Partili’yim’ demesi ne kadar zorsa,Konya’da da bir CHP'linin ‘Ben CHP’liyim’ demesi o kadar zordur. Bu nedenle telefonda objektif cevaplar vermeyebilirler, onun için anketör çok önemli. Giden kişinin eli yüzünün düzgünlüğü, güven vermesi önemli. Biz, asla taşeron kullanmıyoruz. Türkiye’nin neresinde olursa olsun kendi ekibimizle araştırma yapıyoruz. Bu işi yapan üniversite öğrencileri var. Araştırma olduğunda orada ‘Süpervizör’ dediğimiz, sürekli o işleri organize eden bir arkadaşımız var, 20-25 ilde bölgelerimiz var, orada kendimiz yapmaya çalışıyoruz” cevabını verdi.
“TÜRKİYE’DE ÇOK ANTİ-DEMOKRATİK BİR SİYASİ PARTİLER KANUNU VAR”
“Türkiye’de yeni anayasayı konuşuyoruz. Türkiye’nin yeni anayasadan daha çok konuşulması gereken meselesi, Siyasi Partiler Kanunu’dur” diyen Gür, şöyle devam etti:
“Türkiye’de çok anti-demokratik bir Siyasi Partiler Kanunu var. Siyasi Partiler Kanunu öyle bir düzenlenmiş ki bir lider koltuğunu bırakıp gitmediği taktirde o lideri göndermek kolay bir iş değil. Şimdi siz, ‘Ben şu tarihte imza toplayım, şu tarihte kongre yağacağım’ diyorsunuz. Ama bu süre zarfında tüm delegeleri değiştirmek mümkün. Türkiye’de anti-demokratik Siyasi Partiler Yasa tasarısı yürürlükte olduğu sürece bu problem her zaman karşımızda olmaya devam edecektir. Bugün bir milletvekilini belirleyen irade, genel başkanın iki dudağı arasındaki irade. Halbuki, o milletvekili genel başkana değil, kendisine oy veren seçmene hesap verebilir hale gelirse bu sorun kendiliğinden hallolur. O zaman o milletvekili, kendisini iktidara taşımayan, partisini başarıya ulaştırmayan genel başkanı değiştirir. Bunun önünü açacak mekanizmalar yapmak lazım. Bu da belki yeni anayasayla birlikte yapılabilir.”
“MUHALEFET PARTİLERİNİN İÇİNDEN 5. PARTİ ÇIKABİLİR”
CHP ve MHP’nin alınan başarısız sonuçların ardından genel başkanlarını değiştirmeleri gerektiğine inandığını söyleyen Gür, “CHP ve MHP’de bana göre genel başkan değişimi olmalıdır. Ona karar verecek olan partinin seçmenleri değil, partinin delegeleri. Ben her şeye rağmen karamsar değilim. Seçimden 2-3 gün sonra bir açıklama yaptım. Seçimlerden önce herkes 5. partiyi AK Parti’nin içinden bekliyordu. Ben dedim ki, ‘1 Kasım’da öyle bir sonuç çıktı ki muhalefet bu 1 Kasım sonuçlarını iyi analiz etmezse, nerede hata yaptığını düşünmezse 5. parti tam da muhalefetin ortasından çıkacak.’ Bakın muhalefetin birinden değil, çünkü bugün Türkiye’de muhalefet partilerinden bir tanesi başarılı, ikisi başarısız, ikisi başarılı, biri başarısız değil. Muhalefet partileri topyekun başarısız. Öyle olunca muhalefet partilerinden rahatsız olan, kerhen oy veren, seçmenlerin hepsinin oy verebileceği bir parti çıkabilir. Bölünme yoluyla veya kurulma yoluyla çıkabilir. Muhalefet partileri bu özeleştiriyi, gerekli düzenlemeyi yapmazsa bu çıkabilir” diye konuştu.
YENİ ANAYASA
Anayasa değişikliği için halka gidilebileceğini belirten Gür, halkın büyük çoğunluğunun anayasa değişikliğini istediğini söyledi. Anayasa değişikliğini halka götürmek için muhalefet partilerinin birinin AK Parti’ye destek vermesi gerektiğini ve bunun için en doğru partinin MHP olduğunu dile getiren Gür, “Anayasa için 330 oyla referanduma gitmek mümkün, Meclis’teki partilerden bir tanesi destek verirse olur. CHP’nin destek vermeyeceğini biliyoruz, HDP’nin desteğinde olursa sandıkta sürpriz bir sonuç çıkabilir, burada MHP’nin tavrı önemli. Türkiye’de anayasa değişikliğinin gerekli olduğuna toplumun büyük bir bölümü inanıyor. Siyasi partiler uzunca bir süredir iktidarıyla, muhalefetiyle bir anayasadan bahsediyor. Halkın da yüzde 70’inden fazlası ‘yeni bir anayasa olmalıdır’ diyor. Türkiye 2007’de bir anayasa değişikliği yaptı ama altını dolduramadı, devamını getiremedi. Türkiye aslında bu tartışmalara 2007’de girdi. Yani meselenin yüzde 60’ı 2007’de halledildi” ifadelerini kullandı.
BAŞKANLIK SİSTEMİ TARTIŞMALARI
Başkanlık sistemiyle ilgili değerlendirmelerde de bulunan Gür, şunları ifade etti:
“Bugün Türkiye’de ister istemez çok sorunlu bir sistemle karşı karşıyayız.TBMM’nin mutlaka bir konuda karar vermesi lazım. Türkiye 2007’de bir karar verdi, bir yola çıktı, ya bunu tamamlayacak; başkanlık, yarı başkanlık, partili bir Cumhurbaşkanı ya da ‘biz hata ettik’ deyip ‘yeniden Meclis seçmeli’ demeli. Bugün aynı siyasi gelenekten gelen bir Başbakan Ve Cumhurbaşkanı var, yarın bir gün aynı siyasi gelenekten gelmeyen bir cumhurbaşkanı ve başbakan olabilir. Bu ülkede bir anayasa kitapçığının fırlatılmasının nelere mal olduğunu biliyoruz. Bu meselenin mümkünse Meclis’te, Meclis’te halledilemiyorsa halk oyuyla halledilmesi lazım. Referanduma giderse ne olur? Halkın yaklaşık yüzde 40’ı başkanlık sistemi ile parlamenter sistem hakkında bir bilgi sahibi değil. Ben hukukçuyum, ben bile bilmediğim pek çok şey olduğunu görüyorum. Toplumun bu nedenle önce bilinçlendirilmesi lazım. Biz Türkiye’de başkanlık sistemini tartışmıyoruz, ‘mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını istiyor muyuz, istemiyor muyuz’ bunu tartışıyoruz, sistemi tartışmıyoruz. Orta ve uzun vadede bu sistemin insanlara neler getirebileceği, cebinden örnek vererek anlatılabilirse, istikrarla örnek vererek anlatılabilirse bu olabilir.”
Adil Gür, başkanlık sisteminin illa federasyonu getirmeyeceğini, federasyon olmadan da başkanlık sistemi olabileceğini dile getirdi. MHP’nin anayasanın değiştirilemez hükmünde olan maddelerini sürekli gündeme getirmesinin gereksiz olduğunu vurgulayan Gür, AK Parti ve CHP’nin zaten böyle bir hamle peşinde olmadığını söyledi.

6 Ekim 2015 Salı

Eşit vatandaşlık-tam demokrasi!, Sadi SOMUNCUOĞLU & Milli Düşünce Merkezi

Eşit vatandaşlık-tam demokrasi!
Sadi SOMUNCUOĞLU
Türkiye Milli Düşünce Merkezi Başkanı
Seçim bildirgesi ile CHP, bölücü terör örgütünün isyanına "Kürt sorunu" adını vermekte ve "çözümün eşit yurttaşlık ve tam demokraside" olduğunu savunmaktadır.
Bildirgede şu görüşlere yer verilmektedir; "Cumhuriyet tarihinin en önemli sorunlarının başında gelen Kürt sorunu, bir demokrasi eksikliği sorunu olarak anlaşılmalıdır. Sorunun çözümü için de esas olan daha fazla özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti anlayışıdır... Kürt sorununun salt bir güvenlik sorunu olarak görülmesi, yurttaşlarımızın insani ve demokratik taleplerinin geri çevrilmesine yol açmıştır. Güvenlikçi bakış açısından kaynaklanan yanlış uygulamalar, demokratik muhalefetin sindirilmesine ve yurttaşlarımızın önemli bir bölümünü mağdur eden ve aidiyet duygularını zedeleyen baskılara yol açmıştır... Günümüzde herkesin canını yakan, binlerce insanımızın hayatına mal olan bir şiddet ve terör ortamı yaşanmaktadır..."
Buradaki çarpıtılan kavramlara geçmeden önce, CHP siyasetinin kendisini meşru Devletimiz ile bölücü terör arasında nereye yerleştirdiğine işaret etmek isteriz. Bildirgenin tamamında "Türk" adı (Resmi isimlendirmelerin dışında) bir defa olsun geçmezken, "Kürt" adı pek çok defa tekrarlanmaktadır.
Yine, "Kürt sorununun çözümü için tam demokrasi ve eşit vatandaşlık"bölümünde ise; zamanımızın en vahşi ve kanlı terör örgütlerinden olan; 30 yıldır çocuk, kadın, sivil demeden 40 binin üzerinde masum insanımızı katleden; şehirleri yakıp yıkan; demokrasi ve özgürlükleri yok ederek vatandaşlarımızı sindiren; uluslararası hukuka göre insanlığa karşı işlenen suçların 2'nci sırasında yer alan, uluslararası toplum tarafından ve ülkemizdeki pek çok yargı kararları ile terör örgütü sayılan PKK/KCK'ya, herhangi bir suçlamada bulunulmadığını üzülerek görüyoruz.
Buna karşılık bu bölümün tamamında Türkiye Cumhuriyeti'nin suçlandığına ve sorunun"baskı politikaları, yasaklar ve insan hakları ihlallerinden" kaynaklandığına dair fütursuzca iddialarda bulunulduğuna şahit oluyoruz. Adeta karşımıza, Türkiye'mizi uçurumun kenarına getiren Oslo, İmralı ve Dolmabahçe "mutabakatlarına" katıldığını ilan eden, 3'üncü bir taraf olarak taklitçi bir CHP çıkıyor.
Atatürk'ün, "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir"vecizesi ile şu CHP'nin haline bakın!
Eşit vatandaşlık
Şimdi şu meşhur "eşit vatandaşlık" konusuna dönebiliriz.
Eğer bildirge, Anayasa 10. Maddedeki gibi "kanun önünde herkes ayrım gözetilmeksizin eşittir" ve 66. Maddedeki gibi "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" temel hükümlerini kastetseydi, mesele kalmazdı. Ayrıca "eşit vatandaşlık" demesi gerekmezdi. Ama CHP bunu kabul etmiyor.
Seçim bildirgesinde (s. 30) "Kürt yurttaşlarımız" ifadesini kullanmak suretiyle etnik bir eşitlikten bahsettiği anlaşılıyor.
Demek ki CHP; Türk Milletine mensup bireylerin ve vatandaşların kanun önünde eşitliği kavramını çarpıtarak, etnik gruplara mensup kişilerin eşitliğine dönüştürmeyi düşünmektedir. "Kürt sorunu"nun çözümü için de böyle bir etnik ayrışmayı ve"kolektif/grup kimliklerine" göre eşitliği şart olarak görmektedir.
Bu konuda, Haçlılar, PKK/KCK ve AKP muktedirleri de aynı görüşü savunduğundan, 10 yıldır bu yolda atılan adımlarla ülkemiz bugünlere getirilmiştir.
Tam demokrasi
Malum, ülkemizde çok partili demokratik sistem vardır. Ancak kalkınma, gelişme ve eğitim seviyemiz oranında. Aydınlarımızın ehliyet ve liyakati ise, belirleyici olmaktadır. Bu anlamda demokrasimizin pek çok meselesi vardır. Bilindiği gibi demokrasiler, insan temel hak ve özgürlükleriyle ilgili kavramdır ve toplumun bütünü için geçerlidir. Ancak şu veya bu kesim, şu veya bu bölge, şu veya bu etnisite gibi gruplar için demokrasi olamaz.
Ama bizde bölücü terörün etkisiyle, kişi hakları grup/etnisite haklarına dönüştürülerek demokratikleşme, etnik grupların eşitliği gibi uygulama görebilmektedir.
Böyle olunca da bölücü terör örgütü demokrasi gereğince bizden ayrı bir devlet ve toprak istemektedir. Buna göre, CHP bildirgesindeki olmazsa olmaz gibi gösterilen "tam demokrasi"den neyi anlamamız gerekiyor? "Tam demokrasi" bireyler/vatandaşlar için değil de "Kürt sorunu"nun çözümü için şart koşulduğuna göre, grup/etnisite haklarından bahsedildiği anlaşılıyor. Bu çerçevede, "yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliklerini sınırlayan düzenlemeleri kaldıracağız. Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekinceleri kaldıracağız" vaadi ile PKK/KCK terör örgütünün kurmakta olduğu "özyönetimin/bağımsız devletin" temellerine harç taşıyor.
Kılıçdaroğlu, "Kürt sorunu güvenlik politikalarıyla çözülmez, 30 yıllık tecrübe bunu gösterdi" diyerek, 2002'de terörün nasıl yenildiğini unutmuşa benziyor. Sonra da, sorunun "toplumsal uzlaşma ile çözüleceğini, bunun merkezinin de TBMM olduğunu" vurguluyor. Yani, Türk Milletinin egemenliğinin en yüce kurumu olan TBMM'de, bölücü terör örgütünün siyasi temsilcisi ve destekçisi gibi hareket eden AKP-CHP ile kanla, canla, ilimle irfanla kurduğumuz mübarek devletimizi ve vatanımızı nasıl bölüşeceğimizi tartışacakmışız, öyle mi?
Görülüyor ki, Türkiye'miz bir avuç çetenin eline nasıl geçmişse, Büyük Atatürk'ün kurduğu CHP'de aynı akıbete uğramış... Çok yazık!