| |||||||||
Güncel Haber, Objektif_Realist Yorum, Milli Analiz, Tarafsız İnceleme, Bağımsız Araştırma,
12 Temmuz 2017 Çarşamba
ÇOK ÖNEMLİ: "OLAĞANÜSTÜ HAL İŞLEMLERİ İNCELEME KOMİSYONUNUN ÇALIŞMASINA İLİŞKİN USUL VE ESASLAR"
7 Temmuz 2017 Cuma
KIBRIS KONUSU: "ADJURNED SİNE DİE" Prof. Dr. ATA ATUN, Araştırmacı - Yazar (Kuzey Kıbrıs TÜRK CUMHURİYETİ)
KIBRIS KONUSU: ADJURNED SİNE DİE
Prof. Dr. ATA ATUN
Araştırmacı - Yazar
Ben yıllar önce, 2008 yılında kısa adı ile “Kıbrıs Plânları
ve Anlaşmaları” adlı 2 ciltlik bir kitap yayınlamıştım. Esinlenme konum da
Annan Plânı idi. Müzakereler katılmış, hiç bıkmadan ve usanmadan geçmişte neler
yapıldığını ve Kıbrıs sorununu çözmek için hangi yılda kim tarafından nasıl bir
planın tarafların önüne konduğunu araştırmış, sonra da sonuçları ile birlikte
kitaplaştırmıştım. Yakında fırsatım olursa bu serinin 3. cildini hazırlamaya
niyetliyim. Ki, Crans Montana’da sürdürülmekte olan Beşli Kıbrıs Konferansının
gidişatı bundan sonra Kıbrıs konusunun farklı bir mecraya gireceğini işaret
etmekte.
*
Gerçekte Kıbrıs sorunu Rumların iddia ettiği gibi 1974
yılında, bizim iddia ettiğimiz gibi de 21 Aralık 1963 gecesi Rumların Türklere
saldırı ile başlamış değil. Adanın fethinin başladığı 1570 yılı ve fethin
tamamlandığı 1571 Ağustos’undan sonra Lüzinyan, Ceneviz ve Venedik dönemlerinde
hiçbir hakları bulunmayan “Köle” statüsündeki adanın eski Bizans vatandaşları,
Osmanlı Devleti hükümranlığı döneminde, Osmanlı Devletinin hoş görülü yönetimi
sayesinde üzerlerinden kölelik baskısı kalkınca, Ortodoks olmaları ve Yunanca
konuşmaları nedeni ile kendilerinin Helen ırkından olduklarını varsaymışlar ve
özgür kişiler olarak hayatlarını idame ettirmeye başlamışlar… Adanın Osmanlı
Devleti tarafından fethinden bir müddet sonra da kendi seçtikleri bir temsilci
heyeti, uzun bir yolculuktan sonra payitahtın bulunduğu İstanbul’a gitmiş ve
yürekleri ağızlarında, adaya Sadrazam tarafından atanan, daha doğrusu en yüksek
teklifi veren kişiye lütfedilen günümüz tanımlaması ile “Vali”lik makamındaki
kişi ile ilgili şikâyetlerini ve birtakım diğer isteklerini dile getirmek için
dönemin Sadrazamı ile görüşme talebinde bulunmuşlar.
*
İşte Kıbrıs konusunun kırılma noktası tam da burası olmuş.
Bazı tarihçilere göre 1660 yılında Osmanlı Devleti’nin 21. Padişahı II. Ahmet,
bazı tarihçilere göre de 1754 yılında Osmanlı Devleti’nin 24. Padişahı I.
Mahmut tarafından yayınlanan bir fermanla, Başpiskopos, Osmanlı Valisinden
sonra adanın ikinci politik ve nüfuzlu kişisi olma hakkını kazanmış ve bu
tarihten itibaren de Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu, Rumların hem
siyasi, hem milli, hem de ruhani lideri olarak "Ulusal Lider"
anlamına gelen "Etnarh” unvanını almış.
*
Adada Osmanlı Devleti’ne karşı başkaldırılar bu tarihten
sonra hep Etnarh’ın başının altından çıkmış, kilise, tüm başkaldırıların
planlama merkezi olmuş. 1821’deki adada darbe yapma ve adayı Yunanistan’a
bağlama isyanı, 1832 Kalogeris isyanı, 1921 Enosis Plebisiti (tek taraflı
referandum) ,1931 Enosis isyanı, 1950 Enosis Plesibiti, 1955 EOKA’nın Kuruluşu,
1963 Noel katliamı ve Türklere saldırı, 1964 Erenköy’e saldırı, 1967
Geçitkale’ye saldırı, 1974 adaya Yunanistan’a bağlamak için darbe yapılmasının
kökeninde Rum Ortodoks Kilisesi ve hep adanın Yunanistan’a bağlanma isteği
yatmakta.
*
Kıbrıs sorunu gerçekte, 1821 yılında Yunanistan’da
gerçekleşen Mora isyanı ile eş tarihli olarak başlamış 2 asırlık, bir konu.
Halen daha da çözülebilmiş değil. BM’nin Kıbrıs konusunu “Çözümsüz” ilan etmesi
gerekiyor ama “Yiğitliğe leke sürülmesin, BM’nin şanı ayaklar altına alınmasın”
diye böyle bir kararı çıkaramıyorlar. Çıkarabilmiş olsalar Kıbrıs konusunda daha eski olan “Batı Sahara”
konusunda çıkarırlardı ve örnek de olurdu.
*
Gelelim başlıkta kullandığımız Latince kelimelere; “Adjurned
sine die” diplomasi dilinde kullanılan bir tanım ve “Bundan sonraki toplantı
çıkmaz ayın son Çarşamba’sında…” anlamını taşımakta. Diplomasiye aslında tam
bir kelime oyunu veya kelimeleri istendiği tarafa çekebilme sanatı ise BM’nin
Kıbrıs Sorununu “Adjurned sine die” tanımlaması ile
kapatması gerekmekte Crans Montana’daki bu son Beşli Konferans’tan sonra.
Etiketler:
ADJURNED SİNE DİE,
Akritas Plânı,
Annan Plânı,
Elen,
Enosis,
Helen,
İhsan Sabri Çağlayan,
KKTC,
Megalo İdea,
Prof. Dr. ATA ATUN Araştırmacı Yazar,
ulusal ajans,
ulusal haber
3 Temmuz 2017 Pazartesi
ANKARA KALESİ "TEK TÜRKİYE, ANCAK KEMALİZM İLE MÜMKÜNDÜR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Soru:
1) Neden son zamanlarda TEK VATAN ya da TEK TÜRKİYE kavramı öne çıkıyor?
Cevap:
1) Son yıllarda yapılan seçimlerde ortaya çıkan bir slogan olarak TEK VATAN
ya da TEK TÜRKİYE kavramı kamu oyunda öne çıkmaya başladı .Bugünün siyasetinin
önde gelenleri konuşmalarını yaparken , ellerini havaya kaldırarak
sırasıyla parmaklarını sayarken, tek
vatan ,tek devlet ,tek millet ve tek bayrak diye bir sıralamayı halkın
gözü önünde yeni bir slogan haline
getirmektedirler . Ne var ki , uygulamada
iş tamamen farklı bir çizgide
tek lidere doğru gitmekte ve
halk bu kavramlar ile
uğraşırken , tek lider çıkmazına Türk
siyaseti saplanıp kalmaktadır . Çağdaş
demokrasilerde olmadığı gibi bir tek lider
hegemonyası öne çıkartılırken ,
arkasından tek parti rejimi gündeme gelmekte
Türkiye cumhuriyeti devletin kuruluş döneminde olduğu gibi yeniden bir
tek partili yapıya doğru sürüklenmekte
ve bunun sonucunda da anayasaya
göre ulus devlet olması gereken Türk devleti , parti devleti görünümü kazanmaktadır .Bu durumda , ülkenin birliği
ve bütünlüğü doğrultusunda
geliştirilen tek vatan ya da tek
devlet yaklaşımlarının yerini tek parti ve
tek lider olgusu almaktadır . Böylesine farklı bir durumun ortaya çıkması da
Türkiye’de rejim tartışmalarına yol
açmakta ve tek lider oluşumu
yüzünden demokrasi yerine
diktatörlük sorunu etkinlik kazanmaktadır . Kuruluş modeli
olarak tek devlet ve vatan üzerine yapılandırılmış olan Türkiye
Cumhuriyetinin, tek parti ve tek lider
çıkmazına sürüklenmesi tümüyle
ters bir sonuç ortaya çıkarmıştır . Çağdaş cumhuriyet rejimi altında
gelişmiş bir demokrasi arayışı içinde bulunan
halk kitlelerinin , aranılanın tersi
bir otoriter tablo ile karşı
karşıya kalması ülkemizde demokratik gelecek açısından karamsar bir ortam
yaratmıştır .
Soru:
2) Tek vatan arayışı , Tek Türkiye
olgusu ile birlikte nasıl açıklanabilir ?
Cevap:
2) Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu gereği üniter bir devlet statüsüne sahip
bulunmaktadır . Batı dillerinde yer almış bir Latin kavramı olan üniterlik
sözlük anlamı olarak teklik ya da
tekillik olarak anlaşılmaktadır . Üniter devlet denildiği zaman Türklerin ülkesinde tek bir devlet olduğu ve
bu devletin ülke sınırları içerisinde bir başka devlete izin
verilemeyeceği ifade edilmeye
çalışılmaktadır. Türklerin durumu diğer
milletler ile karşılaştırıldığı zaman
ayrı bir durum göstermektedir . çünkü çok geniş bir coğrafyaya yayılmış
bulunan bir Türk dünyası tarihsel bir gerçeklik olarak vardır ama
Misakı Milli sınırları içerisinde
Türklerin tek bir vatanı vardır o da Türkiye’dir . Türk devletinin
kuruluşu Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla gerçekleştirilmiştir .
Devletin kurucu başkanı Atatürk ,Meclisi açış konuşmasında Pan- Türkizm ya da
Pan-İslamizim yapılmayacağını , yeni devletin ilan edilen ulusal sınırları
içerisinde ülkede barış düzenini tesis edeceğini , böylece bir barış ve
güvenlik devleti olarak tarih sahnesine çıkan
Türkiye Cumhuriyetinin aynı zamanda dünyada barışı kurmak üzere sınırların ötesine giden her türlü
emperyalist politikadan
vazgeçeceğini , Osmanlı İmparatorluğu
döneminde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarının ötesinde hiçbir
biçimde siyasal macera aramayacağını,
uluslararası kamuoyuna bir kesin
bir söz olarak açıklamıştır . Bu doğrultuda , yirminci yüzyılı bir barış düzeni
içerisinde geride bırakan Türk devleti , içinde bulunduğu merkezi coğrafyanın
geleceğine yönelik yeni emperyalist projeler yüzünden hem tek vatanı hem de tek devletini kaybetmek
riski ile karşı karşıya gelmiştir . Kuzey ve Orta Asya’da yer alan Türk dünyasında milyonlarca Türk asıllı
insan yaşamaktadır ama Türk devleti ulusal sınırları ile bağlı
kalarak hiçbir biçimde irredantist bir
politikaya yönelmemiştir . Vatanın bağımsızlığı için verilen ulusal
kurtuluş savaşı sonrasında Türk ulusu
milli sınırları ile yetinerek ayakta
kalmıştır .
Soru:
3) Neden içinde bulunulan geçiş döneminde
TEK VATAN sorunu öne çıkmıştır?
Cevap:
3) Birinci dünya savaşı ile imparatorluklar parçalandığı için ulus devletler
tarih sahnesine çıkmıştır. Bu nedenle yirminci yüzyıl bir ulus devletler çağı olmuştur . Savaş
sonrasında gündeme gelen iki kutuplu dünyada aynı zamanda bir soğuk savaş
düzeni ortaya çıkarken, savaş sonrasının
ulus devletleri böylesine hassas bir dengede varlıklarını koruyabilmişlerdir .
Ne var ki , sosyalist sistemin dağılması üzerine gündeme gelen tek merkezli
kutuplaşma bütün dünyaya küresel
sermayenin başında bulunduğu bir yeni emperyalizmi dayatınca , ulus devletler küresel sermayenin temsilcisi olan tekelci
şirketler aracılığı ile tasfiye edilmeye başlanmıştır . Böylesine bir süreç
sonunda bütün ulus devletlerin sahip
olduğu ulusal ve üniter yapılar aşınmaya başlamış ve zamanla çöküş ile dağılma olguları kaçınılmaz bir
biçimde öne çıkmıştır . Ulus devletlerin bağımsızlığı ile ulusal vatanlarına
sahip olma şansını yakalayan dünya ulusları yeni dönemde uluslararası tekelci
şirketlerin hegemonyası doğrultusunda büyük bir saldırı rüzgarına muhatap olurlarken , aynı zamanda vatanlarını da kaybetme riski ile karşılaşmışlardır . Sınırsız
sermaye ile hareket eden küresel şirketler dünyanın her yerini satın alarak ele
geçirirken , ulus devletlerin milli sınırları içerisindeki vatanlarına da el
koyma aşamasına gelmişlerdir . Bu yüzden küreselleşmeye açık davranan ulus
devletler çeyrek asırlık bir zaman
dilimi sonrasında vatanlarını kaybetme durumu ile karşı karşıya kalmışlardır . Bu nedenle ,
küresel emperyalizme karşı ulusların yeni bir anti-emperyalist savaş vererek vatanlarını kurtarma aşamasına gelinmiştir .
Türk siyasetinde tek vatan ve tek devlet sloganlarının yükselmesinin arkasında
böylesine bir konjonktürel
bir durum vardır . Siyaset
kadroları da bu doğrultuda seçimlere girerken ya da halk oylamaları sırasında
ulusal bağımsızlığı yansıtan tek vatan ve tek devlet kavramlarını dile
getirerek , küresel güçlerin emperyal müdahalelerine karşı halkın ulusal
tepkilerini destekleyerek haklılık
kazandırmak istemişlerdir .
Soru:
4) Tek vatan konusu her yönü ile tartışılırken, neden tek devlet konusu da
gündeme gelmiştir?
Cevap:
4) Teorik olarak vatan ve devlet
kavramları birbirinden ayrı olmasına
rağmen uygulamada ikisi bir bütün teşkil ettiği için , tek vatan ile birlikte
tek devlet konusu da tartışma alanına
gelmiştir . Vatan ile devlet kavramları
ayrı bilim dallarının inceleme konusu olmasına rağmen , uygulamadaki
birliktelikleri tek vatan ile beraber tek devlet arzusunu da tartışma alanına getirmiştir . Vatan konusu
coğrafya ve jeopolitik bilimlerinin inceleme
alanında olmasına rağmen , devlet sorunu da hukuk
ve siyasal bilimin sınırları içerisinde ele alınmaktadır . Ne var ki ,
devletsiz vatanın olamayacağı gibi vatansız devlet de olamaz . Bu durumun bir
istisnası olarak çağımızın sorunu olan Filistin meselesi İsrail meselesinin bir
yansıması olarak öne çıkmıştır . İsrail iki bin yıl önce Romalıların Yahudileri kovması yüzünden
kaybettikleri devletlerini , yirminci
yüzyılda tekrar aynı topraklar üzerinde kurmaya kalkışınca Filistin’lilerin
vatanını işgal ederek onların gerçek bir devlete sahip olma hakkını ortadan kaldırmışlardır
. Bu yüzden Filistinliler devletlerini kurmalarına rağmen vatanlarını
ellerinden kaçırdıkları için tam anlamıyla bir devlet düzenine kavuşmakta zorlanmaktadırlar . Genel Kamu
Hukuku bilim dalının getirdiği açıklamalar doğrultusunda, her devletin ülke ya da vatan ,nüfus ya da toplum ile
birlikte egemenlik olmak üzere üç tane esaslı unsuru vardır . Bu doğrultuda
,devletler ülkelerini milli sınırlar ile çevirerek kendi yurttaşlarına bir
vatan kazandırırken , dünyanın herhangi bir bölgesinde ya da kara parçasında
kendi kendini yönetme gücünü kazanmış olan
topluluklar da egemenliklerinin
sınırını, sahip oldukları siyasal gücün etkisi ile belirledikleri aşamada devletlerini
kurdukları anda aynı zamanda kendi
vatanlarını da kazanmış olmaktadırlar . Yirminci yüzyılın ulus devletleri bu
doğrultuda dünya haritası üzerinde kendi
vatanlarını elde ettikleri için , bugünün
küresel emperyalizm çağında
kendilerini savunurken aynı
zamanda vatan savunmasını da birlikte yapmak zorunda kalmaktadırlar .
Soru:
5) Tek vatan olgusu, Türkiye’nin özel koşullarında ne ifade etmektedir?
Cevap:5)
Tek vatan Türkiye Cumhuriyeti açısından
ulusal kurtuluş savaşı ile ilan edilmiş ve Lozan Antlaşması ile
kazanılmış olan Misakı Milli sınırları içinde kalan toprak parçasının bütününü
ifade etmektedir . Yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamının durağanlığında pek
de fazla önemsenmeyen bu konu , ABD dışişleri bakanının merkezi coğrafyada 22
devletin sınırlarının değişeceğini söylemesi ile birlikte fazlasıyla önem kazanmıştır
. Bu nedenle ,ulus devletler milli sınırlarını korumaya öncelik vererek ,
sınırlar içinde yer alan vatan savunmasına yeniden girmek zorunda kalmışlardır
. Türk devleti de emperyalizmin bölge
devletlerini parçalaması gerçeği
karşısında , tek vatan ile birlikte tek devlet kavramını birlikte savunmak zorunda kalmıştır . Yıkılan bir
imparatorluğun merkezi alanlarını milli
sınırlar içerisinde birleştiren Kuvayı Milliye hareketi, bu yüzden bir asır
sonra yeniden güncellik kazanmakta
, devlet ve vatan ile birlikte
tek millet ve tek bayrak da savunma
alanına girmiştir . Türkiye sahip olduğu coğrafi koşullar nedeniyle üç
kıta ortasında bir merkezi alanı kendisi için vatan haline getiren Misakı Milli
sınırlarını kabül ederek tarih sahnesine çıkmıştır . Trakya gibi Avrupa
parçası olan bir kara alanı ile ,
Anadolu gibi bir Asya yarımadası tamamen jeopolitik koşulların zorlaması
yüzünden aynı milli sınırların
içinde yer almıştır . Üç büyük yarımada
üzerine kurulu bulunan Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden çekilince Balkanlar’da geride kalan Trakya toprakları Küçük Asya denilen Anadolu yarımadası ile
birlikte düşünülerek merkezi bir devlet
konumunda Türkiye Cumhuriyetinin haritası belirlenmiştir . Rusya Federasyonu
gibi bir dev ülkenin merkezi alanı işgal
etmesinin önlenmesi doğrultusunda
güneyde güçlü bir tampon devlet gerektiği için Türkiye bugünkü sınırlarına sahip
olabilmiştir .
Soru:
6) Türkiye’nin Misakı Milli sınırları
ile belirlenmiş olan topraklarının tek
vatan olarak belirlenmesi , nasıl mümkün olabilmiştir .
Cevap:
6) Bu sorunun cevabı tek kelime ile Kemalizm’dir. Kurucu önderin ortaya koymuş
olduğu devlet modeli , Kemalizm olarak açıklandığı için Kemalist yapılanma
bugün de devam etmektedir . Kemalizm ,bir devlet modeli olarak jeopolitik
koşulların dikkate alınması ile oluşturulmuş bir sistemdir . Bir imparatorluk
düzeninden ulus devlet yapılanmasına gidilirken , Kemalizm bir eklektik sistem
ve bir tarihsel zorunluluğun yansıması
olarak güncellik kazanmıştır . Kemalizm
,Türkiye cumhuriyetinin anayasal ilkeleri olarak kabül edilen altı ana ilkenin
birleşmesi ile uygulama alanına
girmiştir . Altı ilke olarak
milliyetçilik,cumhuriyetçilik,laiklik,devletçilik,halkçılık ve devrimcilik
ilkeleri bütünsel çerçevede savunulmuştur . Bu altı ilkenin ilk üçü Fransız
devriminden diğer üçü ise Sovyet
devriminden gelen ilkeler olarak ele alınmış ve Türkiye potası içinde
birleştirilerek üç dünya arasında
merkezi bir devlet modeli kurulmuştur . Batı dünyası ile birlikte Sovyet ve İslam dünyaları aynı dönemde birlikte var olurken, Kemalist model doğrultusunda üç dünyanın dışında yeni bir merkezi yapı olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur . Fransız ve Sovyet devrimlerinin
getirdiklerinden yararlanırken , üç ayrı dünyanın kesiştiği noktada ve dünyanın
jeopolitik merkezinde hiçbir başka modele benzemeyen siyasal yapılanma Atatürk’ün kurucu önderliğinde
gerçekleştirilmiştir . Üç kıta ile birlikte üç yarımadanın da birleştiği
merkezi bölgenin özelliklerine göre gerçekçi bir yapılanmaya gidilirken, Kemalist model de güçlü bir ulusal,üniter ve
merkezi devlet oluşumu başarılabilmiştir . Bu topraklar üzerinde Kemalist modeli ile var olan Türkiye
cumhuriyeti gene aynı model sayesinde ayakta kalarak yirminci yüzyılda yoluna
devam edebilmiştir .
Soru:7)
Son seçimler ve referandumlarda ortaya
çıkan üç Türkiye haritası , tek vatan ve tek devlet ilkeleri ile Türkiye’nin geleceği açısından nasıl
değerlendirilebilir ?
Cevap:
7) Türkiye’de yapılan genel seçimler ve referandumlar sonucunda üçe bölünmüş
Türkiye haritasının çıkmasının nedeni , Türkiye’yi son dönemlerde yöneten
iktidarların devletin kuruluş modelini
ihmal ederek ülkeyi yönetmeye kalkmalarıdır .Var olan jeopolitik koşulların
zorunlu sonucu olan kuruluş modelinin ,
batı emperyalizminin merkezi coğrafya için hazırladığı siyasal projelere alet
olarak ihmal edilmesinin sonucunda , seçimlerde sürekli olarak üçe bölünmüş
Türkiye haritası çıkmaktadır . Meclis başkanı çıkıp laiklik kaldırılmalıdır dediği bir
ortamda ülkede var olan farklı din anlayışlarının mensuplarının
harekete geçtiği ve Trakya ile
Anadolu’nun batı kesimlerine yönelerek , orta Anadolu’da giderek öne çıkmaya
başlayan İslam devleti yapılanmasına sırtlarını döndükleri göze çarpmaktadır .
Bizans ve Osmanlı döneminden kalma Gayrimüslimler
,Ermeniler,Yahudiler ,Rumlar ve
ateistler Osmanlı yıkılırken bu ülkeyi nasıl terk ettilerse ,benzeri bir yurt
dışına gitme hareketine bugün de yönelmektedirler . Son yıllarda ülke
değiştiren , yurt dışında gayrimenkul alan ve
yatırım yapan Türk vatandaşlarının sayıları giderek artmaktadır . Üçe
bölünmüş Türkiye haritasında doğu
Anadolu’da başka bir ulus devlet oluşumu öne çıkarken , ülkenin Arabistan gibi
bir İslam devletine dönüşümü sürecinde de gayrimüslimlerin tepki göstererek iç
ya da dış göçlere katıldıkları
,sandıklar açılınca ortaya çıkan seçim sonuçları ile daha anlaşılır bir duruma
gelmiştir . Seçimlerin getirdiği üçe bölünmüş
Türkiye haritasında devleti kuran
parti batı Anadolunun sahil zenginleri partisine dönüşmüştür . Orta Anadolunun Türkçü partisi
ise bu bölgede İslam kimliğinin öne çıkması
ile batı Anadolu’ya doğru bir taban
kayması yaşamıştır . Bir anlamda Doğu Anadolu’da gündeme getirilen bir başka ulus devlete taban kazandırma girişimleri
sonucunda milliyetçi parti batı Anadolu
partisi konumuna gelmiştir .Doğu bölgesinde
ise etnik ayrılıkçı yeni bir
ulusçu parti ortaya çıkmıştır .
Atatürk , kurucu önder olarak Türkiye’nin jeopolitik koşullarını iyi
bildiği için , bir milli devlet kurarken içe dönük milliyetçiliğin toplumu
bölmemesi için aynı zamanda halkçılık ilkesini de kabul ederek ve Halkevlerini bu doğrultuda kurarak
halkçılık anlayışı çizgisinde toplumu bütünleştirmeye öncelik vererek,
doğu Anadolu topraklarında devletin ulusal kimliği dışında bir başka ulus
devletin kuruluşunu önlemeye çalışmıştır .
Aynı zamanda Osmanlı döneminde
ülkenin batı kıyılarında yer alan ve ekonomi ile ticareti yönlendiren
lövanten unsurlar ile Yahudi, Ermeni
,Rumlar ve Süryanilerden oluşan gayrimüslim unsurlardan oluşan
İslam dışı toplumları da dikkate
alarak laik devlet yapılanması ile
Fransız devrimi doğrultusunda bir batı tipi devlet modelini, Küçük Asya
toprakları üzerinde gerçekleştirmeye çalışmıştır . Atatürk cumhuriyetinin temel ilkeleri olan altı ana ilkeyi iç ve dış jeopolitik koşulları dikkate alarak
belirlerken , Türkiye Cumhuriyetinin kurucu irade ve model doğrultusunda yüz
yıl ayakta kalmasını sağlamıştır . Şimdi dünya yeni bir yapılanma dönemine
girerken emperyal projeler Türkiye’nin kuruluş modelini devre dışı bıraktığı için yeniden
Doğu Anadolu’da başka ulus devlet
oluşumları gündeme getirilmekte , meclis
başkanı laikliğe karşı çıkarken ,
gayrimüslim toplum kesimleri de yeniden
batı Anadolu topraklarında İyonya ,Marmara ya da Trakya Cumhuriyetleri
kurma girişimlerine yönelmektedirler. Ayrıca İstanbul’un yeniden Vatikan destekli yeni Bizans ya da Konstantinapolis’e
dönüştürülmesi girişimleri de , batı emperyalizminin ana hedeflerinden birisi olarak öne
çıkmaktadır . Türk halkı seçim sonucunda ortaya çıkan üç Türkiye haritasının bu
doğrultuda bölünme ve dağılma sinyalleri
verdiğini görmektedir. Yüz yıl önce de
bu koşullar varken, merkezde büyük bir ulus devlet kuran Kemalizm bu nedenle yeniden güncellik kazanmıştır. Artık Türkiye yeniden Kemalist modele dönmek
zorundadır. Kemalizm ile dünya sahnesine çıkan ve yirminci yüzyılı geride bırakan Türkiye
Cumhuriyeti, yirmi birinci yüzyılda yoluna devam edebilmek için yeniden
Kemalizm’e dönerek ilelebet payidar
olabilecektir .
Etiketler:
ANCAK KEMALİZM İLE MÜMKÜNDÜR,
ANKARA KALESİ,
Ermeni,
lövanten unsurlar,
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN,
Rumlar,
Süryaniler,
TEK TÜRKİYE,
ulusal ajans,
ulusal haber,
Yahudi
30 Haziran 2017 Cuma
"AKP (Adalet & Kalkınma Partisi) ve EĞİTİM", Yalçın KOÇAK - 18. Dönem Sakarya Milletvekili
Yalçın KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Bir adam ne
kadar çok şeyi değiştirebiliyor. AK Partinin Sağlıkta ki başarısının arkasında
Dr. Hasan Çağıl ve ekibinin non stop mesaisiz çalışmalarının olduğunu
bilenlerden olarak, marifete iltifat ederek bize yakışanı yapıyoruz.
Peki eğitimde 6
eğitim bakanı, 8 müsteşar ve yaz, boz eğitim sistemleriyle yerinde sayan en
önemli bakanlığımız. Zig zaglarla kaybedilen yıllar, adeta eski cemaat,
şimdinin terör örgütünün sera bahçesi beslenip semirdiği ve tonlarca bastırılan
Kitaplarıyla finansman temin ettikleri bakanlık burası. Bizim Cizvitlerin
kozalandığı çöplükleri burası. Bakanları ile Müsteşarları ile, YÖK başkanları
ve sayısız müdür, genel müdür ve naylon akademisyenleriyle cizvit karargahıdır
Eğitim camiası, geleceğimizi satan iblislerin, hainlerin yuvasıdır burası.
Adalet ve
Güvenlik kurumlarından ByLock'çular önce açığa sonra depoya alınırken,
üniversitelere bildirilen isimleri rektörler sadece görevden uzaklaştırarak
çapsızların yapacağı bir meslek dayanışması sergiliyorlar, adam kayırıyorlar.
Üniversite camiamızda hangi hocalarda ByLock çıktı, KHK ile kovulan var mı?
Kriptolar iş başında, herkes dosyalanmış; görevdekiler tehdit ve şantaj ile
cizvitlerin istek ve işlerine boyun eğdiriliyor, biline.
Sorumuza hala cevap yok!..
Üçüncü Bin yıla girdik,
henüz daha başındayken Eğitim ve modelleri konusunda ciddi stratejik plan
kararları almalıyız.
Eğitimde her
parti istediği değişikliği yapamamalı bırakın parti farklılığını AK Parti’nin
bakan ve müsteşarları birbirinin yaptıklarını yıkmakla meşgul oldular, bir arpa
boyu yol gidilmediği gibi 72 ülke içinde 39. Sıradan 50. Sıraya geriledik,
Millet olarak günahımız ne? Çocuk yapın diyen bir Başkanımız var, sözünü yere
düşürmemişiz, geleceği kurtarmak adına üremişiz ama basiretsiz ve liyakatsiz
yönetim kadroları ve eğitilmeye muhtaç eğitimcilerle sistem iflas noktasında.
Başkan Millet
vazifesini yaptı, çapsız, tabsız ve kabı bozuk adamları, kravatı yemek peçetesi
gibi takanları dijital okur yazar olmayanları sistemden temizlemelisiniz.
Pisa 5. si
Finlandiya Eğitim Sistemini verimlilik adına değiştiriyorken biz ne yapıyoruz?
Bakan değiştiriyoruz. Çözüm mü? Hayır?
Dünya da yapay
zeka eğiticilik işine de soyunacak, ön almalı; inisiyatif kullanmalıyız.
Dijital dünya da
okur yazar olan öğretmenlerle, çocuklarımız geleceğe hazırlanmalı.
Ders konuları,
Müfredatlar yarınlar için ucu açık olmalı,
Geçmişe fener
tutularak Tarih tekraren yazdırılmalı, ön Türkler, Etrüskler, Pelasklar
muhakkak okutulmalı.
Öğrenciler
kabiliyetlerine göre çap’lanmalı,
Geliştirilen
melekelerine göre sınıflandırılmalı,
Okul
modellerimiz dijital çağın gereklerine göre dizayn edilip projelendirilmeli,
Sanal gerçeklik
ile; müzelerimiz, Uygulama eğitimlerimiz, Tarih ve Coğrafya derslerimiz
tamamlanmalı,
Sanayi
tesislerimizle içli dışlı eğitim modelini finanse etmeliyiz. Sanayicilerimiz
eğitime dahil olmalı sektörün istediği elemanın yetiştirilmesine çözüm ortağı
yapılmalıdır,
Okulda geçen
zamanla, tatilin kısalığı, ödevlerin bolluğu ile akademik başarının
sağlanamayacağı ispatlanmışken bu yanlışlardan, doğrusu tespit edilecek sisteme
dönülmelidir.
Eğitim
psikologları yetiştirmeliyiz, hem de çok sayıda. Teknik bilimlerde dahi
Sosyoloji öğretmeliyiz, (tabi kendi adamlarımız; İbn-i Haldun gibi, Cemil Meriç
gibi)
Azınlık
Liselerimiz ile KiLise'lerinin ara kapı ile birbirine nasıl bağlı
olduklarını görmeden okullarımızda ki dini eğitime karar da veremeyiz, tarafta
olamayız. Birinin modeli illaki yanlış?.
Önce ahlak,
sonra eğitim. Ahlaksız ve eğitilmiş bir adam toplumunda, dünyanında
tehlikesidir.
Proje tabanlı
öğretim modeliyle 21. Yüzyıl Türkiye’sinin kabiliyetlerini yetiştirerek,
bekamızı sağlamalıyız. Ülkenin ve geleceğimizin bu sorununun bu günden
görünmesi gerektiğine dair ikazi mahiyette ki yazımızın kaale alınması
dileğimizi yineliyoruz.
Çocuklarımıza;
Globalizm'in sivri dişlerinden, Kapitalizmin sömürüsünden nasıl
kurtulacaklarını öğretirken bağımsızlıklarını nasıl koruyacaklarını, Vesayetsiz
devletin, İcazetsiz demokrasinin ve Bürokrasisiz bir ülkelerinin olmasını
istiyorlarsa Düşünmeyi öğrenmekle, anlamayı öğrenmekle işe başlayabileceklerini
öğretmeliyiz.
Kıtalar arası
değil, Gezegenler arası dolaşabilmenin, disiplinler arası eğitim ve öğretim
modeliyle gerçekleşeceğini, öğrenen, sorgulayan ve talep eden talebelerle
Üçüncü binin Türk asrı olacağını anlatmalıyız.
22 Haziran 2017 Perşembe
KARAVANA Sistemine Dönmeyen ve Askeriye'ye Para Hırsıyla Gözü Dönmüş Sahtekârları Sokanların Emelinden ve Nesebinden Şüphe Etmek Gerekir!..
MANİSA'DA ASKERLERİMİZ "YANDAŞ ŞİRKET TARAFINDAN YAPILAN" YEMEKLERDEN ZEHİRLENİYOR
Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar
Manisa’da askerlerimiz
yemeklerden zehirleniyor. Medyada gördüğümüz fotoğraflar ve gelişmeler üzücü
adeta; “Bunlar mı bizi koruyacak!” dedirten türden ve Türk Silahlı Kuvvetleri
için itibar kaybı!
Manisa’da askerlerin yemeklerden zehirlenmesi bir değil, iki değil tam dört defa oldu! Ayrıca başka yerlerden de yemek zehirlenmesi haberleri geliyor! En sonunda yandaş yemek şirketinin sözleşmesini iptal etmek zorunda kaldılar. Ama bu konuda Meclis Araştırma Komisyonu’nun kurulması AKP ve MHP oyları ile engellendi. Yani iktidar; araştırılmasın, bu olayların üstü kapansın istiyor.
Manisa’da askerlerin yemeklerden zehirlenmesi bir değil, iki değil tam dört defa oldu! Ayrıca başka yerlerden de yemek zehirlenmesi haberleri geliyor! En sonunda yandaş yemek şirketinin sözleşmesini iptal etmek zorunda kaldılar. Ama bu konuda Meclis Araştırma Komisyonu’nun kurulması AKP ve MHP oyları ile engellendi. Yani iktidar; araştırılmasın, bu olayların üstü kapansın istiyor.
Özelleştirme Sihirli
Bir Formüldür
Askeri birliklerde yemek
pişirme işlerinin özelleştirilmesi AKP ile 2003’de başladı. Neymiş
efendim; “Asker yemek pişirmezmiş”. Yalan! Asker yemek de pişirir,
temizlik de yapar ve üretim de! İşte MİLGEM (Milli Gemi) ve Heybeliada
sınıfı korvetler! Askerin yaptığı böyle bir projenin dünyada bir örneği yok.
Eğer askerleri yemek pişirme
gibi hizmet görevlerinden alıp onları muharip görevlere vererek tasarruf yapmak
istiyorsan çözüm çok basit; Yemek pişirmek görevlerine sivil memur kadroları
açarsın, onlar yapar bu işi ama asker gibi! Ama bu “Siyasal İslamcı”siyasi
kadroların eline okyanus ötesinden reçete vermişler; “Özelleştirme sihirli
bir formüldür” diye. Her alanda sonuç ortada!
Özelleştirirsek Gelenek
Kaybolur
2008-2010 tarihleri arasında
Deniz Harp Okulu Komutanıydım. Yaklaşık 800 dönüm üzerine bulunan Deniz
Harp Okulu Yerleşkesinde üç farklı yerde yemek pişiriliyordu (Öğrenci,
Asker, İşçi) ve memnuniyet en üst düzeydeydi. Bizi de zorluyorlardı
özelleştirme için!
Direniyordum ama nereye
kadar! Baskı karşısında şöyle bir çözüm buldum; Öğrenci yemek işlerini
özelleştirmeyelim. Çünkü burası 1773’de kurulmuş tarihi bir okul ve kurum.
Tarihi içinde oluşmuş gelenekleri var. Yemek yeme şekli, başlangıcında ve
sonunda yapılan ritüeller ve dualar hatta yemeklerin çeşitleri ve lezzetleri
bile bu geleneğin parçası. Kuru fasulyenin, dalyan köftenin, talaş böreğinin,
kadın budu köftenin, barbunya pilakinin, vezir parmağının, samsa tatlısının Deniz
Harp Okulu’na has bir lezzeti var. Özelleştirirsek nesiller ve sınıflar boyunca
süregelen bu geleneğimiz de kaybolur! Büyük kurumlar basit gibi gözüken bu
gelenekleriyle de yaşarlar!
Asıl Amaçları Kâr
Sağlamaktı
Kabul ettirmiştim! Ama asker
ve işçi yemeğimiz özelleştirilmişti. Yemek şirketleri ihale ile yemek pişirme
işini alıyorlardı. İhaleyi kazanabilmek için bildiğiniz gibi fiyat
kırıyorlardı. Sonunda yemek şirketinin asıl amacı kar sağlamaktı. Ama biz
pişirdiğimiz taktirde asıl amaç daha lezzetli, daha besleyici yemek çıkarmak ve
azami insan sağlığı koşullarını sağlamaktı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde
yemek numuneleri her gün 11:30’da komutana çıkarılır ve lezzetine baktırılır,
direktifi alınır, buzdolabına kaldırılır, 48 saat saklanır ve sonunda imha
edilir. Bir zehirlenme vakası olduğunda ilk iş komutan tarafından tadılmış bu
numunelere bakmaktır.
Amaç Beni Yok Etmekti!
Manisa’da üst üste tam dört
defa gıda zehirlenmesi vakası meydana geldi. Bu normal değil. Bu muhtemelen Gülen
Cemaati’nin saldırısı, araştırılması lazım. Amacı ise birlik komutanına yönelik
itibarsızlaştırma yanında kaos yaratmak, Türkiye’de her şeyin çığırından
çıkmasını sağlamak, örgütsel güç ve dış destek nedeniyle durumsal üstünlük elde
etmek, “Bizimkiler gitti, artık TSK bu işi yapamıyor” dedirtmektir!
Nereden mi çıkardık! Gıda
zehirlenmesi saldırısı; Gülen Cemaati’nin eski bir yöntemidir. 2010’da
benim komutanlığım sırasında, Deniz Harp Okulu’na yaptılar! Hem de Deniz
Kuvvetleri Komutanı’nın Deniz Harp Okulu’na denetlemeye geldiği gün. Amaç
beni itibarsızlaştırmak ve yok etmekti. Çünkü cemaate direnç
gösteriyorduk. Yaklaşık 500 öğrenci etkilendi! Denetlemeye gelenler de! Hatta
ben de; ama komutandım, ayakta kalmam lazımdı! Allah korudu, yaşamını
kaybedenler bile olabilirdi!
Cemaatin Delil Üretim
Merkezleri
Deniz Harp Okulu’nun
yemekhanesi laboratuvar gibiydi! Burada, saldırı olmaksızın gıda
zehirlenmesi olamazdı! İnsan sağlığı ve temizlik standartları açısından, belki
de Türkiye’nin yüzde 5’lik en üst diliminde yer alıyordu!
Aklınıza geliyordur mutlaka; “Bir
Müslüman böyle bir saldırı yapar mı?” diye. Emin olun “Siyasal
İslamcı” ise yapar, hem de daha da fazlasını bile! 15 Temmuz’da, halkın
üzerine nasıl ateş açtıklarını gördünüz. Ergenekon ve Balyoz gibi
kumpas operasyonları sırasında cemaatin, “Delil Üretim Merkezlerinde” imal
ettiği delillerle, masum askerlere ve aydınlara ayarlanmış mahkemelerde nasıl
tuzaklar kurduğunu gördünüz ve tanıklık yaptınız.
Önemli Olan Cihada
Katılıp Katılmadığındır!
Bakınız; dindar veya Müslüman demiyoruz, “Siyasal
İslamcı” diyoruz. Yani İslam’ı siyasi hedef ve amaçları için
enstrüman haline getiren ve kirleten insan, grup, cemaat veya bir partidir bu!
“Siyasal İslamcı” için
etik değerlerin, insan hak ve özgürlüklerinin, adaletin, evrensel ilkelerin,
yurttaşlığın, dürüstlüğün hatta ibadetini harfiyen yerine getiren Müslümanolmanın
bile beş paralık değeri yoktur! Önemli olan; canınla ve malınla cihada katılıp
katılmadığındır! Günümüzde bu cihat; cemaat liderinin, tarikat şeyhinin, imamın
veya“Siyasal İslamcı” parti liderinin gösterdiği hedeflere, canınla ve
malınla yürüyüp yürümediğindir.
Yapılması Gereken
Nedir?
Bugün, ülkemizi yöneten iktidar da Gülen
Cemaati de “Siyasal İslamcı” ideolojiye,“Yeni Osmanlıcı” hayale
ve mezhepsel bakış açısına sahiptir. Dün beraberdiler, adaleti yok ettiler
ve ülkemizi felakete sürüklüyorlardı; bugün kavga ediyorlar, yine adalet yok ve
ülkemizi felakete sürüklemeye devam ediyorlar.
Yapılması gereken; Atatürkçüsü,
çağdaşı, yurtseveri, entelektüeli, sıradan insanı, dindarı ve alt kimliği Kürt olanı
ile birleşmek, bu sürece dur demektir. Halen ülkemizi yöneten iktidar iradesi
ile esenliğe çıkabilmek ve gün yüzü görebilmek imkansızdır!
Yarın (22 Haziran 2017),
Maçka Parkında “Adalet Nöbetinde” olacağım.
Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar
21 Haziran 2017 Çarşamba
MİLLİ DAVA & YAVRU VATAN "KKTC’DEN BİR HİKÂYE" Yurdagül ATUN
KKTC’DEN BİR HİKÂYE
İzole, tek
tanıyanı Türkiye olan bir devlet…
Üretim yok, zira
üretimin maliyeti nüfusa göre ağır. Koca fabrika kurmaktansa ithal etmek daha
ucuza geliyor.
Ekonomisinin iki
lokomotif sektörü var: Turizm ve eğitim.
Dünyanın en
huzurlu tatilini vadetmesine, çok güzel otellere sahip olmasına, hizmet
sektöründe 10 üzerinden 10 alacak duruma gelmesine rağmen, direk uçuş
olmamasından ötürü turizmde istediği yerde değil.
Üniversiteler
turizmden bir tık daha önde ekonomik katkı konusunda.
Yaklaşık 30
yıldan bugüne adanın bakkaldan taksiye, cafeden inşaat sektörüne, ekonominin
tüm paydaşlarını besliyor üniversiteler.
Yaklaşık 100 bin
öğrenci var adada. Bir zamanlar kalitesi tartışılmış olsa da bugün YÖK’ün
koyduğu kurallar, okulları, işi sıkı tutmaya zorluyor. Zaten sağcısı solcusu
KKTC Hükümetleri de adanın “üniversiteler çöplüğü” olarak değil, nitelikli
üniversiteleriyle anılmasını istiyor.
O yüzden,
herkesin üniversite sahibi olmasına olanak tanıyan yasayı değiştirerek, rant
için değil, gerçekten ve dünya kriterlerinde eğitim verme, KKTC diplomalarını
dünyanın her yerinde tercih edilir hale getirme mecburiyetine malik bir yasa
yaptılar.
Özetle yeni
yasaya göre her önüne gelen, “okul açayım da para kazanayım” diyemiyor. Belli
kriterlere sahip olacak okul açacak olan.
GELELİM HİKÂYEMİZE;
Türkiye’nin
sayılı okullarından biri KKTC’de de üniversite açmak ister. Başarıları
tescilli, standartları, dünyanın en ünlü okullarının seviyesindedir. O yüzden
kapıların hemen açılacağını düşünür. Niyet Girne bölgesidir.
2016 yılının
Eylül ayında başvuru yapar. Projeyi sunar, KKTC’ye yapacağı katkıları anlatır.
Milli Eğitim Bakanlığı yasanın değişeceğini, beklemesi gerektiğini söyler
kendilerine.
“Eğitim için
üniversite kurma” niyetinde olan ve standartlarüstü yetkinliğe sahip işadamını
yeni yasaya tabi olacak olmak korkutmaz, sabırla bekler. Nasıl olsa eğitim
adına konulan tüm kuralları yerine getirecek donanımdadır.
Bu dönemde KKTC
klasiği, yani “araya adam sokarak, işi çabuklaştırma” yoluna gidilmez, hatta
tevessül dahi edilmez. Yasa değişti, değişiyor derken 6 ay geçer.
Bu arada,
Türkiye’nin en güzide eğitim kurumlarından birinin KKTC’ye geleceğini duyan
İskele bölgesi siyasileri, bu üniversitenin kendi bölgelerinde yapılması
konusunda ricacı olurlar. İşadamına bölgeyi gezdirip, “biz her türlü yardıma
hazırız. Taş taşır, duvar öreriz. Yeter ki siz buraya gelin” sözleriyle
işadamını ikna ederler.
Niyetleri orada
Cambridge gibi üniversiteler bölgesi oluşturarak bölgenin makus talihini
yenmek, bölge insanına istihdam kapısı açmaktır.
Belli bir
bölgenin “üniversiteler bölgesi” olarak ayrılması ve bundan sonra adada
açılması planlanan tüm üniversiteleri oraya toplamak adına Bakanlar Kurulundan
karar çıkması gerekmektedir.
Herşey yasal
prosedür içinde ve olması gerektiği şekilde cereyan ederken, KKTC’deki
üniversitelerden birinin sahibi, bu üniversitenin gelecek olduğunu duyar.
Öfkesini gizleyemez, “ne gerek var” der. Sonrasında ise bu üniversitenin
gelmemesi adına siyasiler üzerindeki nüfuzunu kullanarak, İskele’de
Üniversiteler Bölgesi ayrılmasına mani olur. Hatta 30 yıldır aklına gelmeyen
bir şey birden aklına gelir, “ben İskele bölgesinde yatırım yapacağım” der!
Olay çok
şaşırtıcı bir boyuta gelmiş, bugüne kadar açılan üniversitelere ses çıkarmayan
kişiler, bu üniversiteye karşı alenen bir savaş başlatmış, muhalif medya da
gerçekdışı iddialarla bilerek veya bilmeyerek kişisel hamleye çanak tutmuştur.
Bu olay
üzerinden yürütülen “kıyak”, “Peşkeş” temalı saldırıların anafikri budur;
Birilerinin kazancı
azalmasın diye, ülkenin ekonomik kalkınmasına takoz koymak! Zira ne kıyak
vardır ve peşkeş…
Kendilerini
yarışa sokacak okuldan daha iyi olma çabası içine girmekten korkan, rekabetin
getirdiği yarışla KKTC eğitim sektörüne ve ekonomisine ivme kazandıracağını
akıl edemeyen, rakipsizlik hissiyatının dayanılmaz hafifliğini korumak için
mevcut düzenine halel gelmesini istemeyen bu kişilerin hesap edemedikleri
birkaç şey var: Biri, Allah’ın herkesin rızkını ayrı gönderdiği, kimsenin,
kimsenin rızkını yiyemeyeceği, diğeri de, bölge halkının, kendileri üzerinden
oynanan bu oyunu, oyunun kurucularını, çıkarları için bölgeye verecekleri
zararı asla unutmayacakları.
Dileriz bu tek
taraflı rekabet bölge insanına yarar, bölgeye yatırım yapma sözü veren işadamı,
sözünü tutar da, “Üniversiteler Bölgesi” oluşturulduğunda bölgeye gelecek maddi
katkı kadar katkı koyar bölgeye.
YURDAGÜL ATUN
12 Haziran 2017 Pazartesi
MİLLİ DAVA KIBRIS "CENEVRE’DE GÜVENLİK VE GARANTİLER TUZAĞI" Prof. Dr. Ata ATUN
CENEVRE’DE
GÜVENLİK VE GARANTİLER TUZAĞI
New York
zirvesinde varılan mutabakata göre 2’nci tur 5’li Kıbrıs Konferansı ucu açık
olarak 28 Haziran'da Cenevre’de gerçekleştirilecek. Konferans BM Genel
Sekreteri Antonio Guterres’in huzurunda gerçekleşecek. Masaya BM Genel
Sekreter’in Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide BM’yi temsilen, Kıbrıslı
Türkler ve Kıbrıslı Rumlar taraf olarak, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere
garantörler olarak, Avrupa Birliği de gözlemci olarak oturacak. Avrupa Birliği
ilk kez resmi olarak gözlemci sıfatı ile masada yer alacak.
Tezgah büyük
aslında. Girit’te de aynen bu yöntem uygulanmıştı.
Anastasiadis 1.
Cenevre konferansında kurduğu Harita tuzağına düşürdüğü KKTC ekibini 2.
Konferansta da Güvenlik ve Garantiler tuzağına düşürmek için paçaları sıvamış
gözüküyor. Gündeme hiçbir konu konuşulmadan ve tartışılmadan Güvenlik ve
Garantiler konusunu koydurmak peşinde. Bunun için de önkoşul yaratmaya
çalışıyor.
Resmi gözlemci
olarak Avrupa Birliği’nin ne işi var masada pek de anlaşılır gibi değil. Zaten
Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği üyesi, İngiltere ayrılma
sürecinde ama halen daha Avrupa Birliği üyesi, buna ilaveten bir de Avrupa
Birliğinin kendisi oturuyor masaya, geri kalan 25 ülkeyi temsilen. Bunların da
muhatapları ve Kıbrıs konusunu görüşecekleri taraflar da Türkiye ve KKTC.
1963-1974
yılları arasında Rum Yönetiminin Kıbrıslı Türklere uyguladığı insanlık dışı
soykırım, insafsızca kısıtlanan dolaşım,
mülk edinme, eğitim, kültürel faaliyet, spor yapma hakları ile acımasız
ekonomik uygulamalar göz ardı edilerek ve de kasten unutularak, Orta Doğu’da
kan gövdeyi götürürken ve de terör Avrupa Birliğine sıçrama yapmışken Kıbrıs
Rum tarafı ile baryaları (kankaları) AB grubunun ilk önerisi “Güvenlik ve
Garantiler” konusunu görüşelim, sonra içeriğini çağa göre uyduralım olacak.
Ardından da “nasıl olsa Güvenlik ve Garantiler konusunu gündeme getirdik,
masaya koyduk ve tartışmaya açtık artık bundan hiç kimse geri dönemez”
düşüncesi ile Yunanistan masayı bozmazsa, Toprak, Mülkiyet, İç Yönetim ve Güç
Paylaşımı konuları masada kerhen görüşülecek.
Anastasiadis.
Batı Trakya’da yaşayan kardeşlerimize, soydaşlarımıza halen daha AB üyesi
Yunanistan’ın uyguladığı baskıyı görmezlikten gelerek, arlanmadan, utanmadan
“Güvenlik ve Garantilerin” kalkmasını istiyor.
Yüksekten uçuyor
Rum lider. Hayal gücü göklerde uçuşurken, 2. Cenevre Konferansında beklentileri
de çok yüksek düzeyde. Saf saf,
Türkiye'nin Avrupa Birliğinin resmi gözlemci olduğu masada, Kıbrıs Rum Yönetimi
muhatap alacağını ve garantörü olduğu 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasında
yer alan Güvenlik ve Garantiler konusunun değiştirilmesini ve Türk Silahlı
Kuvvetlerinin adadan tümüyle ayrılmasını tartışacağı rüyasını görüyor.
Yunanistan ise masaya
oturmak için Batı Trakya’daki soydaşlarımıza uyguladığı kısıtlamalar ve
baskılar, normal bir uygulamaymışçasına ne koparırsak kardır zihniyeti ile
“Sıfır garanti, sıfır güvenlik, sıfır asker” gibi çağdışı bir isteği öne sürmüş
durumda.
Anastasiadis
harita konusunda başarılı bir şekilde uyguladığı “Kasaya koyma” yöntemi ile,
Türk tarafının “Güvenlik ve Garantiler” konusunda ne gibi tavizler
verebileceğini yazılı olarak sunmasını ve
kimseler görmeden kasaya konulması talebini daha açıklayamadı ama onun
da kokusu önümüzdeki günlerde çıkacak elbette...
Anlaşılan Türkiye
ve KKTC’yi aptal, kendilerini çok akıllı sanıyorlar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






