ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2017 Salı

Türkiye'nin sınırları yakında değişecek!.. "İşte Michael Rubin'in Türkiye'nin bölünme senaryosunu yazdığı o yazısı:"

Türkiye'nin sınırları yakında değişecek!..
Amerikalı neo-con yazar Michael Rubin'e göre Türkiye'nin bölünme sürecinin psikolojik aşaması tamamlandı ve Erdoğan tarihe 'kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan kötü adam' olarak geçecek. 
15 Temmuz darbesini önceden yazan Amerikalı neo-con yazar Michael Rubin, Türkiye'nin bölündüğünü, ancak henüz Kürtlerin ayrı bir devlet mi kuracakları yoksa Türkiye'nin içinde bir federasyon mu olacaklarının belli olmadığını öne sürdüğü bir yazı kaleme aldı. Rubin'e göre Türkiye'nin bölünme sürecinin psikolojik aşaması tamamlandı ve Erdoğan tarihe 'kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan kötü adam' olarak geçecek.
Rubin yazısını şöyle bitirdi: "Türkiye parçalara ayrılmış durumdadır. Sınırları yakında değişecek; tek mesele bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak yoksa Türkiye'ye dahil bir federasyon mu henüz belli değil. Erdoğan kendisini büyük bir lider ve yeni Atatürk olarak görüyor olabilir. Fakat Atatürk modern Türkiye'yi inşa ederken, Erdoğan onu yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Erdoğan tarihe bir kahraman olarak geçmeyecek, kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan yozlaşmış bir kötü adam olarak geçecek."
İşte Michael Rubin'in Türkiye'nin bölünme senaryosuna dair yazdığı menfur yazısı:
Bir ülke ne zaman parçalanır? İç savaş ve şiddet dolu karışıklıklar parçalanma aşamasının ön adımlarıdırlar. Çekoslovakya'nın barışçıl bölünmesinin karşısında Yugoslavya ve Hindistan örnekleri de bulunuyor. Etiyopya'dan kopmasından önce Eritre'de onlarca yıl çatışmalar sürmüştü, ya da Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederek Sudan'dan koparken de durum farklı değildi. Bangladeş'in Pakistan'dan kopması ise sadece bir yıl almıştı fakat o bir yıl içerisinde Suriye'de son beş yılda ölen insandan daha fazlası hayatını kaybetmişti. 
Ancak bu örneklerin hepsinin ortak özellikleri politik ayrışmalar ile bölünme öncesinde ortaya çıkan psikolojik bölünme halidir. Eritreliler bağımsızlıklarını ilan etmeden çok uzun zaman önce kendilerini Etiyopyalı olarak görmekten vazgeçmiş ve ayrı bir topluluk olarak düşünmeye başlamışlardı. Bangladeşliler içerisinde yaşadıkları toplumdan farklı bir dil konuşuyorlardı ve oldukça farklı bir kültürel kimliğe sahiptiler. Çekler ve Slovaklar zorla birlik haline getirilirlerken farklı tarihsel altyapılara ve dillere sahiptiler.
Donald Trump'ın seçim galibiyetinden sonra ayrılık konuşmalarının ortaya çıktığı California'da ise durum aynı değil. Eyaletler arası otoyol sisteminden tutun da Hollywood'un Ulusal Futbol Ligine kadar, California Amerika'nın ta kendisidir. Californialılar, öteki 49 eyalette bulunan vatandaşlarıyla birlikte dünyanın farklı yerlerinde savaşmışlardır. California halkının büyük bölümü trump'tan hoşlanmıyor olabilir, California halkının büyük çoğunlu da kendisine oy vermemiştir. California'nın ayrılık konuşmaları strest atmaktan başka bir anlama gelmeyecektir.
Şimdi bir de Orta Doğu'ya bakalım: Kürtler kendilerini ulus olamamış büyük bir topluluk olarak görüyorlar. Onlarca milyon Kürt dört bölge ülkesine yayılmış halde yaşamaktadırlar: Türkiye, Suriye, İran ve Irak. Kürtler Irak'ta onlarca yıldır süren bir mücadele içerisindeler. Irak monarşisi süresince, Kürtler ve monarşi güçlerinin arada sırada çatıştıklarına şahit oluyorduk fakat o günler 1961'de kaldı, sadece üç sene sonra Irak ordusu bir darbe ile monarşiyi yıktı ve Kürtlerin mesafeli kaldığı Bağdat bu topluluğun üzerine ateş püskürmeye başladı. Ayaklanmalar ve düşük yoğunluklu çatışmalar sonraki on yıl da sürdü. 1970 senesinde, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Molla Mustafa Barzani, şimdiki lide Msut Barzani'nin babası olur, Saddam Hüseyin'in barış sağlanabilecek pragmatik bir lider olduğunu düşünmüştü. Baba Barzani ve Saddam birlikte Kürtlere otonom haklar tanıyan bir anlaşmaya varmışlardı. Çok kısa bir süre sonra ise Barzani Saddam'ın samimiyetsizliğine tanık olacaktı. Çatışmalar bir kez daha başlamıştı. Çatışmaların sertleşmesi ve Saddam'ın baskıcı bir tutumu benimsemesi Kürtlerin kendi tarihsel miraslarına yönelerek Iraklı liderin kafalarına sokmaya çalıştığı düşünceleri reddetmeye yöneldiler. 1991 senesi, Saddam'ın bir hesap hatası ile şekillenmişti: Saddam sivil devlet memurlarını geri çekmiş ve ablukaya aldığı Kürtlere boyun eğdirmenin yolunu aramıştı. Irak Kürtleri ise durumdan avantaj sağlayarak kendi hükümetlerini kurmuşlardı.
TÜRKİYE'NİN SINIRLARI YAKINDA DEĞİŞECEK
O günlerin üzerinden 25 yıldan fazla zaman geçti. Genç nesiller Saddam'la asla karşılaşmadılar, ve çoğu sivil Kürt savaşı asla deneyimlemediler, İslam Devleti'nin Kürt kentlerine birkaç düzine mil yaklaşmasını önemsemediler. Kürtçe konuşuyorlar ve Arapça anlamıyorlar. Kürt şarkıcıları dinliyorlar ve Kürt televizyonu izliyorlar. Bırak Irak'ın güneyini, pek azı daha önce Bağdat'ta bulundu. Çok azı kendisini Iraklı hissediyor. Bu yeni birşey değil, çok sayıda akademisyen ve gazeteci Irak Kürdistan'ını ziyaret ederek aynı gözlemlerde bulunuyorlar. Basra, Necef, Kerbela ve hatta Bağdat'ta Irak Kürdistan'ının ne kadar farklı olduğuna dair konuşmalar yapılıyor fakat onların da pek azı bölgeyi ziyaret etmişler. Eğer Kürdistan dağlarında yaz tatili merkezleri inşa edilmiş olsalardı, Iraklılar buraları ziyaret ederlerken sanki yabancı bir ülkeye giriyormuş gibi pasaport kontrolünden geçeceklerdi. Oysaki bir zamanlar okullarda Arap milliyetçiliğinin birlik olabilmek için verdiği savaşı öğreniyorlardı, çok sayıda genç Iraklı genç Irak Kürdistanı'nın ülkeye bütünüyle entegre olması gerektiği konusunda umursamaz durumda. Irak Kürtlerinin kazançları sadece bölgelerinin kontrolü ile kısıtlı kalmadı, aynı zamanda psikolojik olarak kendilerini kabul ettirmeyi de başardılar.
Türkiye'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kürtlere karşı kanlı ve küçük düşürücü bir girişim içerisinde. Yapmaya çalıştığı seçimlerde Kürtlerin büyük bölümünün oyunu alabilmekti, fakat kısa süre önce Kürtlerin oylarına ihtiyacı kalmadığında verdiği sözleri de unuttu. Barış sürecine olan inancında samimi değildi. Çok geçmeden gördü ki Kürtler HDP'ye oy veriyorlar, kavurucu dünya siyasetini benimseyerek Cizre, Silopi, Nusaybin gibi kasabaları yıkarak Suriye'nin Halep'ine benzetirken, düşmanının kaynaklarını kurutmaya yöneldi. Barış görüşmesinin ardından gelen ve 1980'lerin ortalarını anımsatan şiddet deneyimi Türkiyeli Kürtlerin Türk vatandaşları ile müşterek gelecek düşüncesinden vazgeçmelerine neden oldu. Kafa yapısı değişen ise sadece Kürtler değiller. Erdoğan Türk basını üzerinde oldukça güçlü bir kontrole sahip, Türkler şimdiye kadar olmadığı denli baskı altında tutulan ve konuşmasına izin verilmiş kısık seslere maruz kalıyorlar.
 Sonuç olarak, yeni nesil Türkler eğer düşman olarak değilse Kürtleri en azından öteki olarak görüyorlar. Batılı yaşam tarzına sahip Türklerin büyük çoğunluğu Türkiye'nin Güney Doğu bölgesine adımını bile atmamış, bölgede yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğu ise Antalya, Bursa ve İzmir'i asla ziyaret etmeyecekler. Türkiye psikolojik anlamda bir bölünme sürecinden geçiyor. Hatta Erdoğan'ın kendisi dahi bir aşamada bu bölünmenin kaçınılmaz olduğunu anladı, ve hatta ekonomi politikalarından Kürt bölgelerini silmesinden bu durumu anlayabiliriz.
Psikolojik bölünme etnik bir temizliği tersine çevirmeyi imkansız hale getirmektedir. Neredeyse imkansız hale gelmesi bir yana, Kürtler de silahlı ve savaş deneyimine sahipler. Türkler gerçeklerle yüzleşmeliler: Türkiye parçalara ayrılmış durumdadır. Sınırları yakında değişecek; tek mesele bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak yoksa Türkiye'ye dahil bir federasyon mu henüz belli değil. Erdoğan kendisini büyük bir lider ve yeni Atatürk olarak görüyor olabilir. Fakat Atatürk modern Türkiye'yi inşa ederken, Erdoğan onu yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Erdoğan tarihe bir kahraman olarak geçmeyecek, kibiri uğruna Türkiye'yi yıkan yozlaşmış bir kötü adam olarak geçecek. Michael Rubin & 10.12.2016
Kaynak: https://www.aei.org/publication/has-there-been-psychological-partition-in-turkey/
KAYNAK NOT'U: CNN'in tanınmış İranlı röportajcısı Christian Amanpour ' un eski eşi,   Amerikalı  araştırmacı yazar  Michel Rubin 'in   Türkiye ile ilgili makalesi...  Rubin, bir ara Beyaz Saray'ın Sözcülüğünü de yapmıştı. Halen, Washington' da kl " Middle East Instıtute" 'un Başkanıdır.

10 Aralık 2016 Cumartesi

HEM “DOST VE MÜTTEFİK”, HEM DE “DÜŞMAN”… NECDET BULUZ

HEM 
“DOST VE MÜTTEFİK”, 
HEM DE, AMANSIZ BİR “DÜŞMAN”…
NECDET BULUZ
Artık bazı gerçekleri görüp, kararlarımızı da bu gerçekler ışığı altında vermemiz gerekiyor. Yıllardır, Amerika için “dost ve müttefikimiz” deyimini kullandık, halen de kullanıyoruz. Ancak, bir ülke hem “dost ve müttefik” hem de “düşman” olabilir mi? Olabiliyor. Son gelişmeler bunu çok açık ortaya koyuyor.
Bilenler biliyor!.. 
Geriye bakmaya, olup bitenleri burada teker teker dökmeye gerek yok. Bilenler biliyor. Son Suriye ve bölgemizdeki olaylara baktığımızda dost ve müttefik olarak değerlendirdiğimiz Amerika’nın Türkiye için adeta düşman gibi hareket ettiğini görmekteyiz.
Türkiye yıllardır PKK terör örgütü ile mücadele ediyor. Suriye’nin güneyindeki PYD güçlerini de PKK’nın devamı olarak görüyor. Bu konuda PYD’ ye her türlü desteği veren dost ve müttefikimiz Amerika’ya da “PYD, terör örgütü PKK’nın devamıdır” açıklamalarını en üst seviyeden ilettik, halen de iletiyoruz.
Ancak, Amerika bu sesimize bugüne kadar kulak vermedi. Tam aksine PYD ve onun silahlı gücü YPG’ ye olan ilgisini, desteğini ve silah yardımını daha da artırdı.
İşin önemli ve düşündürücü tarafı şu:
PYD’ ye verilen Amerikan silahları terör örgütü PKK’nın da eline geçiyor. Doğu ve Güneydoğu’da güvenlik güçlerimiz ile çatışan ve öldürülen PKK’lıların elinde bu silahlar bulunuyor. Bunların da raporlarını ve belgelerini yine Amerikalı yetkililere iletiyoruz.
Yine sesimizi duyuramıyoruz, yine dost ve müttefikimiz bildiğini okuyor.
Şimdi de Suriye’deki PYD/YPG güçlerine Amerika Stinger füzeleri verecek.
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü “Fırat Kalkanı” harekâtını önlemek için PYD ‘yi daha da güçlendirecek.
Uçak, helikopter, İHA’lara ve keşif uçaklarına karşı omuzdan atılan Stinger füzeleri 5 kilometrelik alanda etkili oluyor.
İşin bir başka tarafına da bakalım:
Bugüne kadar PYD’nin elinde olan silahlar PKK’nın eline geçtiğine göre Amerika’nın Stinger füzeleri de PKK’nın eline geçmiş olmayacak mı? Amerika gibi bir ülke bunu bilmez mi?
Nitekim Başkan Obama, Suriye’de ABD’nin terörle mücadele operasyonlarına destek veren gruplara silah yardımını sınırlayan yasa hükümlerini devre dışı bırakacak bir başkanlık kararnamesi yayımladı. Çıkarılan kararnamede, “Faaliyetler, kuşatıcı savunma koşullarının maddeleri ve yabancı güçlere yardım, düzensiz birlikler, gruplar veya ABD’nin Suriye’de terör karşıtı operasyonlarını destekleyen bireyler, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları için esastır.” ifadelerine yer veriliyor.
Görüldüğü gibi Amerika çıkarları gereği her şeyi yapıyor. Bizim “terörist” dediğimiz gruplara da her türlü desteği vermekten kaçınmıyor.
Suriye’deki PYD güçlerini neredeyse Türkiye ile bir tutup, devlet statüsünde görecekler. Zaten PYD güçleri için “Bizim kara gücümüz” diyorlar. Adeta müttefikleri gibi davranıyorlar.
Şimdi biz yazımızın başlığını “hem dost ve müttefik, hem düşman” diye attık. Bütün bu gelişmeler ışığı altında bunda bir yanlış var mı? Hem dost olacaksınız, hem müttefiklikten söz edeceksiniz, hem de düşmanca hareketler içine gireceksiniz. Bununu başka bir adı olabilir mi?
Burada oynanan oyun çok yönlüdür.
Amerika, uzun zamandır PKK’ya perde arkasından destek veriyor. Bunu Körfez Savaşı öncesi Türkiye’de konuşlandırılan Çekiç Güç döneminde de gördük. Çekiç Güç’e bağlı helikopterlerin dağlardaki PKK’lılara yiyecek, giyecek, ilaç ve silah attığı belgelerle ispatlanmıştır.
Eşref Bitlis Paşa’nın uçağının düşürülüp öldürülmesinin bir başka nedeninin de bu olduğuna dair şüphelerin halen giderilmemiş olduğunu de görüyoruz.
Türkiye, haklı olarak sınırlarını korumak, terör belasından kurtulmak için Suriye sınırı boyunca mücadele veriyor. IŞİD’a karşı da harekât düzenliyor. PKK’nın Suriye uzantısı olarak gördüğü PYD güçlerinin de belirlenen “kırmızı çizgiler” içine girmemesinde direniyor.
Şimdi, Dışişleri Bakanlığımız ve yetkililerimiz Amerika’ya Stinger füzeleri konusunda uyarılarda bulunuyor. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Müftüoğlu, açıklamasında “ABD tarafından söz konusu teçhizatın Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerinin eline geçmemesi bakımından uyarı yapılmıştır” deniliyor.
Bu uyarılar yerini bulur mu, sanmıyoruz. 
Daha önce yaptığımız hangi uyarılarımızı Amerika dikkate aldı ki?
O halde kendi göbeğimizi kendimiz kesmek durumundayız.

Amerika olan ilişkilerimizi yeniden düzene sokmak, attığımız her adıma dikkat etmek ve artık “hem dost ve müttefiklik” ile “düşmanlığın” birlikte olamayacağını bilmemiz gerekiyor.
Bu arada Rusya’nın dostluğuna da güvenilir mi, bunu da bir başka yazımızda enine boyuna tartışıp, görüşlerimizi sizlere yansıtacağız.
necdetbuluz@gmail.com
www.facebook.com/necdet.buluz

20 Kasım 2015 Cuma

Donald Trump: ABD’deki Müslümanlar özel kimlik taşısın

Cumhuriyetçi Başkan Adayı Donald Trump: 

ABD’deki Müslümanlar özel kimlik taşısın!...

AMERİKA BÜLTENİ (19 Kasım 2015)
ABD ve Avrupanın dinci ve milliyetçi sağında Müslüman göçmenlerle ilgili yükselen histeri, Nazi uygulamalarını hatırlatacak boyutlara ulaştı. Cumhuriyetçi Partide başkan adayı Donald Trump, ülkedeki bütün Müslümanların fişlenmesi veya Müslüman olduklarını belli eden bir özel kimlik taşıma zorunluluğu fikrine, ‘yapmak zorundayız’ şeklinde destek verdi.  
Trump, Yahoo News’a verdiği röportajda, ‘Bir yıl öncesine kadar bile düşünülemeyecek şeyleri yapmak zorunda kalacağız’ diye konuşan Trump, ‘’Bazı insanlar buna tepki gösterecek ama herkes artık güvenliğin hakimiyeti olacağının farkında.’’
Nazi Almanyasında, halkın geri kalanının gözünde insan olmaktan çıkarmak ve herkesten farklı oldukları fikrini topluma benimsetmek için Yahudilere Davut yıldızı taşıma zorunluluğu getirilmişti. Böylece herkesin yıldız rozeti taşıyanlara kamusal alanda yaklaşmak istemeyeceği hesabıyla onları izole etmek amacını taşıyordu. Bu uygulama, Yahudilerin ana toplumdan ayrıştırılmasını ve gettolaşmalarını hızlandırdı. Milyonlarca Yahudinin ülkeden sürülmesinin veya  toplama kamplarında soykırıma tabi tutulmalarını kolaylaştırdı.
Emlak ve kumarhane baronu Donald Trump ayrıca, güvenlik görevlilerinin makul şüpheye sahip oldukları her durumda mahkeme kararı olmaksızın Müslümanların ev ve işyerlerinde arama yapabilmesi gerektiğini de savundu. Trump, güvenlik tehdidi şüphesi olduğunda camilerin de yine mahkeme kararı olmadan tamamen kapatılabilmesi gerektiğine inandığını kaydetti. Bununla beraber Trump bu her iki uygulamanın yasal olup olmayacağı konusunda emin olmadığını da belirtti. Trump, Obama’nın ABD’ye getirdiği bütün Suriyelileri de başkan olduğunda sınırdışı edeceğini kaydetti.
Donald Trump, başkan olursa, New York eski Emniyet Müdürü Raymond Kelley’i kabinesine alarak bu konulardan sorumlu yapacağını söyledi. Ray Kelley, NYPD’nin şehirdeki Müslümanları teknik takibe alan gizli uygulamasıyla tartışmaların odağına olan bir isim. Kelley’nin deşifre olduktan sonra yürürlükten kaldırılan gizli uygulaması hakkındaki yargılama halen federal mahkemede devam ediyor.

21 Eylül 2015 Pazartesi

BOP (büyük orta doğu) & BİP (büyük israil projesi) MEVZUATININ ASLI, ESASI, HEDEFİ VE GERÇEK AMACI; Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

KÜRDİSTAN, 
"İSRAİL İÇİN"
KURULUYOR
PROF. DR. ANIL ÇEÇEN 
Türkiye Cumhuriyeti her gün adım adım bir Kürdistan macerasına doğru sürüklenmektedir. Son dönemde birbiri ardı sıra gündeme gelen siyasal gelişmeler bir bütünsellik içerisinde ele alındığında Türkiye’nin hızlı bir biçimde Kürdistan’ın kuruluşuna doğru iteklendiği görülmektedir. Siyasal gelişmeler ile beraber ekonomik girişimler, askeri ve güvenlik gibi alanlarda yeni ortaya çıkan durumların tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısına Kuzey Irak üzerinden Kürdistan devletinin oluşumunu dayatmaktadır. Süper güç olarak geçen yüzyıldan gelen Amerika Birleşik Devleti ordularının, on bin kilometre öteden gelerek Orta Doğu’nun merkezi ülkelerinden birisi olan Irak’ı işgal etmesi ve bu doğrultuda diğer komşu ülkeleri hedef alması ile başlayan yeni süreçte, bütün Orta Doğu bölgesinin haritasının yeniden çizilmek istenmektedir. Bu istek; geçmişten gelen harita doğrultusunda var olan devletlerin sınırlarının kabul edilmek istenmediği anlamını taşımaktadır. Irak macerası sonrasında başta İran olmak üzere bütün bölge devletlerinin hedef tahtasına oturtulması, ekonomik gelişmelerin bu doğrultuda yönlendirilmesi, terörün komşu devletler üzerinden bölgeye yayılmak istenmesi, yeni bir Orta Doğu yaratma doğrultusunda ciddi bir planın olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Büyük İsrail adı verilen Siyonist plan
Büyük İsrail adı verilen Siyonist plan doğrultusunda olaylar yönlendirilirken, bir bölge ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyetinde iç politika bu emperyal plana kilitlenmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında büyük bir hesaplaşmaya girişen büyük dünya devletleri merkezi alandaki Osmanlı devletinin topraklarını paylaşma yarışına girdikleri aşamada, Rusya’da gerçekleştirilen sosyalist devrim, olayların akışını değiştirmiş, yıkılan Osmanlı toprakları üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgesine girme kavgası veren Avrupa ülkelerinin önüne koskoca bir Sovyetler Birliği çıkartılarak, Avrupa’nın büyük emperyal devletlerinin önü kesilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail devleti kurulamayınca, devreye İkinci Dünya Savaşının girdiğini ve bu iki büyük felaket sonrasında ikibin yıllık bir maceradan sonra Yahudi devletinin kurulabildiği görülmüştür. İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist kongrede alınan kararlar doğrultusunda elli yıl sonra Yahudi devleti kurulabilmiş, ne var ki soğuk savaşın sonrasına rastlayan yüzüncü yılda Büyük İsrail devleti kurulamamıştır. İki bin yılına girerken Büyük İsrail İmparatorluğunun merkezi coğrafya topraklarında kurulabilmesi için dünya olayları yönlendirilmeğe çalışılmış ama evdeki hesaplar çarşıya uymayınca Siyonist planlar yatmıştır.
İki bin yılına gelindiğinde
İki bin yılına gelindiğinde, ABD’deki Siyonist lobiler tarafından ayarlanan küresel emperyalizm saldırısı, 11 Eylül olayları ile canlandırılmış ve bu olayların intikamını almak ya da suçlularını cezalandırmak görünümü altında Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerine askeri saldırılar ve işgaller yönlendirilmiştir. İsrail için en büyük Arap tehlikesi olan Irak devletinin ülkesine atom bombası yalanları ile girilmesinden sonra, Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı olarak Irak’ın kuzey bölgesinde bir kukla Kürt devleti ABD ve İsrail ordularının ve de şirketlerinin destekleriyle gündeme getirilmiştir. Siyonist kongre sonrasında ilk adım olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudiler Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiliz dominyonu olan Kıbrıs üzerinden Filistin’e taşınmışlar ama Büyük Britanya İmparatorluğunun karşı çıkması nedeniyle İsrail devleti kurulamamıştır. Balfor deklarasyonu ile Yahudilerin devlet kurma hakkını görünüşte tanıyan Britanya yönetimi, İmparatorluk çıkarları nedeniyle bu devlete izin vermeyince, Siyonist lobiler Amerika’ya„

20 Aralık 2014 Cumartesi

Fethullah Gülen'in Amerika'dan iadesi istenecek!.. Bir başka ülkenin, bir kişi hakkındaki iade talebinde ABD’de süreç nasıl işler?

Bir başka ülkenin, bir kişi hakkındaki iade talebinde ABD’de süreç nasıl işler?
ABD’nin suçluların iadesini düzenleyen yasasına(18 U.S.C. § 3184) göre suçluların iadesi sadece ABD ile talepte bulunan ülke arasında suçluların iadesi antlaşması mevcutsa söz konusu olabilir. Çok istisnai durumlarda böyle bir sözleşme yoksa bile iade talebi kabul edilebilir. Suçluların iadesi, her ülke ile yapılan ayrı ayrı antlaşmalara göre olduğundan, süreç o ikili antlaşma çerçevesinde ilerler. Yani ülkeden ülkeye farklı süreçler söz konusu olabilir.
İşte ABD’nin diğer ülkelerden gelen iade talebine uyguladığı sürecin temel işleyişi ile ilgili sorular ve cevapları:
Bir kişinin iade talebinde ABD’deki muhatap devlet erki hangisidir?
Kişinin bir başka ülkeye iadesi, temel olarak bir dış politika kararıdır. Yargısal değil idari bir süreçtir. Bu sebeple muhatap ABD yürütme erki adına Dışişleri Bakanlığı’dır. Talep diplomatik yoldan iletilir. Yani ilgili ülkenin Washington DC’deki büyükelçiliği, mahkum olmuş suçlunun veya hakkında yakalama müzekkeresi bulunan zanlının iadesi talebini gerekli belgelerle beraber ABD Dışişleri Bakanlığı’na iletir. Eğer, ABD açısından da kabul edilebilir bir gerekçeyle ‘acil tutuklanma’ talebi varsa Dışişleri Bakanlığı yerine doğrudan Adalet Bakanlığı’na bir müracaat da yapılabilir.
Dışişleri Bakanlığı süreci nasıl yönetir?
İade talebini alan ABD Dışişleri Bakanlığı talebin iki ülke arasındaki anlaşmaya uygun olup olmadığına ilişkin ön incelemesinden sonra, talebi yerinde görürse, hazırladığı belgelerle birlikte ABD Adalet Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Dairesi’ne (OIA) gönderir.
OIA, talebin ABD yasalarına ve iki ülke arasındaki antlaşmaya uygun olup olmadığını, atılı suçun, ikili antlaşmada sayılı suçlardan biri olup olmadığını inceler. Belgelerin (talep eden ülkenin mahkeme kararı, yakalama müzekkeresi, suça uygulanacak veya uygulanmış yasa maddelerinin tam metinleri vb) eksiksiz olup olmadığına bakar. Bazı suçlarda, iadesi talep edilen kişinin, ABD vatandaşı veya kalıcı göçmen statüsüne (green card sahibi) sahip olmaması gerek.
OIA talebin hukuksal olup olmadığına ve ABD yasasınca varlığı zorunlu görülen talep belgelerinin eksiksiz olup olmadığını kontrolden sonra tekemmül eden dosyayı, zanlının ikametinde yetkili mahkemeye gönderir.
Mahkemeye neye göre kara verir?
Her ne kadar zanlı veya suçlunun bir başka ülkeye iadesi süreci yargısal değil idari bir süreç olsa da, ABD mahkemeleri, Dışişleri Bakanlığı iade yönünde görüş bildirmişse bile, iadenin reddine karar verebilir. Çünkü ABD Anglo-Sakson hukuk sistemine sahiptir. Mahkemelerin hukuk yarattığı bir sisteme sahiptir. ABD mahkemeleri, kendilerine gelen ‘iade’ taleplerinde, suça ilişkin somut deliller bulunup bulunmadığını ve zanlının bu suçla ilişkisine dair delilleri çok titizce incelemeleriyle ünlü.
İade taleplerinde mahkemeler genellikle şu beş faktöre bakar:
İade konusunda iki ülke arasında geçerli bir antlaşma var mı?
Atılı suç, bu antlaşmada açıkça belirtilen bir suç mu?
Atılı suç, ABD yasalarına göre de suç mu?
Talep edilen kişinin talep eden ülke ile yasal bağı var mı? Suç nerede işlenmiştir?
İadesi talep edilen kişinin, iadeye konu edilen suçu işlediğine ilişkin inandırıcı bir gerekçe var mı? Adil şekilde yargılanmayacağı endişesi mevcut mu?
Eğer mahkeme, hakkında ülkesinde yakalama kararı olan kişinin iade edilmesi gerektiğine ikna olursa, hazırladığı ‘iade edilebilir’ zaptını ABD Dışişleri Bakanlığına gönderir. Bu aşamadan sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’nın zanlıyı veya suçluyu iade edip etmeme konusunda idari takdir hakkı yine vardır. Dışişleri Bakanı’nın nihai kararına karşı yargı yolu kapalıdır.
Eğer Bakanlık, kişiyi talep eden ülkeye iade etmeye karar verirse durumu Adalet Bakanlığı’nın OIA dairesi aracılığıyla ilgili ülkeyi bilgilendirir ve kişinin iadesinin zamanı, şekli karşılıklı görüşmeyle kararlaştırılır.
İadesi talep edilen kişinin mahkeme kararına karşı temyiz hakkı var mı?
Hayır. Ne iadesi talep edilen kişi ne de ABD hükümeti mahkeme kararını temyiz edemez. Ancak bununla beraber iade edilmesine karar verilen kişi, bir mahkemeye çıkarılma dilekçesi verebilir. İkamet ettiği bölge mahkemesinde hakim karşısına çıkarılacak kişi hakkında bu mahkemenin vereceği karar ise ABD Anayasası gereği ‘temyiz edilebilir’ bir karardır. Bu dava ve temyiz süreci ise iade sürecini uzatır.
Peki iadeye konu olmayacak suç var mı?
Evet. ABD yasalarına göre siyasi suçlar, iadeye konu olamaz. Kişiye atılı suçların ‘’politik doğası’’ olup olmadığı gerek ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ön incelemesinde, gerek Adalet Bakanlığı incelemesinde öncelikle mahkeme aşamasında ise titizlikle incelenir. Talep eden ülkenin politik yönetiminin, talep edilen hakkındaki politik kampanyası mevcutsa, talebin mahkemece kabulünü imkansıza yakın hale getirir. Kaldı ki iade talebine konu kişi talep eden ülkede bizzat bir şiddet eylemine karışmışsa bile, eğer, şiddet eyleminin savaş, devrim, isyan gibi politik şiddet ortamlarında işlendiğini ispatlarsa, yine mahkemece bu muafiyetten yararlandırılabiliyor. Günümüzde kimin ‘terörist’ olup olmadığı ülkeden ülkeye değişkenlik gösterdiği için talep eden ülkenin ‘terörist’ veya ‘şiddet suçu’ ile talebinden çok, atfedilen bu eylemlerin ABD yasalarındaki tariflere uygunluğu, ve talep edici ülkenin bu atıflarında politik motivasyon bulunup bulunmadığı kendiliğinden dikkate alınır.
Türkiye ile ABD arasında suçluların iadesi antlaşması var mı?
Evet iki ülke arasında bir sözleşme var. 1979 yılında imzalandı ve 1 Ocak 1981 tarihinde yürürlüğe girdi.
Bu antlaşmaya göre iadeye konu olmayacak suçlar hangileridir?
Talebe konu suç siyasi nitelikte ise, siyasi suçlarla veya suç atılı kişinin siyasi görüşleriyle irtibatlı ise ilgili kişinin iadesi söz konusu olamaz. Bir devlet başkanına veya hükümet başkanına veya aileleri üyelerinden birine karşı işlenmiş veya işlenmeye teşebbüs edilmiş bir suç siyasi suç sayılamaz. Yine,
– Talebe konu suç sırf askeri nitelikte bir suç ise,
– Zamanaşımı gerçekleşmişse,
– İadesi istenilen kişi, iade talebine konu olan suçtan ötürü istenilen devlette yargılanarak kesin ve bağlayıcı bir hükümle beraat etmiş veya mahkum olmuş ise,
– Talebe konu olan suç, istenilen tarafın ülkesinde işlenmiş olup da yargı yetkisi nedeniyle onun adli makamlarına intikal ettirilmiş veya intikal ettirilecek ise,
– Talebe konu olan suç, taraflardan birinde çıkarılan genel veya özel affa konu olmuş veya olmakta ise, iadesi talep olunan kişi iade edilmez.
İade süreci ne kadar sürede gerçekleşir?
Bu vakadan vakaya değişir. Açık delilli tartışmasız vakalarda yazışma ve mahkeme süreci hızlı ilerler. Ancak, atılı suçun ‘politik doğası’ şüphesi varsa, oldukça uzun bir süreç işler. Bu tür durumlarda yıllar sürebilir.
REF: AMERİKA BÜLTENİ (19 Aralık 2014)
SÖZLEŞME İLE İLGİLİ AYRINTILI BİLGİLER:
Türkçe metin:
İngilizce metin: