| |||||||||
Güncel Haber, Objektif_Realist Yorum, Milli Analiz, Tarafsız İnceleme, Bağımsız Araştırma,
1 Mayıs 2017 Pazartesi
KHK/690: "KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME OLAĞANÜSTÜ HAL KAPSAMINDA BAZI DÜZENLEMELER YAPILMASI HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME" RESMİ GAZETE & TAM METİN
22 Nisan 2017 Cumartesi
Veee… (referandum oyununda) HAKEM GOL ATTI!. Prof. Dr. Tülay Özüerman
Prof. Dr. Tülay Özüerman
Tüm Türkiye’nin 16 Nisan’a kilitlendiği,
evet/hayır maçı (!) sonuçlandı.
Uzun soluklu iktidar odaklı fiili
yönetimin kapsama alanını anayasa ve yasaların dışına çıkarak genişlettiği; Bu
genişletilmiş alanda kendi yasalarını “fiili” olarak uygularken, baskılardan
sadece sızlanarak, eşit olmayan koşullarda yarışmayı baştan reddedemeyen
muhalefet, maçın sonunda şike yapıldı dediğinde, aldığı yanıt; ‘Atı alan
Üsküdar’ı geçti’ oldu.
Atı baştan kaptırmış ve itirazı
süreç üzerinden yapma fırsatı kaçırılmış, yaratılan sonuca itiraz
ediliyor olunca, “sonuç üzerinden” dayatılan meşruluk (!) anlayışına
dayalı iktidarın galibiyeti ilan edilmiş oldu.
Malumun ilanı da diyebilirsiniz.
“Evet” üzerine iktidar tüm devlet gücü ile
bastırdığı gibi, “hayır” iradesi üzerine de ayrıca ithamlarla baskı kurarak
süreç içinde üstünlük kurmuştu ve iktidar lehine propagandada sınır yoktu.
“Hayır” cephesinin propaganda alanı sınırlı, hatta iktidar ve yandaşlarınca kara
propagandanın hedefiydi.
Sandık sadece sonuç değildir.
Öncesi ve sonrasıdır sandığın
kaderini belirleyen. Öncesindeki yarışın adil olmadığı tartışmalarına,
sonrasında iki buçuk milyon oya tekabül ettiği söylenen mühürsüz oyların
“geçerli” olduğu açıklaması ile hakem durumundaki YSK, sandığın kaderini
yetkisinin dışına çıkarak belirlemiş oldu.
Yarıdan bir fazlasının nicelik anlamına
geldiği, oysa ülke kaderi ve kurumsal dönüşümlerin söz konusu
olduğu süreçlerde nitelikli çoğunluğun arandığı özellikle hukukçular ve
siyasetin duayenlerince bilinen gerçektir.
Şirket yönetiminden farklıdır ülke yönetimi.
Skor olarak sonuca odaklı maçlardan da farklı
olması gerekir.
Ne ki; ülke hayır ve evet olarak, cephe/kesit/kısım/taraf/yön/kanat/bölüm…..
ne derseniz ikiye ayrılıp, kimin kime gol attığı üzerinden konuştuğumuzda,
kazanan olarak ilan edilenin de kaybettiği bir sonuç ortaya çıkabiliyor.
Bu referandumun galibi yok.
Kaybeden hukuk, demokrasi,
kurumsallık adına biriktirdiklerimizle tüm toplumdur.
Adalet duygumuzun incindiği nice
durumdan sonra artık adalete ilişkin tek bir umut kırıntısının kalmadığı bir
dönemeçteyiz. Adında “adalet” sözü geçen bir partinin iktidarda olduğu
bir dönemde bunların yaşanıyor olması da ironiden de öte!…
Maçı kazanmak için, sahanın sahibinin her
türlü manevrayı çalıştırmasına futbolda şike deniliyor. Bu durumda maçın sonucu
şaibeli (HİLELİ) oluyor. Referandum için söz konusu olan ne şike, ne de şaibe;
meşruluğu tartışmalı bir sonuçla atılacak tüm adımların da meşruluk sorunu
olacak.
Meşruluğun dayanağı sandıktan bir şekilde
çıkarılan sonuç değil, kamunun vicdanıdır.
Kamu vicdanının yarısını
yaralayıp, diğer yarısı ile yola devam edildiği bir sistemde yarım kalan
iktidar toplumu bütünleştiremez. Buradan sadece meşru olmayan zora dayalı
bir sistem ortaya çıkar.
Toplumun tüm kesitleri, hatta “evet”
cephesinin hepsinin içine sinen bir sonuç yok ortada.
Mühürsüz pusula ve zarflar seçime mühür vurdu
ve bu seçim toplumun vicdanında mühürlendi. Yüksek Seçim Kurulu’nun
seçimlerin anayasa ve yasalara uygun bir şekilde yapılıp yapılmama durumunu
kontrol etmesi gerekirken, yasanın dışına çıkması; “Yandaş Seçim Kurulu”
yakıştırmalarına konu edilmesi, hepimiz için kaygı verici bir durumdur.
Kurumlar, güçlerini anayasa, yasalar, geçmişte
ve günümüzde rollerine uygun işlevleri ile yurttaşların huzur, güven, barış,
adalet gibi beklentilerini karşılamak için varlar. Başka deyişle iktidarlara göre
biçim almazlar. Hiçbir sebep, kurumların işlevlerinin çarpıtılmasını haklı
kılamaz.
YSK’nın CHP’nin mühürsüz zarfların iptali
başvurusunu reddi, her deprem sonrasında enkaz altında kalanları arayış
seslenişini anımsattı: Orada kimse var mı?
Yurttaşlar
olarak sesimizi duyuracağımız, itirazları iletebileceğimiz ve vicdanımızı
susturacak adil bir karşılık alabileceğimiz kaç kurum kaldı?
Hakemin attığı
golü yedik mi yemedik mi? tartışması ve mühürsüz pusulalarla pusulası
şaşmış vaziyetteyiz.
Gerçeğin görünür ve net olmasına karşın, haklı, doğru öne çıkamıyorsa, sebep
hukukta yaratılan boşluk, yasa marifeti ile baskılanan toplum, iktidar odaklı
yönetimdir.
İktidarın kalıcılaşması ve tekçi biçimin
yerleştirilmesi çabalarına biz yurttaşların da dâhil edilişimiz
iktidar/muhalefet zıtlaşması üzerinden ve sandıklar marifeti ile
yürütülür; biz sandıklar/tartışmalarla oyalanırken, adı artık anılmayan “çözüm
süreci” bizi de içine katarak ilerletiliyor.
Güven, huzur, barış, adalet, birlik içinde yaşayacağımız günler için çaba
gösterirken tüm bunları talep edebileceğimiz kaç kurum kaldı diye düşünmeliyiz.
Hakemler bile gol atar hale gelmişse, hem de hepimizin gözü önünde?!…
Nereye kadar seyirci kalacağız?!
Tam da ulusa egemenliğinin verildiği günün arifesinde…
Hani egemenlik devredilemez, iktidar devredilirdi?!
Nasıl iktidar devredilmez, egemenlik devredilir hale geldi?
Yine de;
Yarınlara dair umutlarımız, tüm hırpalanmalara karşın elimizde hala bizi biz
yapan Cumhuriyet değerlerimiz var.
Güzel çocuklarımızın aydınlık yüzler ve mutlu gözlerle yarına bakabileceği bir
Türkiye düşümüzden hiç vazgeçmeyeceğiz; bundan böyle daha zor olduğunu bilerek…
Egemenlikte hep birlikte açtığımız kocaman gedikle, geriye sadece çocukların
bayramı kaldı.
Bayramınız kutlu olsun çocuklar.
19 Nisan 2017 Çarşamba
YSK (Yüksek '!!!!' Seçim Kurulu) NEDİR, NE İŞE YARAR? İlhan CİHANER CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Başsavcısı
Mühürler kasıtlı olarak basılmadı çünkü…
YSK KARARI VE REFERANDUM ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME…
CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Başsavcısı İlhan
Cihaner, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) referandumda mühürsüz oyların da
geçerli sayılacağına dair kararına ilişkin olarak bir değerlendirme yazısı
yazdı. Cihaner, mühürlerin kasıtlı olarak basılmadığını söylerken bunun
sebebinin “referandum sonucunda ‘Hayır’ çıkması durumunda 2014 yerel
seçimlerinde Bitlis Güroymak’ta yapıldığı gibi iptal edilme alternatifinin
rezerv tutulduğunu” ifade etti. Cihaner’in “YSK kararı ve referandum üzerine bir
değerlendirme”başlıklı yazısı şöyle:
YSK NEDİR, NE İŞE YARAR?
İlhan CİHANER
CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Başsavcısı
Demokrasilerin olmazsa olmaz koşullarından birisi
seçimlerin yargı yönetim ve denetiminde yapılmasıdır. Nitekim Anayasa;
67. Madde : “…Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli,
tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve
denetimi altında yapılır…”
79.Madde; “…Seçimler, yargı organlarının genel yönetim
ve denetimi altında yapılır…”
Bu yönetim ve denetim işi, İlçe ve İl Seçim Kurulları
ile Yüksek Seçim Kurulu (YSK) aracılığıyla yapılır.
İlçe seçim kurullarının başkanı yargıçtır. İki üyesini
belli nitelikteki kamu görevlileri arasından kura ile seçilir. Diğer üyeleri
siyasi partilerin temsilcilerinden oluşur.
İl seçim kurulları hepsi yargıç olan üç üyeden oluşur.
YSK üyelerinin dördünü Yargıtay, üçünü ise Danıştay kendi
üyeleri arasından seçerler. İkişer üye de yedek olarak belirlenir. Yani YSK
üyelerinin tamamı “yüksek” yargıçtır. YSK Başkan ve Vekilini bu üyeler
seçer.
YSK ve il seçim kurullarında siyasi parti temsilcileri de
bulunur. Ancak bu temsilciler görüşmelere katılmakla birlikte oy
kullanamazlar.
Asıl belirleyici olan YSK’dır. Seçmen kütüklerini oluşturur,
ilkeleri belirler, genelgeler çıkarır, seçim materyallerini (zarf, pusula,
mühür, vs) temin eder, eğitimler verir, itirazların nihai olarak karara bağlar.
Anayasa YSK’nın genel görevini tanımlamış;
“Seçimlerin
başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü
ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden
sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları
inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin
seçim tutanaklarını ve Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme
görevi Yüksek Seçim Kurulunundur.Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine
başka bir mercie başvurulamaz.”
Bu kadar yetki şu nedenle verilmiş: Seçim güvenliğinin
sağlanması, seçimin adil ve dürüst yapılmasını temin etme. Ama görülüyor
ki bu güveni vermek bir yana YSK bizatihi seçim güvenliğine tehdit oldu. Adeta
bir millet, seçimde hırsızlık yapılmasın diye seçim güvenliği uzmanı kesildi.
Sadece bu bile YSK için yeterince utanç verici. Varlık nedeni seçimin
güvenliği olan bir kurulun “oy hırsızlığı” yapmaması için çırpınan milyonlar!
Seçim süreçlerini idare ederken uyacağı kanunlar da var
YSK’nın. Yani hukuk devletinin gereği olarak YSK da kanunlara uymak zorunda.
Kanunda açıkça düzenlenmiş bir konuda kanuna aykırı bir karar veremez.
Seçimlerle ilgili nerede her şeyi -mevzuat çerçevesinde-
belirleyen bu kurul, bir müddet öncesine kadar ülkenin en güvenilir
kurumlarından birisiydi. Referandum nedeniyle verdiği “tercih” mührü dışındaki
“evet” mührünü ve sandık kurullarının mührünü taşımayan oy pusulaları ve
zarfları geçerli sayarak varlık nedenini ve güvenilirliğini bir anda ortadan
kaldırdı. Hatta tüm kanunları değersiz metinler haline getirdi.
Son yıllarda örneklerini çok gördüğümüz “fiili durumu” geçerli
saydı.
Önce bir ara tespit; Bu tipik bir Fethullahçı yargı pratiğidir. Kumpas
davalarında çok sık gördük. CMK’nın emredici hükümlerini dinlemiyorlardı. Eğer
bir yargıç açık hükme rağmen tersine karar veriyorsa bu karar hukukun “yanlış” uygulanması
olarak ele alınamaz. Mutlaka ama mutlaka gizli ve/veya kirli bir gerekçesi
vardır.
Şimdi uymadıkları kanun maddelerini yazalım:
298 sayılı kanunun 77. Maddesi:
“Sandık kurulu, and içme, sandığı
yerleştirme,
kapalı oy verme yerini düzenleme işlerini bitirdikten sonra, hazır
bulunanlar önünde,
birleşik
oy pusulalarını sayar, her birinin üzerine, sandık kurulu mühürünü
basar, böylece
üzerinde
sandık kurulunun mührü
bulunan birleşik
oy pusulalarının sayısını tesbit eder. Birleşik oy pusulası kullanılmayan
seçimlerde,
ilçe
seçim
kurulu başkanından
teslim alınan ve ilçe
seçim
kurulu başkanlığı mühürünü taşıyan
özel
zarfları sayar, her birinin üzerine sandık kurulu mühürünü
basar, böylece
üzerinde
biri ilçe
seçim
kurulunun, diğeri
sandık kurulunun mühürleri
bulunan çift
mühürlü özel zarfların
sayısını tespit eder.”
Yoruma gerek var mı? Ama tekrar vurgulayalım ; “mührünü
basar” diyor kanun, basabilir değil, “BASAR!”
298 sayılı kanunun 101/1-3 Maddesi: Arkasında sandık
kurulu mührü
bulunmayan, … birleşik
oy pusulaları geçerli
değildir.”
Tekrar vurgulayalım;
Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy
pusulaları GEÇERLİ DEĞİLDİR. “Geçerli sayılabilir“ değil, “YSK karar verir”
değil, açık ve net GEÇERLİ DEĞİLDİR.
Kanun bu kadar açık ve kesinken, YSK gerekçesini iki gün sonra
duyurduğu bir karar verdi. Bu kararla sandık kurulu mühürünü taşımayan oy
pusulalarının geçerli sayılacağına karar verdi.
Doğal olarak bireysel vaka ve itirazlarla ilgili olarak
tartışmalı durumlarda karar verebilir. İşte Mühürün yanlış yüzeye basılması,
mürekkebin taşması böyle bir karardır.
Ama mühür yoksa genel bir kararla geçerlidir demesi açıkça
kanunu çiğnemektir.
Bu kararın hukuksuzluğunu madde madde yazmaya çalışacağım:
1- Bu madde yani pusulanın arkasının mühürlü olması şartı,
doğrudan sahte pusula ve zarf kullanımının önüne geçilmesi kadar o
pusulanın o sandıkta kullanıldığını garanti etmekiçin getirilmiştir.
Pusulaların filigranlı olması sadece doğrudan sahte pusula basılması yoluyla
yapılan sahteciliğe bir yere kadar engel olabilir. Kaldı ki filigran haricinde
çok daha yüksek güvenlikle basılan banknotların bile taklit edildiği günümüzde
filigran tek güvenlik gerekçesi oluşturmaz.
Her seçim/referandumda zarf ve pusulaların 400 lü paketlerle
gönderme zorunluluğu nedeniyle nerede ise seçmen sayısının üçte biri kadar
fazla pusula basıldığı gözetilirse, ancak kullanılmayan zarf ve pusulaların tam
bir envanteri çıkarıldıktan sonra usulsüzlük iddası filigran üzerinden değerlendirilebilir.
Filigran ve sair güvenlik önlemleri (teslim zinciri,
kurullardaki parti temsilcileri vs) yeterli olsaydı ayrıca mühür şartı
getirilmezdi. Özetle pusula gerçek olsa bile seçmenin oyunu o sandıkta
kullanıldığının garantisi mühürdür.
2- YSK başkanının ilk açıklaması, “dışarıdan
getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadığı sürece” mühürsüz oyları geçerli
sayacakları yolunda oldu. İşte sandık kurulu mühürü şartı bunun için var. Şimdi
sormak lazım sayın YSK ya; Bir seçmen olarak ben nasıl kanıtlayacağım bunu?
Verin oy pusulalarını kriminal laboratuvara inceleteceğim dersem verecek
misiniz? onlarca video toplu mühür basma vakasını gösterdi. Tek birisini
incelemeye aldınız mı? Kim, nasıl kanıtlayacak söyler misiniz? Yanımızda adli
bilirkişi mi taşıyalım?
3- YSK başkanı gerekçeli karar açıklanmadan ikinci bir
iddiada bulundu; “Vatandaşa verilen, akşamdan beri tartışmaya konu olan,
geçersiz olduğu ileri sürülen oy pusulaları ve zarfları; YSK tarafından
imal ettirilen, gerçek, doğru, sahte olmayan oy pusulası ve zarflardır. Sahte
olan oy pusulası ve zarf, zaten geçerli değildir. Kimsenin herhangi bir
şüphesi yok” .
Anladık milletin en az yüzde 49’unu “şüphesini” duymamış!
ya da “kimse” saymıyor! peki bu pusula ve zarfların hangileri
olduğunu nereden biliyor? çünkü aynı açıklamasında“Biz, şu anda itibariyle bin
midir, 5 bin midir, 10 bin midir, 20 bin midir; gerçekten bilmiyoruz. Bunlar
itiraz üzerine yeniden geldiğinde, gelir mi, gelmez mi; onu da bilmiyorum. Bir
bakılır. Şu anda ne bizim ne siyasi partilerin kaç tane böyle oy var, onubilmemiz
mümkün değil” demiş! o zaman sahte olup olmadığını nasıl incelediniz?
4- Arka arkaya kısa aralıklarla seçimler yaşadık. Tüm
partilerin yanında, Hayır ve Ötesi, Oy ve Ötesi gibi oluşumlar ve örgütlü
olmayan yurttaşların farkındalığı bu kadar fazla iken, verilen onca eğitim ve
genelge varken, bu kadar yaygın mühürsüzlük ve eksik ya da fazla zarf pusula
vakası olağan değil. Henüz itiraz gelmeden YSK’ya başvuru yapanın AKP li
temsilci olması, aşağıdaki senaryoları akla getirmektedir.
a-) Mühürler kasıtlı olarak basılmadı. Böylece Hayır
çıktığında aynen 2014 Yerel Seçimlerinde Bitlis Güroymak’ta olduğu gibi iptal
ettirilme alternatifi rezerv tutuldu.
b-) Doğrudan doğruya her sonucu tartışmalı hale
getirmek.
Her halükarda bireysel ya da arizi olmadığı anlaşılan sayı
ve yoğunlukta vaka söz konusudur. Ancak YSK nın kararı ile birçok yerde
mühürlerin sonradan basılarak ikmal edildiği bu haliyle gerçek boyutun ölçülemez
hale geldiği anlaşılmaktadır. Bu bile başlı başına bir şaibe ve iptal
nedenidir.
5- Bu referandumda çok fazla başkası yerine oy kullanma
vakası da oldu. Bu gibi durumlarda asıl seçmen oy kullanamadı. Ankara
milletvekilimiz Ali Haydar Hakverdi yerine oy kullanan bir kişi imza aşamasında
tespit edildi. Madem gerekçe de belirtildiği gibi; “Sandık seçmen
listesinde yazılı herkesin oy kullanma hakkı bulunmaktadır. Anayasanın 67 ve
90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 No.lu Protokolün 3.
maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sandık
kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy
pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerektiği
sonucuna ulaşılmıştır.”
Ve madem ki “sandık kurullarının görevini yapmamaları seçmenin hakkını
kullanmasına engel olamaz” , o zaman yine soralım sayın YSK’ya yerine
oy kullanılan seçmenin günahı ne? onlarında oy kullanabileceğine dair bir karar
vermediniz?
Ne yapılmalı?
Toplumun nerede ise yarısı bu seçime hile karıştırıldığına
dair kanaati tamdır. YSK bu güvensizliği ortadan kaldırmak zorundadır. Mühürsüz
pusulaların geçerli sayılması yalnızca gerekçelerden birisi. Ortaya
dökülen görüntüler, tehditle oy kullanma vakaları, özellikle güneydoğuda
müşahitler ve parti temsilcileri olmadan yapılan sayımlar, mükerrer oy
kullanmalar, toplu oy kulanma görüntüleri, vs. Bu kadar önemli değişiklikler bu
kadar şaibeli bir referandumla yapılırsa ölü doğar. Zaten alabildiğine
hukuksuz, gayri adil bir propaganda süreci bu değişikliğin “meşruiyetini”
önemli ölçüde sakatlamıştı.
Yüksek olasılıkla YSK Başkanı kendisine güvenilmesini
bekliyordur. Ama kusura bakmasın bugüne kadar yaptıkları,
Fethullahçıların yargıya egemen olduğu dönemde yaptığı görevler ve hakkında bir
FETÖ itirafçısının beyanları bu güveni duymamıza engel. Hukuk katledilirken
sesini duymadık hiç. Kurumsal güvenden de bahsetmeyin bize. İşte KPSS
sınavları.
Çok daha basit usulsüzlük iddialarıyla Avusturya Anayasa
Mahkemesi 2016 başkanlık seçimlerini iptal etmişti. Bu şaibeyle devam edilemez.
Bu iddia edildiği gibi bir mızmızlanma ya da yenilgiyi kabullenmemek
değil.
Yapılması gerekenler: Öncelikle tam kanunsuzluk nedeniyle referandumun
iptali gerekir. Raporlanan usulsüzlükler hakkında etkin bir soruşturma
başlatılıp, örgütlü bir girişim olup olmadığı, sahte materyal kullanılıp
kullanılmadığı, toplu mühür basılıp basılmadığı, gizli sayım yapılıp
yapılmadığı ortaya çıkarılmalıdır.
Haa diyorsanız ki bize ne sizin güveninizden, meşruiyetten o
zaman hepimizi zor günler bekliyor demektir.
18 Nisan 2017 Salı
"İYİ, NAMUSLU, DÜRÜST VE DEMOKRAT OLAN KAZANSIN" (Yıl: 2001-İnsan ve Kültür Ocağı Derneği, resmi, onaylı ve tescilli vizyon/misyon metninden alıntı)
14 Nisan 2017 Cuma
Kimyasal bahane, hedef Irak-Suriye paylaşımı
Kerkük’e Kürt bayrağı
çekilmesinden Musul operasyonuna, İdlip’te kimyasal komplodan Türk-Rus
normalleşmesinin yara almasına, Fırat Kalkanı operasyonunun bitirilmesinden
ABD’nin füze saldırısına kadar pek çok olay, doğrudan birbiriyle ilgili. Hatta
16 Nisan’da yapılacak başkanlık referandumu bile…
MEHMET ALİ GÜLLER
Örneğin Times yazarı Roger
Boyes açık açık “Erdoğan’ın referandumu kazanması Ortadoğu için iyi olacak”
diye yazmaktadır. (Sputnik, 12 Nisan 2017) Zira Erdoğan, Trump’ın ABD
Başkanı seçilmesiyle birlikte yeninden Suriye paylaşımı için heveslenmiştir…
Bu olgular arasındaki bağı
ortaya koyabilmek için önce o olguları süreç ve aktörleri üzerinden
inceleyelim:
59 TOMAHAWK, 7 HEDEF
ABD’nin İdlip’teki (Han
Şeyhun) kimyasal komployu bahane ederek Suriye’ye yaptığı füze saldırısının
birden çok hedefi vardı. 4’ü majör, 3’ü minör olan bu hedefler özetle şunlardı:
1) Esad’ın kuzeye
taarruzunu kesmek: Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye Ordusu son birkaç
aydır kuzeye doğru taarruz ediyor. Halep’in kurtarılması siyasi çözüm sürecinin
önünü artık tamamen açmıştı. Geriye iki yer kalıyordu: Nusra’nın hâkim olduğu
İdlip ve IŞİD’in hâkim olduğu Rakka…
İşte 5 Nisan tarihli kimyasal
komplo, tam da Suriye Ordusu’nun İdlip’i kurtarmaya yönelik hamlesi sürecinde
ortaya atıldı. Böylece Esad’ın İdlip’i kurtarmasının engellenebilmesi için
Batı’nın askeri müdahalesine gerekçe yaratılmaya çalışıldı.
2) Kantonları korumak: ABD,
bu füze saldırıyla Suriye’nin kuzeyindeki PYD kantonlarını da güvenceye almak
istedi. Kobani, Menbiç, Rimelen, Hol ve Şedadi’de kurduğu askeri üslerin
ardından daha büyüğünü Til Beder’de inşa etmeye başlayan ABD, bu sıralı üslerle
kantonlar arasında bir koruma zinciri oluşturmaya çalışıyor.
3) Siyasi çözümü engellemek
ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etmeye zorlamak:ABD Suriye’ye
ilk kez füze saldırısı yaparak siyasi çözüme giden süreci dinamitlemek istedi.
Siyasi çözüm baltalanırsa, Rusya’nın da er geç Suriye’nin paylaşımını kabul
etmek zorunda kalacağını hesaplıyor.
4) Türkiye-İran-Rusya iş
birliğini bozmak: ABD’nin bölgede en istemediği durum, Rusya, İran ve
Türkiye’nin ittifak kurmasıdır. ABD işte bu füze saldırısıyla bu iş birliğini
de hedef aldı ve müttefiki Türkiye’yi bu ittifaktan koparmaya çalıştı.
ABD Genelkurmay Başkanı Joseph
Dunford ile CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Türkiye ziyaretiyle başlayan
süreçte zaten Erdoğan İran karşıtı bir çizgiye yerleşmeye başlamıştı!
5) Suriye hava
saldırısını İsrail saldırılarına açık hale getirmek: İsrail bir süredir
Suriye’de hava operasyonları yapıyordu. Hatta bu operasyonlardan birinde
Suriye’nin bir İsrail uçağını vurduğu da iddia edilmişti.
İsrail, Suriye’ye Atlantik
saldırısının başladığı ilk günden beri önüne Golan tepelerinin alınmasını ve
Suriye’nin bölünerek arada Dürzilerin hakim olduğu bir tampon bölgenin istemektedir.
(Golan bölgesinde bulunan petrol ve doğal gaz rezervleri de önemli bir neden
elbette.)
6) ABD’nin güç gösterisi
yapma ihtiyacı: Çok kutuplu yeni yapıda müttefiklerin gösterdiği merkez
kaç eğilimlerine karşı ABD’nin müttefiklerini kendine çekme ihtiyacı oluştu.
Örneğin Kore DHC’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin Pasifik’teki
Japonya, Güney Kore, Filipinler gibi müttefiklerini etkiliyor. Örneğin
Suriye’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin bölgedeki Türkiye, Suudi
Arabistan ve Katar gibi müttefiklerini etkiliyor. Müttefikler, merkez kaç
eğilimler ile başka merkezlere doğru yanaşıyor. İşte ABD Tomahawk’larla bu
merkez kaç eğilimli durdurmaya çalıştı.
7) İç politikadaki basınç: Trump
seçildiği günden beri (ki seçim sürecinde başlamıştı) Rusya’yla
irtibatlandırılmak üzerinden bir iç politik basınçla karşı karşıya. Göçmenlerle
ilgili yasası yargıdan, Obama’nın sağlık politikasını geri çekme çabası
Kongre’den dönen Trump, diğer yandan yönetimiyle partisi arasındaki
sorunlarla boğuşuyor. Trump bu süreçte yönetime aldığı kimi isimleri
de kurban vermek zorunda kaldı.
İşte bu füze
saldırısıyla Trump ABD kamuoyuna sahada Rusya’yla karşı karşıya
olduğunu göstermek ve “başkan olmak” istedi.
AKP’NİN ASTANA SÜRECİNİ
GEVŞETMESİ VE İRAN KARŞITLIĞI
Bu kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırısı öncesinde Türkiye açısından bölgede çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. AKP Hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Türkiye ziyaretine saatler kala Fırat Kalkanı operasyonunun bitirildiğini ilan etmişti.
Bu kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırısı öncesinde Türkiye açısından bölgede çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. AKP Hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Türkiye ziyaretine saatler kala Fırat Kalkanı operasyonunun bitirildiğini ilan etmişti.
Diğer yandan ABD’yle Rakka
operasyonunun şartları için pazarlıklar yapılıyordu. ABD Genelkurmay BaşkanıDunford ile
CIA Başkanı Pompeo muhataplarıyla ayrıntıları masaya yatırmıştı.
Bu öylesine birbiriyle bağlı
ve iç içe geçmiş bir süreçti ki, ABD’yle pazarlıklar yapılırken, Türkiye aynı
zamanda Rusya ve İran’la iş birliğini de ağırlaştırmaya başlıyordu.
Örneğin Türk heyeti Astana-3
görüşmeleri başladığı halde ilk gün Kazakistan’a gitmiyordu. Ancak görüşmeler
başladıktan sonra ikinci gün toplantılara dahil oluyordu. Türkiye’nin tutumu
muhatapları tarafından “Astana sürecini gevşetme çabası” olarak yorumlanıyordu.
Diğer yandan Dışişleri
Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı
konuşmada fiilen Rusya’yla imzaladıkları Moskova deklarasyonunu ve Astana
anlaşmalarını yok hükmünde ilan ediyordu.Çavuşoğlu “Astana sadece ateşkese
odaklanmalıdır. Suriye’deki geçiş sürecinin ve siyasi çözümün konuşulabileceği
tek yer Cenevre’dir” diyerek ABD’nin dışarıda bırakıldığı asıl çözüm
platformunu yok sayıyordu. (Akşam, 23 Şubat 2017)
Çavuşoğlu aynı konuşmasında
Erdoğan’ın “İran, Suriye ve Irak’ı iki Şii devleti haline getirmeye çalışıyor”
şeklindeki suçlamasını anımsatarak, Tahran’ı bu eğilime son vermeye
çağırıyordu.
TÜRK-RUS NORMALLEŞMESİNE
DARBE
İşte bu süreçte başlayan Türk-Rus normalleşmesinin ağırlaşması ve yara almaya başlaması, kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırıyla zirve yapmış oldu! Sorun şu aşamada karşılıklı tarım, ekonomi, ticaret ve turizm kartlarıyla mücadele şeklinde sürüyor.
İşte bu süreçte başlayan Türk-Rus normalleşmesinin ağırlaşması ve yara almaya başlaması, kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırıyla zirve yapmış oldu! Sorun şu aşamada karşılıklı tarım, ekonomi, ticaret ve turizm kartlarıyla mücadele şeklinde sürüyor.
Ancak Erdoğan’ın
kimyasal komplo sonrası ABD’yi Suriye’yi vurmaya davet eden ve “Trump’ın
açıklaması lafta kalmasın, bir Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, bunu yapmaya
hazırız” demesi (Sözcü, 6 Nisan 2017) ile füze saldırısı için de “olumlu ama
yeterli değil” demesi (Yeni Şafak, 7 Nisan 2017) Moskova’da büyük sıkıntı
yarattı.
Son olarak Ankara’nın “Han
Şeyhun saldırısında sarin gazı kullanıldığı kesinleşti” iddiası, Moskova’yı
artık açıktan sert eleştiriler yapmaya itti. Rusya Dışişleri Bakanlığı
sözcüsü Zaharova “Han Şeyhun’daki olayla ilgili tespitleri Türkiye değil,
Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü yapmalı” dedi! (Sputnik, 12 Nisan
2017)
Zaharova ayrıca masaya
turizm ve tarım kartlarını da koydu: “Bence Türkiye Sağlık Bakanlığı, turizm
sezonu öncesinde deniz sularının analizi, turizm bölgelerindekiler de dahil
olmak üzere gıda ürünlerinin kalite-kontrolü ile uğraşmalı.”
ERDOĞAN-BARZANİ ORTAKLIĞI VE
KERKÜK
Tüm bu gelişmelerle
bağlantılı olarak, Irak cephesinde de önemli olaylar yaşandı.
İlki Kerkük’e Kürt bölgesi
bayrağının asılmasıydı. Tam da Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararı
aldığı,Barzani ve Talabani partilerinin referandum için ortak
komisyon kurduğu bu süreçte Kerkük’e bayrak asılması, Kerkük’ü Irak’tan
koparma hamlesiydi.
Haliyle önce Bağdat, ardından
da Tahran sert tepki gösterdi. Türkiye kamuoyu da gelişmeye tepkiliydi. Önce
mecburen Çavuşoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı: “Kerkük’e
Irak Kürt Bölgesi Yönetimi bayrağının asılmasını doğru bulmuyoruz. Bayrak
asılması Irak anayasasına aykırıdır.” (Milliyet, 28 Mart 2017)
Ardından bu cılız tepkiyi 16
Nisan başkanlık referandumu sürecinde dengelemek üzere Erdoğan konuştu:
“Kerkük’te ikinci bir bayrağın asılmasını kesinlikle yanlış buluyorum. Irak
Bölgesel Kürt Yönetimi’ne sesleniyorum, bu yanlıştan bir an önce dönün.” (NTV,
4 Nisan 2017)
Oysa o bayrak çok değil,
Kerkük’ten bir ay önce Barzani’nin ziyareti dolayısıyla İstanbul ve
Ankara’da göndere çekilmişti! (Sözcü, 26 Şubat 2017)
Yani aslında AKP Hükümeti’nin
tepkisi salt başkanlık referandumunun gereğiydi. Kaldı ki Barzani’nin
ziyareti Bağdat’a karşı birkaç yıldır sürdürülen AKP-KDP ittifakının gereği
olarak “bağımsızlık referandumu” ve Dicle Kalkanı gündemliydi!
Evet, Barzani Erdoğan’a
Kürt oylarını kazandırmak için gelmişti ve karşılığında da “bağımsızlık
referandumu” için onay almıştı.
Ayrıca Erdoğan ve Barzani,
PKK’ye karşı da müttefikti. Barzani PKK’nin Sincar’dan çıkmasını
isteyecek,Erdoğan da Dicle Kalkanı operasyonu ile Sincar ve Kandil’e
operasyonlar yapacaktı. (PKK zaten bir süredir Kandil’i boşaltıyor ve Suriye’ye
geçiyordu. Irak Kürdistanı’nda muhalefet olmaktansa, Suriye Kürdistanı’nda
iktidar olmak kuşkusuz PKK’nin işine geliyor. Tabi bu PKK’nin Irak’ı tamamen
boşaltacağı anlamına gelmiyor. Bu arada piyonların karşılıklı konumlandığı
küçük satranç tahtasının asıl kazananı ise ABD oluyor; Washington adım adım
Kürt Koridoru’nu inşa ediyor!)
Kerkük’e Kürt bölge
bayrağının asılmasının da Ankara için bir sürpriz olmadığı ortada. Kaldı
ki Ankara, daha IŞİD’in Musul baskını sırasında peşmergenin Kerkük’ü ele
geçirmesine göz yumarak, aslında Kerkük’ün Kürt bölgesine dahil edilmesi
planına zaten onay vermişti!
Hep belirttik: Kerkük
petrolü nedeniyle Küridstan’ın kalbidir; Kerkük olmadan Barzani bağımsızlığa
gidemez!
Aydınlık yazarı Rafet
Ballı yazdı: Mart ayının üçüncü haftasında, yani tam da Kerkük’e Kürt
bayrağı asılması sürecinde, Irak’ın sünni liderleri İstanbul’da toplanmıştı.
Kimler yoktu ki? Irak Meclis Başkanı Selim Abdullah Cuburi, Irak
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi, Irak Başbakan Yardımcısı Salih
Mutlak, Iraklı iş adamı Şeyh Hamis Hacer, Sünni Ulema heyeti temsilcileri,
milletvekilleri…
Tabii Türk diplomatlar
da… Ama daha önemlisi toplantıda ABD’li ve Ürdünlü diplomatların da
bulunuyor olmasıydı! (Aydınlık, 11 Nisan 2017)
Açık ki bu “sünni” buluşma,
Türkiye’nin ABD isteğiyle son aylarda girdiği “şii” İran karşıtı konumunun
gereğidir ve ABD’nin baştan beri esas hedefi olan Irak’ın üçe bölünmesi
girişimiyle ilgilidir.
Zira eş zamanlı olarak
Kerkük’e Kürt bayrağı asılmakta, Barzani bağımsızlık referandumu
kararı almakta, AKP Hükümeti Kuzey Irak’a Dicle Kalkanı askerî harekâtı yapmaya
hazırlanmaktadır!
Irak’taki bu tabloyu
tamamlayan son gelişme ise Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İlnur
Çevik’in Celal Talabi’yi ziyaret etmesidir! (Sputnik, 12 Nisan 2017)
Peki tüm bunlar ne anlama
gelmektedir?
En son “ABD’nin ‘yeni
Ortadoğu’ tezgahı” diye yazdık. (mehmetaliguller.com, 5 Ekim 2016)
1) Irak’ı fiilen Kürt ve Arap
bölgesi diye ikiye bölen ABD, Suriye’deki tabloyla paralel olarak artık Irak’ı
Kürt, Şii Arap ve Sünni Arap olarak üçe bölmeyi hedefliyor.
2) ABD ayrıca Suriye’yi de
Kürt bölgesi, Sünni Arap bölgesi, Alevi bölgesi ve Dürzi bölgesi olarak dörde
bölmeyi istiyor.
3) Irak ve Suriye’de bu
bölünmeler gerçekleştiğinde de, Irak ve Suriye’deki Sünni Arap bölgeleri ile
Kürt bölgelerini kendi aralarında birleştirmek istiyor.
Böylece iki devletin
bölünmesiyle toplam beş devletçik oluşacak!
İşte ABD “asıl hedefi olan”
bu tablo için yeniden bir atak yapmış oldu. Füze saldırısı, Barzani’nin
bağımsızlık hamlesi ve Kerkük’e Kürt bölge bayrağı asması, AKP Hükümeti’nin
Astana sürecini gevşetmesi, hatta Fırat Kalkanı’nın bitirilmek zorunda kalınmasıyla
PYD kantonlarına yeniden alan açılmış olması gibi gelişmelerin tamamı, bu
hedefle ilgilidir.
Fakat mesele şudur: ABD’nin
buna gücü var mı? Rusya ve bölge ülkeleri bu girişime karşı koymayacak mı?
KOMŞULARLA BARIŞ İÇİN
BAŞKANLIĞA HAYIR!
ABD’nin buna gücü yok ve
Rusya-İran-Suriye bloğu ABD’nin bu planının önünde kararlılıkla durmaktadır.
Fakat bu tabloya önemli
oranda etki yapacağı için bizi, asıl ülkemizin nasıl konumlanacağı
ilgilendirmektedir.
Burada da önümüzde duran en
yakın ve acil mesele, başkanlık referandumudur. Ya evet sonucuyla Erdoğan
başkan olarak Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak ve Suriye’yi paylaşma savaşlarına
sokacak, ya da hayır sonucuyla Türkiye “komşularla iş birliğine” zorlanacak!
Kısacası, “bir oy”un dünya
açısından bu kadar değerli olduğu bir seçime gidiyoruz…
Mehmet Ali Güller
13 Nisan 2017
13 Nisan 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






