Hükümet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hükümet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2016 Salı

ŞERİATI BEKLERKEN: DEVLETİN İSLAMİLEŞMESİNDE YENİ EŞİK! "Doç. Dr. Hakan GÜNEŞ" İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

ŞERİATI BEKLERKEN: 
DEVLETİN İSLAMİLEŞMESİNDE YENİ EŞİK!
Doç. Dr. Hakan GÜNEŞ
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 
Bu soru atlanamaz: Sivil bürokrasisi, milli eğitimi, yargı organları mensupları, emniyet, istihbarat ve son olarak ordusu siyasal İslamcı kadrolarla doldurulmuş bir ülkede şeriata geçmek çok mu zor olur?
2002’den bu yana yürütülen her açılım ve operasyon görünen amaçlarından ziyade iki şeye hizmet etti: Otoriterleşme ve İslamizasyon. Toplumun aşağıdan İslamileştirilmesi stratejisi devletin milli eğitim, adalet, içişleri (bürokrasisi) kadrolarını İslamileştirmesi ile sürdürülürken son olarak ordunun İslamileştirilmesi ile bu halka tamamlanmak üzere. Toplumsal yaşamın ve siyasal sistemin taşıyıcılarının İslamileşmesi sürecini taçlandıracak olan zirve ülkeye Suudi Arabistan tipi de facto ya da İran tipi hukuki bir anayasal teokratik yapının egemen kılınması ile şekillenmeyebilir. Türkiye ne İran ne de Suudi Arabistan olmayacaktır ama Türk tipi şeriat devletinin kuluçkadan çıkmak üzere olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Türk tipi şerileşme kendi modelini çoktan yaratmış ve hiç de hız kesmeden ilerliyor durumda. Bu model Batı siyasal merkezleri ve küresel ekonomik sistemi ile daha uyumlu bir şeriatçı stratejiye dayanıyor. Bu tespitin vehim mi yoksa hakikati yansıtan bir tespit mi olduğunu anlamak için sadece son 14 yıllık getirdiği ve getirmekte olduğu toplumsal ve siyasal sistem verilerine bakmak yeterli olacaktır.
Avrupa Birliği uyum açılımları, Ergenekon ve Balyoz Operasyonları ve son olarak darbe girişimi sonrası devletin yeniden yapılandırılması operasyonlarında kesintisiz devam eden süreç siyasal sistemin otoriterleşmesi ve devlet ve toplumun İslamileştirilmesi olarak son buldu. Çıkarılan eğitim yasaları, vakıflara ilişkin düzenlemeler, belediyeler ile yürütülen çalışmalar, helal sertifikalı yemekten hilal sertifikalı otellere İslami devlet bankalarının ( katılım bankacılığı) tesisinden anaokullarına kadar inen Arapça ve dini eğitim faaliyetlerine kadar süren ve sürmekte olan uygulamaların önünü açan Ana-yasal değişimleri saymıyorum bile.
“Milli Mutabakat”ın İslamcı özü!
28 Şubat koşullarında kendini “Ak Sakallılar”dan ayırarak yenilenen ve Ordu-ABD-AB ve hatta CHP (Deniz Baykal) rızası sahne alan “yeni milli görüş” sadece ilk döneminde geniş merkez sağ (bir tür yeni ANAP) olduğu izlenimi verdi ve bu role uygun davrandı. 2007 seçimleri ile birlikte parlamento grubunda merkez sağ ağırlığını azaltıp milli görüş kökenlileri öne çıkaran AKP bu tarihten itibaren bürokrasi içindeki tahkimatına hız verdi. Eğitimden orduya bu kadrolaşmanın yasadışı bir biçimde nasıl gerçekleştiğini şimdi iktidara yakın basın tefrika tefrika kendisi yazıyor. Oysa anlattıkları kendi hikayeleri ve sadece Gülenciler ile de sınırlı değil. Şimdilerde Gülencilerin yaptıklarına ilişkin yazılan her şeyi Gülenciler ile birlikte diğer İslamcılar diye ile okumak çok daha gerçekçi bir tablo oluşturacaktır. Böylelikle FETÖ/PDY temizliğinin devlette şeriatçı temizliği anlamına hiç ama hiç gelmediğini, sadece Gülenci temizliği ile sınırlı olduğunu anımsamış oluruz.
Önce sivil sonra silahlı bürokrasinin İslamcılaştırılması
Cumhurbaşkanlığının Sezer’den Gül’e geçişi ve yüksek yargı içindeki seküler direncin kontrol alına alınması ile birlikte devletin İslamileşmesi değilse bile devlet kadrolarının İslamileşmesi sürecinde esas mesafe kat edildi. Ergenekon ve Balyoz Operasyonları ile silahlı bürokrasinin seküler direnci ve ileride (geçmişte olabildiği gibi) gerçekleştirebileceği müdahale olasılıkları bertaraf edildi. Bunu yaparken dayanılan FETÖ yapılanmasının saf değiştirmesi ile ortaya çıkan 15 temmuz darbe girişimi sonrası devletin yeniden-yapılandırılması operasyonlarının ortaya koyduğu resim de hiç de AKP’ye eklemlenen MHP’lilerin, Aydınlıkçıların yahut çeşitli tonda ulusalcıların uydurdukları hayali içerikte ilerlemiyor: Birkaç Balyoz sanığının komutan olarak yeniden atanmasını öne çıkaran bu sözde seküler ve gerçekte ise sadece milliyetçi kesimler polisin ardından ordunun da tam bir parti ordusu olarak yeniden yapılandırıldığını satır aralarında bile görmek istemiyorlar.
Tüm bakanlıklarda tamamlanan kadrolaşmanın parti bağından ziyade imama hatip kökenli olmak yahut (artık Gülenciler dışındaki) cemaatlerden birisine bağlı olmak gibi kriterlerle yürütüldüğü gerçeği herkesin bildiği bir sır. Bir cemaat tasfiye edilirken tek başlarına yeterince güçlü olmayan onlarca başka cemaatin önünün açılmasının devlet kadrolarının şeriatçılara teslim edilmesinden hiç ama hiç başka sonucu yoktur. Bilhassa Adalet, Milli Eğitim gibi sivil ve İçişleri gibi silahlı bürokrasiyi barındıran alanlarda bu süreç çoktan geri dönüşü on yıllar alacak kadar köklü bir düzeye gelmiştir. Ordu’nun İslamileşmesi ve parti ordusu haline getirilmesi sürecinde ise kritik eşik henüz aşılmamış ancak kritik eşiği aştıracak anahtar bulunmuştur: Mevcut askeri kadroların yükseltilme ve atanma mekanizmalarındaki değişim ve askeri okulların yapısına ve müfredatında ilişkin düzenleme. Artık seküler bir aileden gelen yahut seküler değerleri benimseyen bir gencin askeri okullarda okuması yahut askerlik mesleğini seçmesi eğitim ve meslek hayatı boyunca siyah kuğu olmayı kabul etmesinden geçiyor.
Bu soru atlanamaz!
Peki hiç uzatmadan herkesin kaçındığı soruyu soralım: Sivil bürokrasi, milli eğitimi, yargı organları mensupları, emniyet, istihbarat ve son olarak ordusu siyasal İslamcı kadrolarla doldurulmuş bir ülkede şeriata geçmek çok mu zor olur?
Türkiye’de ve Dünya’da milli görüş geleneği ve Türk siyasal İslamcılığını çalışan akademisyen ve gazeteciler pek çok farklı değerlendirme yapsalar da bu geleneğin radikal metodları benimsemekten kaçındıkları konusunda hemfikirdirler. Aslında yakın zamana kadar konuya vakıf olanların büyük bir kısmı Türkiye’ye şeriat düzeni getirme konusunda milli görüş geleneğinin (AK Parti’yi bu geleneğin son halkası olarak okuyalım) içsel bir mesafeye sahip olduğu kanaatinde idiler. Yani süreç oraya gitse bile AKP’liler bizzat kendileri şeriat istemeyeceklerdir diye düşünülmekte idi. Ancak düne kadar birkaç uzman dışında hiç kimsenin kelime anlamını bile bilmediği selefizmin bu topraklarda nasıl hızla yayıldığı gerçeği uzmanları bu konuda bildiklerini rafa kaldırtmaya yöneltti. Keza artık Türkiye’de “sermayenin rengi olmaz”, “AKP, şeriat isteyenlerin değil muhafazakar, mütedeyyin kitlelerin partisidir”, “NATO’ya bağlı bir ülkede şeriatçı rejim gerçekleşemez” türünden klişeler söyleyenlerini bile şüphede bırakıyor.
Evet öte yandan Türkiye toplumunun yaklaşık yarısının siyasal İslamcılar ve onlara rıza gösterenlerle kesin çizgilerle ayrıştığı ve bu kesimlerin kolayca dönüştürülemeyeceği, Türkiye büyük burjuvazisinin uluslararası ihtiyaçları, zenginleşmesini siyasal İslamcılıklarına borçlu yeni MÜSİAD burjuvazisinin bile temkinli duruşu, AKP oy tabanında şeriat isteyenler ile geleneksel muhafazakâr “merkez sağ” eğilimlilerin yarı yarıya bulunması vb pek çok başka faktör de mevcuttur. Ancak ne toplumlar ne de ülkelerin siyasal sistemleri doğrusal gelişim çizgisinde ilerlemezler. Suriye savaşı ve cihatçılarla kurulan ilişkilerin yarattığı Pakistanlaşma etkisi, dünya ölçeğinde otoriterleşmenin artması, küresel finansal sitemin İslami finansal sitemlerle uyumlu eklemlenmesi ve son dönem için belki de en önemlisi milli olan ile İslami olanın iç içe kodlandığı bir siyasal hegemonya-atmosfer ülkedeki dinselleşme eğilimini güçlendiren faktörlerdir.
Milli mutabakatçılar, ABD ile olan gerilimler ve Kürt sorunu çerçevesindeki hassasiyetleri noktasında belki mevcut rejimde bazı milli ögeler bularak avunabilirler ancak Althusser’in meşhur kavramı ile söyleyecek olursak “devlet ve devletin ideolojik aygıtları”nın yeniden üretim mekanizmalarının şeriatçılar ile doldurulduğu bir ülkede yakın geleceği şekillendiren dinamiklerin neleri getirmekte olduğun sorusundan uzun süre kaçılamaz.
Gözü ile görmeden yeni tarımsal usullere geçmeyen çiftçiler gibi Türkiye’de solcuların da dahil olduğu azımsanmayacak bir seküler kesim ancak polisin başörtüsü takmasını takiben Türk silahlı kuvvetleri de başörtülü subaylarıyla resmi geçit töreni yaptığı zaman durumu anlayacaktır. Oysa bu tartışmayı polis ve asker kadınların başörtüsü takması gibi tuzak bir sahadan yapmaya yahut bu tür göstergelere dayanmaya hiç gerek yok. Türkiye’de şerileşme sakalını kesmiş erkek suretinde gerçekleşmektedir. [25.09.2016 – BİRGÜN PAZAR]
BİR YORUM:
ŞERİATI BEKLERKEN: DEVLETİN İSLAMİLEŞMESİNDE YENİ EŞİK!
Hıristiyanlıktan sonra  ortaya çıkan, Müslümanlık, Hıristiyan dünyası için bir kâbus olmuştur.
Kudüs elden gitmiş, Bizans yıkılmış, Endülüs, Avrupa’yı tehdit etmiştir. Selçuklular haçlı ordularını perişan etmiş, Osmanlı, girilmez denen Avrupa ya girmiştir. Batı için İslâm, iğdiş edilmelidir ve bu yapılmaktadır. İslâm dünyası, Batı çıkarına  yönlendirilmektedir. 27.09.2016 - Gur-Buz

6 Eylül 2016 Salı

BU'DA BİR "KANDIRMA, ALDATMA, İHANETE YARDIM-YATAKLIK, GAFLET VE İKİ YÜZLÜLÜK" // 14 BİN PKK'LI ÖĞRETMENE; İHRAÇ YERİNE TAYİN !..

14 BİN PKK'LI HAİN ÖĞRETMEN!. YARGI YOLU, DAVA, HESAP VE İHRAÇ YERİNE TAYİN!..
MEB'DA İHANETE PRİM, YARDIM-YATAKLIK VE ÇİFTE STANDART EĞİLİMİ
PKK'nın öğretmenleri meselesi Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri… Çünkü bu kişilere emanet edilen çocuklar bizim yarınlarımız olacaklar. Dahası yine bu sözde eğitimciler aracılığıyla çok sayıda genç, PKK kadrolarına yönlendiriliyor, dağa çıkıp, Mehmetçiğe, vatandaşa kurşun sıkıyor, yollara bomba döşüyorlar.
Aslında örgütün eğitim kadrolarına (tıpkı FETÖ gibi) önem vermesi ve orada kadrolaşması yeni bir durum değil.  PKK'nın eylemlerine başladığı tarih olarak bilinen 15 Ağustos 1984'ün aksine örgüt, 80 darbesine kadar Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde 248 cinayet işledi. Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından 1981 yılında hazırlanan "PKK-APOCULAR" iddianamesi kapsamında 2331 kişi yakalandı. Bunların 378'i öğrenci, 118'i ise öğretmendi.
BU BİLGİ BİZE 1980 YILINA KADAR İKİ ÖNEMLİ VERİ SUNUYOR.
Birincisi; PKK, devlet tarafından 80 darbesinden sonra da yakından biliniyor ve örgüte karşı mücadele veriliyordu. İkincisi ise; örgütün ilk kadrolarının içinde 496 öğrenci ve öğretmen vardı. PKK'nın eğitimde kadrolaşması o dönemde bile ciddi boyutlardaydı.
Aradan neredeyse 40 sene geçmesine rağmen durum daha da vahim boyutlara ulaşmış durumda. Şu anda PKK'nın eğitim ayağında; sendikal ve dernek örgütlenmesi en üst düzeyde. En ufak bir soruşturmada hemen devreye girip, olayı çözüyorlar. Bu yapılara ne bir soruşturma açılıyor, ne de bir önlem alınıyor.
PKK sözde eğitimcilerinin kadrolara yerleşmesi de ayan-beyan yasa dışı yollardan gerçekleşiyor. Kopyalarla, başkasının yerine sınavlara girerek alınan puanlarla önce üniversiteye giriliyor. Üniversite bittikten sonra da yine aynı metotlarla KPSS'den en iyi puanlar alınıp, örgütün belirttiği devlet okullarına yerleşiyorlar. Kadro atamalarında "güvenlik soruşturması" her ne hikmetse yapılmıyor. Tıpkı sağlıkta olduğu gibi…
PKK'LI ÖĞRETMENLERİ TAYİN EDECEĞİZ
Başbakan Binali Yıldırım önceki gün aynen şöyle bir açıklama yaptı "Terör örgütüyle bir şekilde ilişkiye girmiş öğretmenleri de değiştiriyoruz. Buna karar aldık. 14 bin civarında öğretmeni, maalesef başka yerlere alma mecburiyeti var. Bunlar eğitim yerine terör örgütünün amaçlarına hizmet eder hale gelmişler."
Bu sözlerden şunu anlıyoruz; Devlet, 14 bin PKK'lı eğitimcinin varlığını biliyor, tespit ediyor ve örgüt adına çalıştıklarından emin. Bunların ihraç edilip, yargılanmaları yerine "maalesef" sözleriyle "tayin" kararı alınıyor. Örgütün ekmeğine adeta yağ sürülüyor. Kısacası Doğu ve Güneydoğu'da tespit edilen 14 bin PKK'lı öğretmen, Batı illerine tayin edilecek ve çocuklarımızı eğitecekler!
Bu durumu; akılla, mantıkla, kelimelerle ifade edebilmek mümkün değil! FETÖ'ye göz yumarak bugünlere getiren anlayışla bu durumun arasında hiçbir fark yoktur.
KUL'A KUL'LUK EDENLER KÜLLİ KÂFİR OLSA GEREK!..
PKK'nın tespit edilen eğitimcilerine ihraç yerine "tayin" müjdesi verilirken, geçtiğimiz yıl kardeşini PKK terörüne şehit vermiş, verdiği tepkisiyle sembolleşmiş Yarbay Mehmet Alkan, savunması bile alınmaksızın, tek bir cümle ile ihraç ediliyor. PKK'lılara tayin kararının üzerinden 24 saat geçmeden 21 şehit haberi alıyoruz. Bir türlü hakkında soruşturma başlatılamayan HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş ise "Türkiye'nin en büyük Kürt kenti İstanbul'dur" açıklaması yapıyor.
Tüm bunlar olurken SGK da boş durmuyor! Şehit ve gazilerin ölüm ve yaralanma tarihlerinin mesai içinde olup olmadığına bakıp "şehit değil", "gazi değil" diyerek aileleri bir kez daha yıkıyor.
Protokol beklemesin diye şehidin mezarına kepçeyle toprak atan Bedeviler ise ortalıkta kol geziyor! [HABER & MAKALE: Batuhan ÇOLAK]

15 Ocak 2016 Cuma

Türkiye BÜYÜK TUFAN ÖNCESİ'nde!... Sedat Laçiner (İKTİBAS)

Türkiye BÜYÜK TUFAN ÖNCESİ'nde
Sedat Laçiner
"Âlimlerini, sanatçılarını, düşünürlerini dinlemeyen, hatta onları küçümseyen, hor gören ve dahi hapsedebilen bir memlekette felaketler dolu gibi yağar."
"Ve ben, yaşanacaklar konusunda neredeyse Hz. Nuh kadar rahatım. Söyleyebileceğim veya yapabileceğim bir şey kaldığını sanmıyorum…
Kimse gerçekleri duymak istemiyor…
Tahammül düzeyi sıfırın altına inmiş durumda.
Artık yapılabilecek tek şey, olacakları izlemek ve bugünlerin en az hasarla geçmesi için dua etmek."
Sedat Laçiner/Haberdar
Büyük Tufan Öncesi
Yaz başıydı!...
Yakın bir arkadaşım dedi ki “boşuna uğraşıyorsun. Kendini parçalarcasına yetkilileri uyarmaya çalışıyorsun ama nafile. Seni dinlemeyecekler.”
“Belki dinlerler” dedim.
O, ümitsizdi, her şeyin bittiğini düşünüyordu:
“Dinlemeyecekler. Çünkü artık duyu organlarını kaybettiler. Ve geri dönebilecekleri mesafeyi çoktan geçtiler. Artık adımları seçimleri değil, bir önceki adımın sonucu. Bundan sonra devam etmek zorundalar. İsteseler de geri dönemeyecekler.”
“Bu durumda ne yapacağız” diye sordum.
Cevabı net ve korkutucuydu:
“Ben felaketin gelip geçmesini bekleyeceğim. Çünkü kaçınılmaz. Âlimlerini, sanatçılarını, düşünürlerini dinlemeyen, hatta onları küçümseyen, hor gören ve dahi hapsedebilen bir memlekette felaketler dolu gibi yağar. Sen de öyle yap. Kendini germe, kendini yıpratma. Boş yere çırpınma.”
O’nun dediğini yapamadım. Son ana kadar sanki tek bilen benmişim gibi çırpındım durdum. Ne dinleyen oldu, ne kulak kabartan.
KASIRGANIN GÖLGESİ
Yaz sonunda yaklaşan büyük kasırganın gölgesi üzerimize çoktan çökmüştü bile.Bunu aynı benzetmelerle birkaç televizyon kanalında dilim döndüğünce anlattım.
“Kasırganın gölgesi kıyısından köşesinden ülkeye giriş yaptı. Ekonomiden siyasete her alanda sıkıntılı anlar geliyor aman dikkatli olalım” dedim.
Ancak herkes kayıkçı kavgasındaydı. İki genel seçim birden yapıldı, yaklaşan tehlikeler kimsenin umurunda olmadı.
Ve geldik 2016’ya…
Kanaatimce kasırganın gölgesi tam tepemize gelmek üzere.
Bundan sonra ekonomide, siyasette, dış ilişkilerde, güvenlikte, sosyal hayatta, hak ve hukukta ve diğer konularda hızla kasırganın gözüne doğru yol alacağız.
Bu süreçte konuşması gerekenlerin tamamına yakını susturulduğu için bu aşamada cesur çıkışlar beklemek faydasız...
Zaten konuşsalar ne yazar. Doğruyu söylemek kadar onu dinleyecek kulak bulmak da gerek...
Sözlerimi kehanet veya falcılık gibi algılamayın lütfen. Ömrü olan görecektir. Tek yaptığım pozitif bilimin kurallarını Türkiye’ye uygulamak…
Ekonomik verileri önüme koyduğumda; siyasi gidişatı, siyasi savrulmaları değerlendirdiğimde; başta Rusya olmak üzere tüm dünya ile bozulan ilişkileri göz önünde bulundurduğumda; PKK’nın Suriye ve Irak’taki faaliyetlerini, buna karşınTürkiye’nin stratejisizliğini düşündüğümde; toplumsal kutuplaşmanın vardığı noktayı, büyüdükçe büyüyen karşılıklı nefreti fark ettiğimde; sorunlar dev gibi yığılırken ülkenin uyarı ve denge mekanizmalarının tamamen ortadan kalktığını gördüğümde, halkın yaşananları umursamadığını dehşetle anladığımda ülkenin nasıl bir gelecekle karşı karşıya olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
Ve ben, yaşanacaklar konusunda neredeyse Hz. Nuh kadar rahatım. Söyleyebileceğim veya yapabileceğim bir şey kaldığını sanmıyorum…
Kimse gerçekleri duymak istemiyor…
Tahammül düzeyi sıfırın altına inmiş durumda.
Artık yapılabilecek tek şey, olacakları izlemek ve bugünlerin en az hasarla geçmesi için dua etmek. (Analiz - 14 Ocak 2016 Perşembe 19:00)

28 Ekim 2015 Çarşamba

Gazetecilik ve resmi yalanlar

Gazetecilik ve resmi yalanlar
Ben Bradlee (Illüstrasyon: Jason Mecier (Bill O’Leary’nin fotoğrafından ilhamla)
CEMAL TUNÇDEMİR
27 Ekim 2015

‘’Gazeteci vicdanlı ve adil olarak gerçeği yazdığı sürece bu gerçeğin ortaya çıkmasının sonuçlarını düşünmek onun işi değildir. Hiçbir gerçek bir ülkeye uzun vadede yalanın verdiği zararı veremez. Gerçek, insanı özgür kılar.’’ – Ben Bradlee
Hükümetin, Watergate skandalını, ‘ulusal güvenlik’ kapsamına alarak olayı kamuoyunun gözünden uzaklaştırmaya çalıştığı günlerde, 30 Mayıs 1973 günü böyle yazmıştı. Washington Post gazetesinin efsane yayın yönetmeni Ben Bradlee geçen yıl bu hafta hayatını kaybetmişti. 1971 yılında New York Times’a destek olarak Vietnam Savaşında Amerikan kamuoyundan saklanan gerçeklerin yer aldığı ‘Pentagon Belgelerini’ yayınlama cesareti sergiledi. Nixon yönetimine karşı girdikleri hukuk savaşını kazandı. Sonrasında Watergate iş hanına girmeye çalışırken yakalanan 5 kişinin basit hırsızlar değil, Nixon yönetiminin handa bulunan Demokrat Parti genel merkezine dinleyici yerlleştiren adamları olduğunu ortaya çıkaran haberciliğiyle basın tarihine geçti. Watergate Skandalının peşini yönetimin tüm baskı ve tehditlerine rağmen iki yıl boyunca bırakmadı. Nixon, iki yıl sonra yolun sonuna geldiğini anladı ve 1974’te ABD tarihinin istifa eden ilk başkanı olmak zorunda kaldı. Nixon yönetiminden 40 üst düzey isim, yasaları çiğneyen faaliyetleri ve usulsüzlükleri nedeniyle hapse girdi.
Ben Bradlee, 1968 yılında başladığı Washington Post yayın yönetmenliğini 1991 yılına kadar sürdürdü ve o yıl emekliye ayrıldı. Meslek hayatında da emeklilik hayatında da en fazla kafa yorduğu konu ‘resmi yalanlar’ ve bunlarla mücadele yolları oldu. 7 Ocak 1997 günü California Üniversitesinde bu konuda yaptığı konuşmadan bir özeti bu saygın gazetecinin ölümünün birinci yıldönümünde bir anma olarak paylaşıyorum:
‘’Günümüzde çok sayıda yalan ve çarpıtma var. Devlette, hükümette, medyada, sporda, her yerde… Kimsenin duyduğu bir şeyin ilk duyduğu haline inanamayacağı bir noktaya geldik. Benim için bu şüphe Vietnam Savaşı ile, yani hükümetin sonradan yanlış olduğu ortaya çıkacak politikasını halk gözünde meşrulaştırması gerektiğini düşünmesiyle, başladı. Toplumu bir arada tutan kurumların bütün birleştirici dikişlerinin attığı karşı-kültür günlerinde derinleşti. Devlet, kilise, okullar, üniversiteler, aile, ilişkiler, iş dünyası her yerde barbarlar kapıdaydı.
Vietnam’a bir bakalım. Ve onun gerçeği söyleme alışkanlığına ve erdemine verdiği zarara.. Mücadele söylemine kapılan politikacılara, resmi yalanlar sarmalında bıraktığı medyaya verdiği zararlara bir bakalım. Sadece, kimsenin baştan sona okumadığı Pentagon Belgelerinin derinliklerinde kalmış bir olayı örnek vereyim…
1963 Aralık ayının son günleri veya 1964 Ocak ayının ilk günleriydi. Kariyer basamaklarında hızla yükselerek Savunma Bakanı olan Robert McNamara, Vietnam’da savaş alanlarında birkaç gün geçirdi, generalleri dinledi. Dönüş yolunda, Saygon Havaalanında düzenlediği basın toplantısında, gördükleri ve dinlediklerinin kendisini çok cesaretlendirdiğini söyledi. Dikkat çekici ilerlemeler söz konusuydu. Güney Vietnam Ordusu çok daha büyük sorumluluklar alabilir hale gelmiş, Amerikan askerine duyulan ihtiyacı azaltmıştı. Lanet bir ‘tünelin sonundaki ışık göründü’ konuşmasıydı. McNamara, ABD’ye indiği ertesi gün Andrews Hava Üssünde bir basın toplantısı daha yaptı ve Saygon’daki açıklamaları tekrarladı. Birazdan Beyaz Saray’a gidip Başkana da bu ilerlemeleri anlatacağını söyledi. Daha sonra helikoptere binerek Beyaz Saray bahçesine indi ve içeri girdi. Ve o andan sonra, McNamara’nın Başkan Johnson’a ne anlattığını kimse öğrenemedi.
Ancak merak edenler için o gün Başkana ne anlattığı Pentagon Belgelerinde kayıtlı. Yedi yıl sonra (1971’de New York Times Pentagon Belgelerini yayınladığında) ortaya çıktı ki, McNamara helikopterden inip Başkanın makamına çıkmış ve ona doğruca, Vietnam’da herşeyin Amerika için bir cehenneme dönüşmekte olduğunu söylemişti. (Vietnam komutanı general William) Westmoreland bir kaç yüzbin asker daha gönderilmesini isteyecekti ve McNamara da bu talebi destekliyordu.
Sadece bir an için, Amerikalıların 1964 yılında, liderlerinin savaşın bir bataklığa dönüşeceğini hissetmeye başladıklarını bildiğini düşünün. Sonraki 7 yıl boyunca ölecek binlerce Amerikalının ve onbinlerce Asyalının hayatı kurtarılabilirdi. Ülke, liderlerine güven duygusunu hiç yitirmeyebilirdi. Çünkü, ülke, gerçekler ortaya çıkınca öğrendi ki çok güvendiği liderleri kendisine aslında yıllar boyunca yalan söylüyordu. Ve ben bunun farkına varmanın bu ülkede birşeylerin temelden değişmesinin başlangıcı olarak görüyorum. Başkomutan onlara ne derse desin, artık önemi yok, gerçeği öğrendiler. Artık kimsenin yapabileceği birşey yoktu, halk öğrendi.
Amerika, liderlerine inancını kaybetmeye başladı. Eğer, gazeteler, niçin Pentagon Belgelerine yayın yasağı girişimine böyle büyük bir reaksiyon gösterdi diye merak eden varsa, Pentagon Belgelerinde yer alan bütün o bilgilerdi sebep. İçindeki gerçekler akıl alır gibi değildi. Buna rağmen başkan Richard Nixon, Amerikan cumhuriyetinin tarihinde ilk kez Yüksek Mahkemeye başvurarak iki gazetenin bu belgeleri yayınlamasına yayın yasağı getirmek istedi. Şimdi 18 yıl sonra, dikkat edin 18 yıl sonra, Harvard Hukuk Fakültesinin dekanı Erwin Griswold, Washington Post’a yazdığı yazıda, Pentagon Belgelerinin yayınlanmasının ulusal güvenliğe hiçbir şekilde, hiçbir zaman bir tehdit oluşturmadığını kaydetti.
Sadece bir an için düşünün. Gazetelerin, yayın yasağı koymak isteyen yönetime karşı hukuk savaşında harcamak zorunda kaldıkları birkaç milyon doların hiç önemi yok. Kendi ülkeniz tarafından, ‘vatana ihanet’le suçlanmanın ne demek olduğunu bilemezsiniz. Başlangıçta bizi duruşma salonuna bile almıyorlardı. Çünkü hükümetin kendini savunurken hakime açıklayacağı devlet sırlarını öğrenme yetkimiz yokmuş. Sonradan duruşma salonuna alındığımızda ise iki tarafın birbirini duyamayacağı bir cam duvarla ikiye ayrılmıştı. Ve dahası bu cam duvar siyah perdeyle kapatıldı. Siyah perde! Bunun nedenini sorduğumuzda yanıta inanamadık. Allahsız komünistler, devlet adına konuşacakların, tanıkların dudaklarını okuyabilirmiş.
Bu çok ölçüsüz bir rezaletti. Dava, esasında, kimin suçlu olduğuna değil kimin haklı olduğuna bakan bir hukuk davasıydı. Ancak eğer bu hukuk davasını kaybederseniz hakkınızda ceza davası açılacağı kesindi. Ve eğer o davada da kaybederseniz, şirketiniz bütün gazetelerinizi ve televizyonlarını kaybedecekti. Çünkü yasalara göre kriminal suç kaydı olan biri gazete ve televizyon sahibi olamazdı.
Ancak işte bu ortamda beni rahatlatan an, hakimin, hükümet adına orada olan Savunma Bakan yardımcısına dönüp, ‘’Lafı uzatmayalım, esasa gelelim. Eğer Washington Post bunu yayınlarsa, Pentagon Belgelerindeki hangi somut bilgi ABD’nin ulusal güvenliğini en fazla tehlikeye atıyor?’’ diye sorması oldu.
Bakan Yardımcısının yüzü kireç gibi oldu. Çünkü Pentagon Belgelerini okumamıştı bile. Birkaç dakika müsaade istedi. Onun iddia ekibiyle beraber kafa kafaya verip telaşlı şekilde konuştuklarını görebiliyorduk. Savunma tarafında ise biz, çoğu muhabirlerden oluşan dokuz kişiydik. Yanımızda birkaç belge getirmiştik. Bekledik, bekledik, bekledik… Derken Bakan Yardımcısı hazır olduğunu söyledi ve kürsüye geri döndü. Katip soruyu tekrar okudu. Bakan Yardımcısı da ‘Operation Marigold’ yanıtı verdi. ‘Operation’ ile başlayan bir şeyin ‘ulusal güvenlik’ konusu olacağı düşüncesiyle hepimiz bu sözcüğü duyduğumuzda bir an için endişe yaşadık. Pentagon muhabirimiz George Wilson, duruşmanın bize de açık olan kısmının kayıtlarını hızla taramaya başladı. Sonunda ‘Marigold Operasyonu’na ilişkin bir atıf buldu. (Bilmeyenleriniz için bu Lyndon Johnson’ın 1966’da Ho Chi Minh’e Polonyalı diplomatları göndererek Vietnam Savaşını uzlaşmayla sona erdirme yolu aradığı gizli bir girişimin adı). Oysa bu girişimden sadece bir hafta sonra Life dergisi İngiltere Başbakanı Harold Wilson’un ‘Operation Marigold’u deşifre eden bir yazısına yer vermişti. Yani bakan yardımcısının iddiası son derece saçmaydı.
En iyi gazeteler bile, kamu yöneticilerinin stratejik bir edayla yalan söylemeleri karşısında doğru tavır takınmayı asla beceremedi. Örneğin, hiçbir editör, Nixon’un Watergate skandalı ilk patladığındaki ilk yorumunu şu şekilde vermeye cesaret edemezdi: ‘’Başkan Nixon, dün akşam televizyonda yaptığı açıklamada, Watergate işhanına gizlice girerken yakalanan kişilerle ilgili olayın bir ulusal güvenlik konusu olduğunu söyledi. Bu nedenle de bu tuhaf hırsızlık girişimi hakkında yorum yapamayacağını belirtti. Ama bunların tamamı yalan!’’
Haberi bu şekilde vermeye cesaret edemezdik. Ancak söyledikleri tastamam yalandı. Dahası, Nixon’ın gerçek olmayan ifadelerini olduğu gibi vererek, bir yalanı yayınlayarak öyle veya böyle suça ortak olduk. Bu arada bu tür şeylere ‘gerçek dışı’ denilmesinden nefret ediyorum. Bunlara ‘yalan’ denir. Ancak en gözüpek editoryal ekip bile, bu resmi açıklamayı, yukarıdaki örnekteki sertlik ve çeviklikte yansıtamaz.
Beklemek zorundayız. Yalanın yalan olduğunu ispat edecek yollar bulmak için araştırırız. Ve bu süreçte bunun yalan olduğuna inanmayan veya inanmak istemeyenlerle aramıza mesafe girer.
(…)
Medya, gerçeği ne kadar sıkı şekilde araştırırsa, o kadar fazla insanı rahatsız eder. Gerçeği araştırdığımız konular ne kadar karmaşıklaşırsa ve gerçeği arama yolları ne kadar dallanıp budaklanırsa, gerçeği arayışımız da o derece şiddetini artırmalı. Saldırgan mı görünürüz? Bırakın öyle görünsün.
Hatırlayın, Walter Lippman yıllar önce demokraside, gerçeğin, nadiren hemen ortaya çıkabileceğini yazmıştı. Demokraside gerçek yavaş yavaş ortaya çıkar. Bazen yıllar bile alır. Bu sistemin çalışma ve kendini daha da güçlendirme yoludur.
Ben kendi deneyimimden biliyorum ki gerçekler ortaya muhakkak çıkıyor. Bazen hiç çıkmayacakmış gibi görünse bile yine de çıkıyor. Ve bu süreçte medyanın bir anlık rehavetinin demokrasiye maliyeti çok büyük olur.”