7 Haziran 2017 Çarşamba

Başvekil Adnan MENDERES "Siz isterseniz Hilâfeti bile getirebilirsiniz" DEMEDİ!

[YENİ DOSYA: İSPAT HAKKI] BAŞVEKİL ADNAN MENDERES, DEMOKRAT PARTİ TBMM GRUP TOPLANTISINDA: ‘SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GETİRİRSİNİZ’ SÖZÜNÜ KULLANDI MI? KULLANMADI MI? İŞTE GERÇEKLER!...

DP DÖNEMİ-İSPAT HAKKI SORUNU VE BASINI İLE İLİŞKİLER & MENDERES, PARTİ GRUP TOPLANTISINDA, ‘SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GETİRİRSİNİZ’ SÖZÜNÜ KULLANDI MI?..
Hasan Emre OKTAY
‘İspat Hakkı sorunu’ tıpkı ‘Tahkikat Komisyonu’ gibi DP aleyhine yıllarca acımasızca istismar edilen konulardan biridir. Şöyle ki, sanki ispat hakkı varmış da, bu hakkı Menderes Hükümeti kaldırmış gibi anlatıla geldi.’ Hâlbuki İspat Hakkı, 14 Mayıs 1950 DP İktidarından önce ortadan kaldırılmıştı. Olay 1949 yılında şöyle meydana gelmiştir:

Ruslar İkinci Dünya Savaşının sona erdiği 1945 yılında, Türkiye ile 17 Aralık 1925 günü imzalanmış olan saldırmazlık ve dostluk anlaşmasını yenilemek için bir takım şartlar ileri sürmüşlerdi. Rusların ileri sürdüğü bu şartlar kabul edilir gibi değildir. Uluslararası diplomaside bu ortama, savaşa neden olacak olay anlamında ‘Casus Belli’ denmektedir. Zira Ruslar Türkiye’den, doğu sınırında Kars ve Ardahan’ı istiyorlar, Boğazların yönetimine katılmak bakımından Boğazlarda da üst talep ediyorlardı. Doğal olarak bu taleplerle ilgili verilen SSCB ültimatomlarından sonra, SSCB ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler birdenbire son derece gergin bir havaya girdi. Bu ortam içinde ülkemizde insanlar birbirlerini komünistlikle suçlama yarışına da başlamışlardı. Çocukluk yıllarımda Ankara’da Namık Kemal mahallesinde otururken hatırlıyorum ‘komünist’ sıfatı hala adeta küfür olarak kullanılıyordu.

1946 şaibeli seçimlerinden sonra, İktidar partisi CHP, ana muhalefet partisi de DP’dir. 27 Ocak 1947 günü CHP hükümeti İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, yaptığı bir konuşmada Moskova ajanlarının acemi politikacıları da kandırmakta olduğunu söyler ve bir takım kişileri de ima eder. Sökmensüer konuşmasını Mareşal Fevzi Çakmak üzerinde yoğunlaştırmıştır. Seçimlerde DP’den aday olan ve milletvekilliğini kazanan Mareşal Fevzi Çakmak için adeta bir karalama konuşması yapmıştır. Sökmensüer konuşmasında mareşalin, bilerek veya bilmeyerek komünist faaliyetlerine iştirak ettiğini ileri sürer, ispata çalışır. İçişleri Bakanının bu konuşmasından sonra, CHP’li Hüseyin Cahit Yalçın, Nihat Erim, Falih Rıfkı, Asım Us, Tarık Us da Mareşal Fevzi Çakmak’a ağır hücumlarda bulunmaya başlarlar. Mareşal Fevzi Çakmak ise, bilakis kendisinin komünizm ile mücadele eden biri olduğunu iler sürer, ithamları reddeder. Mareşal Şubat 1947 de şu ifadelerde bulunur:

‘Ben komünistliği bu memleket için muzır telakki edenlerdenim. Komünistler ordu ve donanmaya sokulmak istendikleri zaman şiddetle hareket ettim. CHP mensuplarından birçok hatırlı zevatın tavassutuna rağmen ısrar ettim. Fakat onlar Şefik Hüsnü’ye parti kurmak salahiyetini ve 34 tane müseccel komüniste de amelenin işçinin önüne geçerek rehberlik etme imkânını sağladılar. Ben daha iş başında iken eski bir Milli Eğitim Bakanının bu faaliyeti destekleyen hareketinden dolayı hükümeti resmen ikaz ettim. Kimse kulak asmadı ve sonra da Hamidiye Köy Enstitüsündeki komünist yuvasından bahsettiler.’

Demokrat Partinin ileri gelenleri, iktidar partisi CHP’nin bu saldırılarına şiddetle karşı koyarlar. DP İstanbul İl Başkanı Kenan Ömer Öner asıl komünistlerin CHP saflarında bulunduğunu söyler. Ve Köy Enstitülerini örnek verir. O tarihte, Köy Enstitülerinde komünizm propagandası yapıldığına dair söylentiler ayyuka çıkmıştır. Köy Enstitülerinin vurgulanması, kurucularından Hasan Ali Yücel’in ima edilmesi demektir.   

Bunun üzerine Hasan Ali Yücel, 8 Şubat 1947 tarihli Ulus Gazetesinde, “Söz ettiğiniz eski Milli Eğitim Bakanı ben miyim? Diye sorar. 11 Şubat 1947 tarihinde ise Prof. Kenan Öner Yeni Sabah gazetesinden, Hasan Ali Yücel’e cevap verir, şunları yazar:

“Evet, o Maarif Vekili sizsiniz. Siz yalnız komünistleri bakanlığınızda beslemekle ve uğradıkları hücumlara karşı onları korumakla kalmadınız, Bakanlığınızın telkinleriyle milliyetçik belasına başlarını soktuğunuz 23 genci İspanyolların engizisyonuna rahmet okutacak işkencelerle ezdirdiniz, harap ettiniz ve hırpalattınız.”

Bunun üzerine Hasan Ali Yücel, Kenan Öner’e hakaret davası açar. Kenan Öner de TCK’nın
481/1 fıkrası gereğince Hasan Ali Yücel’e isnat ettiği hususların görevi ile ilgili olduğunu ileri sürerek mahkemeden ispat hakkı ister. Mahkeme 24 Nisan 1947 tarihli celsesinde Kenan Öner’in isteğini haklı bulur ve hakikatin ispatına izin verir.

Kenan Öner, ithamlarının delillerini bir bir ispat eder ve mahkemeden beraat kararı çıkar.
Ancak Temyiz Mahkemesine gidilir. Temyiz Mahkemesinde de, belli yasa gereğince bu kararla ilgili olarak ‘Tevhid-i İçtihat Genel Kuruluna’ (Yargıtay Görüşleri Birleştirme Genel Kurulu) başvurulur. Hakikatin ispatına izin olup olmadığı hakkında, dava konusu olay tetkik edilir.

Hukuki ifadeler olduğu için, ben dahil hukukçu olmayanlar için anlaşılması biraz zor olan gelişmeleri kısaca aktarıyorum. Bizim için önemli olan kararın DP iktidarından önce alınmış olmasıdır.

Sonuç olarak verilen 16 Mart 1949 tarih ve 24/3 sayılı, Resmi Gazetenin 26 Mart 1949 tarih ve 7216 sayılı nüshasında yayınlanan kararla, bakanların ve her dereceden memurlar hakkında, vazifelerini ifa ederken bile olsa işledikleri her çeşit suçtan dolayı, onların bu suçu işlediklerini söyleyen ve yazanların dava açması halinde, dava açanların mahkemede yazdıklarını ve söylediklerini İSPAT ETME HAKLARI KALDIRILMIŞTIR. Buna göre bir bakana veya herhangi bir memura vazifesi ile ilgili bile olsa, bir suç isnadında bulunanlar, otomatik olarak mahkûm edileceklerdir.” Yani Yargıtay,  1949 yılında siyasetçileri, hakkında belge açıklanamayacak kişiler, sınıfına sokmuştur. Bir nevi dokunulmazlıktır bu uygulama.

Ayrıca, Yargıtay Temyiz İçtihat Birleştirme Genel Kurulu toplanıp, ‘iftira ile yapılan hakarette, hakaret sayılan iddianın gerçek olup olmadığını, ancak o fiilden dolayı tahkikat yapmakla görevli merciin inceleyebileceğine’ karar vermiştir. Buna göre mesela bir bürokrata bir iddia ile hakaret yapıldı diyelim. Hakaret yapan hakkında basın kanununa göre dava açılıyor. Ancak o fiil ile ilgili olarak kim yetkili ise, ‘hakaret davasına bakan asliye ceza mahkemesi’ bir ara kararı ile o merciye (o fiil ile ilgili yetkiye sahip) başvuracak ve o merciin vereceği kararı bekleyecektir. O merci yani görevli merci, bürokrat hakkındaki iddianın doğru olduğuna karar verirse, bu iddiayı ortaya atan hakaret sanığı beraat edecektir. Eğer merci iddianın asılsız olduğuna karar verirse, Asliye Ceza Mahkemesi hakaret sanığını mahkûm edecektir. Yani ayrıca iddia sahibinin de dinlenmemesi, iddiasını ispat etme gayretleri içinde bulunamaması söz konusu değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bu düzenlemenin, bu kararın verildiği Meclis’in  DP’nin hükümet ettiği Meclis olmamasıdır. Bu karar yukarda anlattığımız gibi CHP İktidarı zamanında alınmıştır. Karar, o dönemde Yargıtay İçtihat Birleştirme Genel Kurulu yani tüm Yargıtay başkan ve üyelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir kurul tarafından düzenlenmiştir. Konuyla ilgili Demokrat Partili Nusret Kirişçioğlu 1975 yılında aşağıdaki açıklamayı yapmış;

“DP iktidara geldikten sonra DP içinde de İspat Hakkı’nın yeniden yürürlüğe girmesi, yani 1949 da CHP Hükümeti tarafından düzenlenen halinden, eski haline döndürülmesi taraftarı olan milletvekilleri vardı.”

Nitekim 2 Mayıs 1955 tarihinde Fethi Çelikbaş ve bazı DP milletvekili arkadaşları, Meclis’e ‘İspat Hakkı’ önergesi veriyorlar. Yani ispat hakkının tekrar eski halinde yürürlüğe girmesini isteyen bir önergedir bu.

Yani yıllarca anlatıldığı gibi ispat hakkı uygulaması zaten vardı da, bu hakkı DP kaldırmıştır gibi bir durum yok.Yukarda anlattığımız gibi, rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak ile ilgili bir tartışma esnasında, CHP hükümeti bakanları, Hasan Ali Yücel’in kaybettiği dava temyizde iken İçtihat Birleştirme Kurulu’nun kararı ile bu hakkı askıya almış durumda. Onun için  anlattığımız 1949 yılındaki askıya alma kararından sonra, mahkemeler ispat hakkını kabul etmemekte. Yani mahkemeler, bağımsız olarak bir milletvekili veya bürokrata dava açan kişinin ispat hakkını kabul etmiyor. Ancak hakkında şikâyette bulunulan milletvekili veya bürokrat, şikâyetçiyi ispata davet ederse, o zaman mahkeme kabul ediyor.1954 yılına kadar yasal süreç böyle işlemiş durumda. 

İşte DP Bakanlarından Fethi Çelikbaş ve arkadaşları, 1955 yılında bu içtihat kararının kaldırılarak tekrar İspat Hakkının yürürlüğe girmesini istiyorlar. Onlara göre, basına bu hak tanınmadıkça, milletvekili, bürokrat gibi görevliler, yapılan ithamlar karşısında kuşku altında kalacaklardır. DP Hükümeti Çelikbaş ve arkadaşlarının ‘İspat Hakkı Önergesini’ ceza yasalarında da değişiklik gerektirdiği gerekçesiyle reddetmiştir.

Zaten yürürlükteki 1924 Anayasasının 22.maddesine istinaden, Meclis İçtüzüğünün 169. ve 177. maddeleri bakanlar olsun, milletvekilleri, bürokratlar olsun, herhangi bir itham veya şüphe karşısında Meclis’e tahkikat yapmak üzere her türlü yetkiyi veriyordu. Bu iki maddenin içtüzükteki tanımlamaları şöyle idi;   

Meclis İçtüzüğünde Meclis Tahkikatı iki bölümde mütalaa edilmiştir. Birinci bölüm 169. madde, “Bakanlardan biri veya bakanlar kurulunun tümü hakkında yapılacak olan cezai ve mali sorumluğu gerektiren fiiller” hakkındadır.
İkinci bölüm 177. madde, “ TBMM’nin resen (bağımsız olarak) bilgi almak istediği her çeşit konu hakkında bir tahkikat komisyonu kurulabilir.”

Fethi Çelikbaş ve arkadaşlarının zaten DP içinde aradığını bulamayan bir grup olduğu söylenir. Önergeleri kabul edilmeyince bu milletvekilleri partiden ayrıldılar. DP’den ayrılanlar arasında Ekrem Hayri Üstündağ, Fethi Çelikbaş, Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Turhan Güneş, Ekrem Alican, İbrahim Öktem gibi siyasetçiler de bulunuyordu. Ayrılan 20 kişi Meclis’te ‘Yirmiler’ olarak anılmaya başladı. Bir süre sonra, 20 Aralık 1955 günü yirmiler tarafından yeni bir parti, Hürriyet Partisinin kurulduğu ilan edildi.

Başvekil Adnan Menderes, ispat hakkından dolayı meydana gelen olaylar karısında Meclis’te şu sözleri sarf etmiştir;

“Bizde ispat hakkı mevcuttur. İspat olunduğu takdirde her türlü yolsuzluk, suiistimal ve uygunsuz hareketlerin yazılmasında kanuni hiçbir mahsur yoktur. Bizde kanunlarımızın ispatına cevaz vermediği tek şey hakaretten ibarettir. Biz iktidarda olduğumuz müddetçe hakarete ispat hakkı tanımayacağız. Onlar iktidara gelirlerse küfre de, hakarete de istedikleri kadar hürriyet tanıyabilirler.”

Hürriyet Partisinin kuruluşu gazetelerde büyük ilgi görür. Hemen bütün gazeteler veya diğer bir deyişle zamanın matbuatı, DP’nin çözüldüğünü ve dağıldığını, vatandaşların kitle halinde Hürriyet Partisine iltihak ettiklerini yazmışlardır. Gazete haberlerindeki bu saptırma, doğal olarak DP milletvekillerini çileden çıkarmıştır.

Gerçekte, İspat Hakkının, tekrar ihdas edilmesi önergesinin kabul edilmemesi üzerine, DP’den ayrılan milletvekillerinin, DP Grubunda yaratığı sarsıntının etkileri sanıldığından büyük olmuştur.  29 Kasım 1955 günü Dr. Burhanettin Onat başkanlığında toplanan Meclis grubu, İktisat ve Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı hakkındaki gensoru önergesini konuşacakken, mebuslar gensoruyu birdenbire hükümete yöneltirler ve başta başvekil olmak üzere bütün bakanlara adeta hücum edilir. Meşhur, ‘1955 Grup Toplantısı’ cereyan etmektedir. Suçlamalar o kadar ileri gider ki, Başbakan Menderes dahi diktatörlükle suçlanmış, istifası istenmiştir. Zaten bütün bakanlar teker teker kürsüden istifa ettirilmişlerdir.

Burada çok önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Şöyle ki, ‘ Bir iktidar partisi grubunun, hükümetin bakanlarını, karşısına alıp hesap sormaları ve istifa ettirmeleri ancak ileri demokrasilerde söz konusu olabilir. O fırtınalı oturumda Menderes de bir şaşkınlık döneminden sonra kürsüye gelerek bir konuşma yapar. Rahmetli Menderes söze, ‘Şahsım adına sizden itimat istiyorum’ diyerek başlar;

“Arkadaşlarım beni diktatörlükle itham ettiler. Benim sizin karşınızda diktatör olmama ihtimal var mıdır? Sizin kudretiniz o kadar büyüktür ki, şu anda isteseniz Anayasayı bile değiştirebilirsiniz.. Ben sizin bu büyük kudretiniz karşısında nasıl diktatörlük yaparım. İşte misalini verdiniz. Bir anda kabineyi istifa ettirdiniz. Fakat bana olan itimadınızı devam ettirirseniz muhalefeti de sevindirmemiş olursunuz.”

Menderes’in konuşmasından sonra, Meclis Başkanı, Menderes’in teklifini oya sunar ve çoğunluk oyu ile DP milletvekilleri Menderes’e güvenlerini yenilerler. Bu suretle 29 Kasım 1955 günü Menderes kabinesi zorla çekilmiş ve istifa ettirilmiş olmuştur. Ertesi günü olay bütün gazetelerin manşetlerini kaplamıştır. Menderes’in yukarda naklettiğimiz Anayasayı değiştirmek sözü de gazetelerde şöyle yer almıştı;

“Sizin kudretiniz o kadar büyüktür ki, isterseniz hilafeti dahi getirebilirsiniz.”

Menderes’in böyle bir söz söylemediği ertesi günü Ankara’daki bütün parlamento muhabirlerine açıklamalı olarak bildirilmiş,  ancak hiçbir gazete bu açıklamayı yayımlamamıştır. Yalnız Zafer ve Vatan gazeteleri konuşmanın doğru metnini yazmışlar. İstisnai olarak o zaman Menderes’e tamamen muhalif bulunmasına rağmen Vatan Gazetesi hem düzeltme açıklamasını yayımlamış hem de yanlış haberden dolayı özür dilemişti. ( On Yılın Mücadelesi, Tekin Erer, Ticaret Postası Matbaası, İstanbul 1963, 2.cilt, s. 260-261)

9 Aralık 1955 günü yeni DP hükümeti ilan olundu. Böylece ‘İspat Hakkı’ talebi ile başlayan buhranlı günler, bir süre için de olsa sona ermiş gibi göründü. Ama 1956 yılı başlarından itibaren muhalefetin ve basının DP iktidarına özellikle de Menderes’e karşı verdikleri beyanatların dozu saldırı hudutlarını aşmıştır…  

6-9 Nisan 1956 tarihleri arasında toplanan CHP Meclis grubu şu tebliği yayımlıyor;

“CHP rejim meselesinin bir an evvel halledilebilmesi için muhalefet partilerinin işbirliği yapmaları lüzumuna kanidir. CHP Meclisi işbirliği hususunun gerektirdiği yetkileri parti genel başkanına tevdi eylemiştir.”

Menderes’in konuyla ilgili yaptığı konuşmaya Osman Bölükbaşı şu cevabı veriyor;

“Elinde iktidar silahı olan üç yaşındaki çocuk senden daha cesur konuşur. Eloğlu armut toplamıyor. İcap ederse senin gırtlağın da sıkılır.”

15 Nisan 1956 CHP Kars mebusu Sırrı Atalay CHP ilçe kongresinde konuşuyor;

“Menderes bütün sözlerinin hesabını verecektir. Müstakil bir mahkeme kuracağız. Ve Menderes bu mahkeme huzurunda bütün iktidarının hesabını verecektir. Neticeyi bu mahkeme tayin edecektir.”

Daha 1956 yılında gırtlak sıkmalar gibi ifadeler kullanmak, müstakil (bağımsız) mahkemeler kurmaktan bahsetmeler, CHP’nin 27 Mayıs’a, hatta infazlara gidecek sürece girdiğini göstermiyor mu? 

29 Nisan 1956 Kasım Gülek;

“Memleket artık kalkınma hamlesi istemiyor. Bu millete kalkınma hamlesi değil, Menderes’ten kurtulma hamlesi lazımdır. Bunun için vatandaşların topyekûn DP karşısında birleşerek Mili Birlik kurmaları icap eder.”

20 Mayıs 1956 Hürriyet Partisi mitinginde Ziya Termen;

“Biz iktidara gelince devri sabık yaratacağız ve ilk olarak Menderes’ten hesap soracağız.”

Böyle bir ortamda, DP bakanlarından Mükerrem Sarol, aleyhinde kampanya başlatan Dünya Gazetesi sahibi Bedii Faik ve Akis Gazetesi sahibi Metin Toker için dava açar. Davayı kaybeden Bedii Faik, içerde sadece iki gün kalacağı hapse girer. İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker ise, yedi ay hapse mahkûm olmuştur. Ancak Metin Toker bu cezasının büyük bir kısmını, hemoroit rahatsızlığından dolayı hastanede geçirir. Ama olaylar basına bambaşka yansımıştır.  

Hürriyet Partisini kuran eski DP milletvekilleri 1957 seçimlerinde bir daha seçilemediler. Hürriyet Partisi de 24 Kasım 1958 de kendisini feshetti ve üyelerinin çoğu CHP’ye geçti. Ekrem Alican daha sonra Yeni Türkiye Partisini kuracaktır.

DP İktidarı 27 Aralık 1957’de yeni bir Meclis İçtüzüğünü kabul ediyor. Ve bu yeni İçtüzükte dokunulmazlıkların kaldırılması kolaylaştırılıyordu. Bu olaya CHP büyük tepki, direniş gösterdi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, demezler mi?

“Bu günkü Meclis’te milletvekilleri için ‘Yasama Dokunulmazlığı’ uygulaması vardır ve bu uygulama milletvekillerini keyfi ve asılsız ceza kovuşturmalarından korur. Ancak bu dokunulmazlık zırhı tıpkı 1924 Anayasası kurallarında olduğu gibi gerekirse TBMM tarafından kaldırılabilir. Kaldırıldığı takdirde de söz konusu milletvekili hakkında hukuk davası açılabilir. Dava süresince de milletvekili görevine devam eder. Milletvekilliği bitince dokunulmazlık da biter.”
  
Basın İlişkileri;

Tahkikat Komisyonu, İspat Hakkı konularında DP, Menderes nasıl istismar edilmişse, DP’nin basın ile olan ilişkileri konusu da, tek taraflı anlatımlarla şiddetli bir dezenformasyona uğratılmıştır. İzninizle kısaca bu konuya da değineceğim;

21 Temmuz 1950 de, DP iktidarının ilk aylarında, 5680 Sayılı Basın Kanunu çıkartıldı. Basın özgürlüğü açısından önemli iyileştirmeler getirildi. Daha önceki 1931 tarihli Basın Kanununun hükümete tanıdığı geniş yetkiler kaldırıldı. Örneğin artık gazete çıkarmak için izin almak gerekmeyecek, bildirimde bulunmak yeterli olacaktı. Basın suçları toplu basın mahkemelerinde yargılanacaktır. Dolaysıyla bu karar ile basın için bir güvence niteliği ortaya çıkıyordu. Gazete sahipleri artık gazetelerinde yayımlanan yazılardan dolayı ceza sorumluluğu taşımayacaklardı. Sorumlu olanlar yazı işleri müdürleri ve yazarlardı.

9 Mart 1954 tarihinde ise, 1954 Genel Seçimlerine iki ay kala yeni bir basın kanunu çıkartıldı;

‘Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun’

Bu kanunla basına bazı sınırlamalar ve denetim getiriliyordu. Çünkü 1950 çıkartılan Basın Kanununun yarattığı özgürlük ortamı, edep kurallarını aşacak derecede istismar edilmeye başlamıştı. 17 Ocak 1953 günü Başvekil Adnan Menderes Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada, basın dünyasında görülmekte olan edep dışı ortamdan şikâyet etmektedir, Başbakan Menderes;

“Türlü acayip ve mukaddes isimler altında bir sürü gazete ve risale (broşür) yayımlanmaktadır. Bunların tetkikinde ilk göze çarpan nokta bütün bu neşriyatta kullanılan lisandır. Din çok ulvi, mukaddes ve nezih bir mefhumdur (kavram). Bunların kullandıkları lisan ise terbiyeli bir insanın ağzına almayacağı kadar kötü, bayağı ve müstehcendir (edebe aykırı). Size sözde dini bir gazeteden misaller vereyim. Şimdi okuyacağım yazının serlevhası (başlığı) ‘Piç’tir ve içinde ezcümle şunlar yazılıdır.

‘Piç…Sen ey anasının rahmine bilmem hangi balo gecesinde düşmüş olan piç…sen solda sıfır…sen bir hiç. Sen ey Allahsız, ahlaksız, dinsiz, vatansız, haysiyetsiz, şerefsiz, namussuz, seviyesiz, arsız, yüzsüz, siz ve ne kadar siz varsa üzerinde tecelli (belirme) ve temerküz (toplanma) etmiş rezil…sen ey bedbaht düzenbaz, madrabaz, kumarbaz, hilebaz, ne yazsak ne söylesek az olan it..”

Menderes bu örneği verdikten sonra konuşmasına devam ediyor;

“Daha fazla devam etmeyeyim daha müstehcen sözler de vardır. Bunları sözde bir dindar yazıyor. Allah ve peygamberi ve onların emirleri için mücadeleye girdiklerini söyleyenlere sormak lazım. Bu terbiyesiz edepsiz lisandan Allah ve Peygamber hoşnut olur mu?....Partimizin (DP) din bahsindeki görülerini, laikliğe dair olan maddenin ihtiva ettiği (içerdiği) hükümlerde bütün vuzuhu (açıklığı) ile bulmak mümkündür. Bu maddede aynen şöyle denilmektedir;

‘Partimiz laikliği devletin siyasetle, din ile hiç bir ilişkisi bulunmaması ve hiçbir dini düşüncenin kanunların tanzim ve tatbikinde müessir (etkin) olmaması manasında anlar ve laikliğin din aleyhtarlığı şeklindeki yanlış tefsirini reddeder. Din hürriyetini, diğer hürriyetler gibi insanların mukaddes haklarından tanır’…..

Sözlerimi bitirirken şunu tekrarlamak isterim ki, bu iki müfrit (aşırı) ve muzır (zararlı) cereyana karşı hürriyetlerimizi, dinimizi, milliyetimizi, milli tesanütümüzü (dayanışma) mutlaka müdafaa ve muhafaza edeceğiz.”

Rahmetli Menderes bu konuşmasında milliyetçilik-ırkçılık, laiklik, dinsizlik arasındaki farkları vurguladıktan sonra, basındaki edep dışı uygulamaları üzülerek anlatıyor ve iki ay sonra çıkartacakları yeni basın kanununun sinyallerini veriyordu.

8 Mart 1954 günü, Meclis’te söz konusu basın kanunu müzakere edilirken, CHP adına söz alan Server Somuncuoğlu, bu kanunun bütün basını ölüm sükûtuna (sessizliğine) boğacağını söylüyordu. Bu iddiaya Menderes son derece iyi niyetli bir vaat ile cevap veriyordu;

“Göreceksiniz bundan sonra da hiçbir zaman matbuat (basın) susmayacaktır. Matbuatı susturmaya çalışan bir teşebbüs (girişim) olursa bunun karşısına ilk çıkacak DP’dir”

Menderes, sözlerinde haklı çıkmıştı zira o kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra basın hiçbir zaman susmadığı gibi, çirkin yayınlar dozunu bile arttırmıştı.

20 Şubat 1955 tarihine gelindiğinde Meclis’te basın konusu ile ilgili tartışmalar hala tüm şiddetiyle devam etmektedir. Başvekil Adnan Menderes kürsüde bir konuşma yapıyor. Konuşmasında, basın hürriyetinin nasıl suiistimal edildiğini ve hürriyet namı altında hükümete nasıl hakaretler yağdırıldığını anlatıyor, gazetelerdeki makalelerden, şiirlerden örnekler veriyordu. Meclis ise dehşet ve tiksinti içinde okunan yazı ve şiirleri dinliyordu. Özellikle ‘Piç’ adlı yazıyı Menderes tekrar okuyunca muhalefet milletvekilleri inanamıyor ve gazetenin aslını görmek istiyorlar, gazetenin aslı gösteriliyor, milletvekilleri tetkik ediyorlar, Menderes konuşmasına devam ediyor;

“Size daha neler okuyacağım, hürriyet bu mu? Bu yazılardan dolayı kimse mahkûm olmadı. Çünkü memlekette sorumluluk var. Bizim memlekette gazete kapatmak artık hükümetlerin elinden çıkmıştır. İşte beşinci senemiz kapatılmış tek gazete yoktur. Bununla iftihar ediyoruz.
İşte mukaddes basın hürriyeti, hepiniz tiksindiniz, üzüldünüz. Acaba Menderes kadar hücuma uğramış bir başbakan var mıdır? Arkadaşlar bu kadar ağır devlet yükü altında çalışırken bir de kendimize sövdürmeyeceğiz. Nezaketini muhafaza etmiş bir gazete ne kadar ağır yazarsa yazsın kalemine dokunmayacağız. Yeter ki sövmesin. Demin okuduğum en hafifinden deyyus, kerata edebiyatına bir takım hâkimler on gün ceza veriyor sonra da bu cezayı tecil ediyorlar. Bir başka hâkim ‘Bir Kara Çete Geldi İktidarı Ele Aldı’ yazısının muharririni beraat ettiriyor. Sonra da bu hâkimler hizmetlerinin mükâfatı olarak seçimlerde CHP’den milletvekili namzedi (aday) oluyorlar.”

Menderes’in Meclis’te örnekler vererek yaptığı bu konuşma, bazı CHP milletvekillerini bile etkilemiştir. CHP Grubu adına söz alan Nüvit Yetkin’in aşağıdaki sözleri bunun göstergesidir;

“Başvekilin okuduğu yazılar matbuat hürriyetinin suiistimalleridir. Bu tip yazıları asla tasvip etmiyoruz. Memlekette böyle bir basın yolunun açılmasını da doğru bulmuyoruz. Muhalefet küfretmek demek değildir. Hakaret edenler layık oldukları cezaları görmelidirler.”

Menderes’in, Nüvit Yetkin’e verdiği cevap da gayet ılımlıdır ve işbirliği önermektedir;

Nüvit Yetkin arkadaşımın konuşmasına müteşekkirim. Halk Partili arkadaşlarım emin olun, sizin bir mürüvvetiniz üç misli mukabele görecektir. Mürüvvetli ve âlicenap olun bizden mukabelesini kat kat göreceksiniz.”

Nüvit Yetkin de Menderes’e tekrar cevap vermek ister;

“Başvekilin sözlerini vaat telakki ediyoruz. Üç misliyle mukabele vaadini senet ittihaz ediyoruz.”

Basın konusunun tartışıldığı o günkü Meclis oturumunda iktidar ve muhalefet arasında yapıcı, samimi diyalogların geçmesi gelecek için ümit var duygular yaratmıştır. Ancak kısa süre sonra, özellikle DP’li milletvekillerinin bir olgu dikkatlerini çekecektir. Oturumda İsmet İnönü bulunmamaktadır!       


TBMM’de geçen ve örnekler verdiğimiz, milletvekilleri, bakanlar arasındaki yukarıdaki konuşmalar, 14 Mayıs 1950 de Basın Kanununda yaptığı değişiklik ile basın hayatındaki tüm sınırlayıcı unsurları kaldıran DP iktidarının, 1954 tarihinde yeniden çıkarttığı bir kanunla basına, bu sefer çeki düzen verme ihtiyacını, neden doyduğu hakkında bir fikir verecektir kanaatindeyiz. 1954 yılında çıkan bu basın kanununun (Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun ) uygulamaya geçmesinden sonra, basın dünyası tamamen DP iktidarının aleyhine döndü. Tek tük hükümeti öven yazılar yazan gazetelere hemen, besleme basın damgası vuruluyordu. Hani günümüzde de ‘Yandaş Basın’ gibi bir yakıştırma var ya!

Bugün içinde bulunduğumuz 2017 yılında, her siyasi görüş kendi TV Kanalını kurup, kendi gazetesini çıkartırken, o tarihte DP lehine yazılar yazmak, sadece iktidarla iyi geçinme kaygısından doğan bir satılmışlık olarak değerlendiriliyordu. Yani DP iktidarını övmek, icraatlarından bahseden yazılar yazmak, genel basının gözünde bir suç haline gelivermişti.

1954 yılında yürürlüğe giren basın kanunu, 7 Haziran 1956’da kapsamını genişleterek devam ettirilecektir. Hükümet tarafından, basın kanununa yapılmak istenen ilaveler, Meclis’te tartışılırken kanun, CHP muhalefetinin şiddetli eleştirilerine muhatap oluyordu. Ama sonuçta Basın Kanunu yeni şekliyle TBMM’de 274 kabul, 48 ret oyu alarak yürürlüğe girdi. Artık basın ve radyo yoluyla işlenen suçlara, toplantılarda işlenen suçlar, kavramı da eklenmişti. 27 Haziran 1956 tarihinde de, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’ TBMM’de kabul edildi…  

O dönemlerde genç bir gazeteci olarak yaşamış Güngör Yerdeş’ten aktarıyorum. Zira Yerdeş’in gözlemlerine dayana anlatımları 27 Mayıs’a giden süreçte basını da kullanan bazı odakların  nasıl provokatif bir algı operasyonu yarattıklarını gözler önüne sermektedir. (Güngör Yerdeş, Başkentte Önemli Olaylar ve Yazamadıklarım, S39);

“Karşınızda o zamanlar devedişi gibi duran, ayağa kalkıp dikilerek, doğrusu budur, sen dediğimi yap diye neredeyse gürleyen kıdemlilere, ağabeylerimize, o zamanın meslek terbiyesi icabı ne demek karşı durup, itiraz etmek. İşte bu devedişlerinden biri İsmet Paşanın meşhur Tokat-Zile gezisinde yine dediğini yaptırmıştı. Dedi ki, siz oturun oturduğunuz yerde ben takip eder, gelip yazar ve sizlere veririm… Bir o gidip geldi Zile’ye. Galiba 2 A4’ü dolduracak tespitleri önümüze koyarak buyurun geçin gazetelerinize demişti. Gazetelerimize geçtiğimiz haberlerde Tokat ahalisinin tamamının bizlerden duyup önceden öğrendikleri Zile’de neler olmamıştı neler! Paşanın üstüne arazözle sular mı sıkılmamıştı, arabalarının lastikleri mi kesilmemişti, kafa ve gözleri mi yarılmamıştı…Zile için kendsine güvenip, bel bağladığımız yakın çevre gazeteci ağabeyimiz kolumuzu, kanadımızı kırmıştı. Sonradan öğrendiğimize göre öyle hortum mortum da pek kesilmemişti. Demokrat Partiyi böylesine karalayıp, gözden düşürmek yazık, günah ve ayıp değil miydi? Etraf böyle diyordu. Yani İsmet Paşa da pek paşa paşa gidip gelmemişti Zile’ye ama elimize tutuşturulan çoğaltılmış sözde haber neyin nesiydi?

Güngör Yerdeş devam ediyor, Menderes’in Afyon gezisi ve aynı oyun;

“İçimizden bir ağabeyimiz, ‘ben hepinizin adına takip eder, sizlere de yazarım’ deyince sanki dünyalar genç meslektaşların oldu. Cumhuriyetin kıdemli Ankara muhabirinin bu teklifi hepimizi memnun ve mesut kılmıştı. Arkasından tasla su dökmecesine sabahın kör karanlığında el salladık ve tekrar yataklarımıza döndük. Adnan Bey ve beraberindekiler o gün gece yarısına doğru geldiler. Biz haberleri tabii ertesi gün İstanbul’a geçtik. Evet, Emirdağ ve diğer karşılama yerlerinde neler olmuştu? Kıdemli ağabeylerimize göre neler olmamıştı ki. Laik bir memleketin gazetecilerine başbakanın tekbirli, tespihli, Arapça yazılı bayraklar açılarak, devler, mandalar kurban edilip, sureler okunarak karşılama yapıldığını söylerseniz, üstelik o gazeteciler muhalefetin borazancılığını da yapıyorlarsa, o habere dört elle nasıl sarılmazlar…”

Bir elden çıkmış bu yalan haberlerin ortalığı karıştırmaktan başka bir işe yaradığı yoktu elbette. O dönemin Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün gerçekle uzak yakın ilgisi olmayan bu haberler için Güngör Yerdeş’i emniyete çağırtmış. Yerdeş ecel terleri dökerek, korku içinde emniyete gitmiş ama hiç ummadığı davranışlarla karşılaşmış, anı kitabında anlatıyor;

“Beni makama aldıklarında rahmetli Kemal Aygün’ün arkası dönüktü. Gel Güngör evladım, otur şöyle, dedi. Heyecan ve korkudan titrediğimi itiraf edeyim. Neymiş bu yeşil bayraklar, kimler nerede tekbir getirmiş, diye pek sakin, pek babacan bir şekilde sordu. Ben susmaya devam ettim, o hep konuştu. Böyle bir şeyin katresi olmamıştır. Biliyorum sizler Afyon’da kaldınız. Sizin adınıza malum arkadaşınız takip etti ve hepinizi kandırıp alet etti. Senden bundan sonraki hadiseler için bir isteğim var. Görmediğine, duymadığına inanma…Bu hadise için neşir yasağı geldi mi hatırlamıyorum. Özeti böyle idi, rahmetli Kemal Aygün’ün sözlerinin. Sonra ile basıp ne içmek istediğimi sordu, teşekkür ettim. Peki, dedi ve sözlerimi lütfen unutma tembihi ile elimi sıkarak beni yolladı.”

Muhtemelen Güngör Yerdeş’in anlattığı, emniyete çağırılmasını duyan gazeteci ağabeyler, bu olayı da yüz seksen derece çarpıtarak yazmışlardır. Yerdeş’in dayak yediğini, hapsedildiğini, tehdit edildiğini falan fütursuzca yazmışlardır. Meraklı olmak ve arşivleri karıştırmak lazım

Uşak’ta İnönü, Demokrat Partililerce taşlandı ve başı yarıldı, hayatını zor kurtardı şeklinde anlatımlar, yayımlar Yassıada mahkemelerinde de dile getirilmiştir. Çarpıtılmış DP aleyhine malzeme yapılmış olayın doğrusunu da, olaydan yıllar sonra Güngör Yerdeş, ‘Başkentte önemli Olaylar ve Yazamadıklarım’ adını verdiği kitabının 24-25 ve 31. Sayfalarında açıklıyor. Olaylar hakkında Hürriyet gazetesi şu manşeti atmış, tarih 2 Mayıs 1959;

“Gezinin 2. günü: Uşak’ta İnönü’nün başına taş atıldı.”

 Aynı günkü Akşam gazetesi;

“CHP heyetinin Uşak’tan ayrılışı sırasında milletvekili Fevzioğlu ve Alişiroğlu’'yla gazeteciler Demokrat Partililer tarafından dövüldü ve taşlandılar.”

Bir de olayı Güngör Yerdeş ve Vatan Gazetesi adına olayları takip eden ve trende bulunan Hilmi Yavuz’dan dinleyelim;

“İçimizden biri sağını solunu dirsekleyip bir pencereyi aniden kaplıyor ve sol elinin avucunu açıp uzatarak, sağ elinin baş parmağını işaret parmağının arasından geçirip tokmak şeklinde uzattığı sağ bileğini o sol avucunun içine yerleştirip sıkarak seyretmekte olan Demokratlara ''Naaa!'' diye bağırıp başlıyor sallamaya. Ve işte bundan sonra başlıyor taşlama, kime o hareketi çekene...  Şurası bir hakikat, Bizim meslektaşımız, o ‘nahhh’ işaretini yapmasaydı, trenimiz yavaş yavaş hızlanıp Uşak’tan ayrılıp gidecekti. Provokasyon böylece bizim meslektaşın üzerinde kalmıştır.”

Gerçek ne kadar farklı değil mi? İşte 27 Mayıs 1960 Darbesine giden süreçte bir takım odaklar basını, üniversiteyi, yargıyı, ana muhalefet partisi CHP’yi ve son darbeyi vurmak üzere orduyu alabildiğine kullanmışlardır. Sonuçta meydana gelen 27 Mayıs 1960 Darbesi ve Yassıada zulmü, Yassıada’da ölümler ve İmralı’da meydana gelen infazlar aziz Türk Halkının vicdanını yaralamıştır ve cezasız kalmıştır. Üzüntüyle görüyoruz ki, hala 27 Mayıs’ı öncesi ve sonrası ile savunanalar vardır. Ancak tek teselliğimiz İlahi Adaletin hükmünü icra etmekte olmasıdır.

H. Emre Oktay
Mayıs 2017, Fenerbahçe    

2 Haziran 2017 Cuma

"SÜPER MİLLET", Eğitimci, Tarihçi-Yazar, Yalçın KOÇAK

SÜPER MİLLET
Yalçın KOÇAK
18.Dönem Sakarya Milletvekili
Tüm ülkeler süper devlet olmaya çalışır, didinir, uğraşır. Merhamet nedir, yardımlaşma nedir, aç doyurmak nedir en önemlisi imece nedir bilmeyen tebalarına rağmen süper olma iddialarını devam ettirirler. Medeniyetiniz çökmüşse, kültürel değerleriniz yok olmuşsa, ikonlarınız, tabularınız ve kutsiyet atfettiğiniz değerleriniz anlamlarını yitirdiyse. iflas etmiş bütün izm'lerinizle; III.bine hoşgeldiniz beyler.
Tarih bir medeniyetler mezarlığıdır. 
Mukaddes kitabımız Kur’an bunları isim isim sayıyor.
Türkler, Batılı tarihçilerden kendi tarihini öğrenme mecburiyetinde bırakılmıştır. 
Türk’ün medeniyetleri yönetme dehası ve kabiliyeti yok sayılmıştır, Tarih kitaplarında ''Türk Medeniyeti'' diye bir başlık altında dahi yer verilmemiştir. Dinler tarihi hocam Abdurrahman Küçük bu konuları dantel gibi hassas işliyor, ömrü uzun olsun.
Güneşin doğduğu yerden; Mançurya’dan başlayan; At’ın evcilleştirilmesi ve Tekerleğin icat edilmesi süreciyle, Batıya akan Medeniyet yolculuğumuza bir de benim gözümden bakın Medeniyet diye yazılan kavimlerin Türk idaresinde ki yüzerli yıllarını görelim.
Çin Medeniyeti; Xia, Song, Chou-Khan hanedanlarıyla yüzlerce yıl yönetilmişken; Beyaz piramitlerin, Turfan sulama tünellerinin sırları elan çözülmemişken,
Hind Medeniyeti; Babürler tarafından kuşaklar boyu idare edilmiş, Tac Mahal gibi bir Dünya şaheseri Türkler tarafından inşa edilmişken (Kraliçenin tacında takılı olup şimdi saklanan elmas bu caminin kubbesine bağlı şamdandan çalınarak kaçırılmıştır. Okuyucularım bir taşın daha İngilizlerce çalındığını hatırlayacaklardır, Ayasofyanın Halka-i Hilafet gerdanlığı olan sıfır meridyen taşının yerebetan sarnıcı kapısı önündeki taşın yarısını!!), Urduca gibi bir ordu dili Hindistan’a miras bırakılmış, Şeyh Galip ve Divanı gibi muhkem bir edebi eser günümüze kadar ulaşmışken;
Acem Medeniyeti; Yakın zamana kadar Kaçar hanedanı beylerince yönetiliyorken.
Arap ve İslam’a tam bin yıldır hizmetkârlık ve sancaktarlık yapabildiysem.
Mısır Medeniyetini Memlüklü ve Kölemen kimliğimle muhafaza etmişsem, dahası M.Ö. 3 binde Pelasg (İskit veya Saka Türkleri) kimliğimle gittiğim Mora yarımadasının üst kısmında Teselya (Te SILA) bölgesinde, bizden bin yıl sonra M.Ö. 2 binde Mısır tarafından gelen Greek’lere (Meydan Larousse’de “Hırsız Hilekâr” demektir.) ev sahipliği yapıp Latin Medeniyeti’nin anası sayılan bu palikaryalara da ev sahipliği yaptıysam ve Akropol’ün altında ki imar edilmiş duvarında adı Pelasg duvarı olarak orada Yunan’dan önce olduğumu tescil ediyorsa. Benim Türk medeniyetimi yok sayanlara LÂ makamında ne diyeyim? Bakın daha Hordus demedik Altın Ordu'dan bahsetmedik. İberia, Albania, Etrüsk, İtalya demedik. Eti, Sümer, Kenger de demedik. Afrikaya İslam internetten gitmedi, Arabın götürdüğü yer İspanya orada da esamisi kalmadı. Bakın Afrikanın içleri öyle mi? hala kırmızı fesliyi bekliyor.
Şimdi soralım;
Tarihte var sayılan, yazılan Çin, Hind, Acem, Arap, Mısır ve Latin Medeniyetlerini bunca yıl yönetmeyi başarmış Türk’ü Medeniyet sahibi saymamış bilim körlerine, bunları Batılı meslektaşlarına haykırmamış akademik sıfatlı, Batı suratlılarıma yazıklar olsun demeyelim mi?, yedikleri Anadolu toprağının ekmeğini helal mi edelim?, Al yazmalı analarınızın sütüne yazık, hem de çok yazık. 
Üç Rahmetliyi onlardan ayırıp anmadan edemem Adile Ayda hanımı, Kazım Mirşan meslektaşımı ve Servet Somuncuoğlu kardeşimi (Mevlâm Rahmet eylesin) çalışmalarıyla gözlerimizi açtılar, yazıtları ve okumalarıyla ufkumuzu genişlettiler.
Atlas Okyanusundan, Pasifik Okyanusuna, Hind Okyanusuna At sırtında 10 bin kilometre.
Yüzlerce yıl yönettiği yerlerde altı yok edilmemiş adeta Türklük aşısı yapılmış Medeniyet yaşatan ceddime Rahmet olsun. 
İbn-i Haldun'dan medeniyetlerin nasıl yeşerdiğini öğrendim; terslerinden tez geliştirdim, 1- Tarihleriyle oynayarak. 2- Çografya adlarını ve referanslarını değiştirerek. 3- Kültür omurgasında ki omurlardan (hars ve töre) bir kaçını devre dışı bırakıp medeniyeti yok ederim. Savaşla yapamadığımızı biz böyle yaptık. Ben bu işlere başladığımda Dünyada 21 medeniyet vardı, kalemi bıraktığımda 6 kalmıştı diyor, kefere Arnoldo Toynbee
Şimdi 380 milyar dolar bizim sahamızda fitne çıkaranlara yardım eden, yataklık edenlerle yeni bir mücadele zamanı selası veriliyor, işitmiyorsunuz..
Dünyada topu topu 10 Milyon Musevi yaşar, antisemitizmi yasaklayan yasalarla korunurlar.
1,6 Milyar Müslüman yaşar, İslamofobi diye bir düşmanlığa lâyık görülürler.
Anti semitizm de bir Batı icadıdır.
İslamofobi de bir Batı icadıdır.
Bizi töhmet altında, savunmasız bir halde bırakmak için çağın tezgâhlarından yalnızca birisidir.
İdrak eden; Beri gelsin…
            Batı kumpanyasının kiralık mahluklarından coğrafyamızı, alemi İslamı, İnsanlığı ve dinimizi ve dahi dilimizi, ülkemizi korumak ve kollamak gibi ilahi bir vazifemiz vardır, kaçışımız yok illaki sorgulanacağız. 
Mustafa Kemalin açılmayan vasiyetinden bir paragraf;
YA ELLİ SENE SABIR EDECEĞİZ, YA DA 70 MİLYON OLANA KADAR BEKLEYECEĞİZ?????.. 
HALÂ’mı?

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir Ergün Poyraz klasiği>Alın size bir garip durum daha! "Tayyip’in Babası ASKERE Gitti mi? Gitmedi ise Neden "ASKERE Gitmedi?" (TURKISHFORUM)

TAYYİP’İN BABASI NEDEN ASKERE GİTMEDİ? 
Ergün Poyraz
Alın size bir garip durum daha!
Ama önce babası ile ilgili son versiyon Tayyip’i övme kitabında yazılanlara bir göz atalım:
1918’lerde daha on beş yaşındayken Rize’den ayrılıp, Zonguldak’taki akrabalarının yanına yerleşmiş. Burada çalışarak geçirdiği dört yılın ardından da İstanbul’a göçmüş.
Şimdi alalım elimize kâğıdı kalemi ve başlayalım hesap yapmaya:
Ahmet Efendi, 1918’lerde daha on beş yaşındayken Rize’den ayrılmış.
Sonra? Dört yıl Zonguldak da çalışmış. Olmuş on dokuz yaşında!
Sonra? Aynı yıl, Havuli ile evlenmiş!
Güzel… Güzel de yine aynı yıl Deniz yollarına girmiş ve 1965 yılına kadar kesintisiz kaptan olarak görev yapmış.
Ben değil; Tayyip’in anlatımları ile AKP İstanbul Milletvekili ve Tayyip’in basın danışmanı Hüseyin Besli böyle diyor:
O halde soralım?
Tayyip’in babası kaç yılında asker oldu?
Askerliğini nerede yaptı?
Rütbesi ve görevi neydi?
Kaç sene askerlik yaptı?
Hiç.
Zira; Tayyip’i parlatma kitabındaki anlatımlardan ortaya çıkan çok net bir sonuç; Tayyip’in babasının askerlik yapmadığı şeklindeydi.
Öyle ya; Her memleket evladı askerlik yaparken, Tayyip’in babası neden askerlik yapmamıştı.
Sahi neden?
1919-1924 arası vatan evlatları memleketi düşmanlardan kurtarma uğruna kollarını bacaklarını, kısacası bütün uzuvlarını, canlarını feda ederken Tayyip’in babası ne yapıyordu?
Zonguldak’ta, gününü gün ediyordu.
Ben değil, bizzat Tayyip ve Tayyip’i parlatma kitabı söylüyor.
İnanmayan, devlet ve millet kesesinden yazılan “R. Tayyip Erdoğan, Bir Liderin Doğuşu” adlı kitaba baksın.
Evet, Tayyip’in babası askerlik yapmamıştı.
Dolayısıyla; hemen, neden yapmamıştı?
Sorusu akla geliyor.
Ancak bu sorunun yanıtı da oldukça basit…
Çünkü o günlerde azınlıklar, vatani görevini yapmak istemediklerinde askere alınmıyorlardı.
Bence; Tayyip’in babası o sebeple askere gitmemişti.
Şimdi zurnanın zırt dediği yere gelelim. Kitapta yazıldığı gibi Tayyip’in babası gerçekten o günlerde Zonguldak’a çalışmaya mı gitmişti, yoksa Pontus çetecilerine katılmaya mı?
Bilemem ki (!)
Onu Tayyip için “İne dikomas pedi”, “Bizim Çocuk” diyen Rumlara sormalı.
Yada Fener Rum papazlarının “Onu bize tanrı gönderdi” sözlerine bakmalı.
Veya; üç saat Rumca konuştuğu Yunan başbakanının “İlk defa Atilla olmayan bir Türkiye Başbakanı ile karşılaştım” sözlerine bakmalı.
Şimdi; Teyyup’un torunu, Ahmet’in oğlu,
Bu ülkenin Atatürkçü-vatansever insanlarını, Yunan’ı Kardak kayalıklarında denize döken ve PKK karşısında üstün hizmet veren kahraman askerlerini başta Silivri olmak üzere zindanlara tıkarak görevinin gereğini yapan Tayyip,
Senden bu millet yanıt bekliyor.
Oğlunu anladık da, kaptan olduğu yalanını da söylediğin baban neden askerlik yapmadı?
Ergün Poyraz
(http://www.turkishnews.com/tr/content/2017/05/22/tayyipin-babasi-neden-askere-gitmedi/)

15 Mayıs 2017 Pazartesi

"1945 yılında 146 Azeri aydın CHP tarafından açıkça ölüm ve infaza terk edildi" BORALTAN KÖPRÜSÜ OLAYI - AĞUSTOS 1945

BORALTAN KÖPRÜSÜ OLAYI - AĞUSTOS 1945

İkinci Dünya Savaşı yıllarında,1941 yılının Haziran ayında, Almanya Sovyetler Birliği'ne saldırıp bu ülkeyi işgal etmeye başladığında, Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile ilişkileri eski gibi yakın değildi. Aksine, iki ülke arasında önemli anlaşmazlıklar vardı. Daha 1939 yılında Moskova; Türkiye'den boğazların savunulmasında ortaklık kurulmasını, yani boğazlarda Sovyet üssünü  talep etmişti bile... Bazılarının sandığının aksine, bu talep ilk kez 1945 yılında değil, daha savaşın başında yapılmıştı. Elbette Türkiye bu talebi uygun bulmayarak geri çevirmişti. Dahası; Sovyetler Birliği, daha savaşın başında Almanya ile anlaşmış; İngiltere ve Fransa ile askerî bir ittifak imzalayan Türkiye'yi de bu anlaşmadan ayrılarak, kendilerine katılmayı davet etmişti. Bu talep de reddedilmişti. Sovyetler Birliği, bu bakımdan Türkiye'yi şiddetle eleştiriyordu.

Aradan geçen zamandan sonra saldırıya uğrayan Sovyetler Birliği, Almanya ile savaşırken; Türkiye'nin kendisine karşı en azından pasif bir tutumla Almanya'yı desteklediğini ileri sürdü. Bütün savaş yılları boyunca bu iddiasından da vazgeçmedi. Diğer yandan, müttefiklerin Türkiye'yi bir an önce Almanya'ya karşı savaşa girmesi için ısrarlı taleplerinin yanında durdu. Fakat Türkiye savaşa katılmayınca, Türkiye'nin müttefik olarak kabul edilmemesi gerektiğini açıkladı. Bu aşamada da iki ülke arasındaki ilişkiler iyice soğudu.

 Nihayet savaşın sonlarına doğru Alman ordusu, Sovyet topraklarını terk ederken; savaş sırasında aslında Sovyet vatandaşı olan, fakat bir şekilde Alman ordusu saflarına geçerek onların yanında savaşan pek çok kişinin âkıbeti güçleşti. Bu kişiler, vatana ihanet suçlaması ile karşılaştılar ve yakalandıklarında da idam edildiler. Bazıları Türkiye'ye kaçabildi. Fakat savaşın galibi olarak Sovyetler Birliği, Türkiye'den bu kişileri geri istedi. İddiası, bu kişilerin savaş suçlusu ve vatana ihanetten mahkûm olan kişiler olduğu yolundaydı. Bu iddianın gerçek olup olmadığı belirsizdir; fakat o sırada ABD ile İngiltere ve Fransa'yı da yanında bulan Moskova'nın bu talebi; o sırada Birleşmiş Milletler olarak adlandırılan ve Almanya ile Japonya'ya savaş ilan eden bütün ülkelerin gündemini oluşturmaktaydı. Türkiye de, 1945 yılında savaş ilân etmişti zaten. Dolayısıya o da Birleşmiş Milletler üyesi olmuştu.

Sovyetler Birliği'nin bu talebi Türkiye tarafından yerine getirildi. Aksi halde, o sırada neredeyse aralarında savaş olasılığı bulunan bu iki ülkenin ilişkilerini daha gerginleştirecek bir gelişme söz konusuydu. Moskova, talebin yerine getirilmemesini, Türkiye'nin Almanya'ya ve Alman ordusuna karşı yeni bir yardımı olarak değerlendiriyordu. Müttefiklerin ağır baskısı söz konusuydu. Bu düşünceler ışığında Türkiye, kendisine sığınan ve suçlu olarak ilân edilen kişileri Sovyetler Birliği'ne iade etti.

Bir an için düşünmek gerekir ki; Türkiye, savaş yıllarında sürekli olarak saldırıya uğrama ihtimali içindeydi. Önce Almanya'nın, ardından da Sovyetler Birliği'nin saldırısına uğramaktan hep çekindi. Nitekim 1945 yılında, daha savaş bitmeden, Moskova, Türkiye'den hem boğazlarda askerî üs ve hem de Doğu Anadolu'da toprak talebinde bulundu. Bu talepleri yerine getirilinceye kadar da Türkiye ile arasında yirmi yıldan bu yana süren dostluk ve saldırmazlık anlaşmasını fesh etti! Savaş adeta kapıda bir görünüme bürünmüştü.

Türkiye'nin güvenliğinin sağlanmadığı bir sırada; ABD başta olmak üzere bütün Batılı devletlerin Sovyetler Birliği ile birlikte davrandığı bir dönemde; Türkiye'nin tek başına bir savaşı ve belki de işgali göze alarak, Sovyetler Birliği'nin bu talebine karşı çıkarak, ona yeni bir saldırı gerekçesi vermesi elbette düşünülemezdi.

Bu bakımdan; tarihsel geçmişi ve olayları, oldukları sıradaki tarihsel gerçekliği içinde anlatmak ve anlamaya çalışmak önemlidir. Tarihçilere düşen görev; geçmişi bütün boyutlarıyla ve olabildiğince geniş bir perspektif içinde ele almaktır. Tarihsel geçmişi öğremeye çalışanlar da; bütün bu gelişmelerin içinde alınan kararların doğruluğu ve yanlışlığı konusunda kendi vicdanî kanaatlerini oluştururlar.

Tarihsel çerçeveyi tam olarak bilmeden ya da geçmişin ayrıntılarına yeteri kadar önem vermeden; geçmişten politik malzeme devşirmeye çalışmak; maalesef politikanın tabiatında bulunmakla birlikte; tarihsel geçmişimizi değerlendirmek isteyecek vicdan sahibi herkesin dikkatini çekmesi gereken bir husustur. İnönü Vakfı olarak; tarihsel gerçekliğin politik tartışmalardan değil de; bilimsel ve akademik çalışmalardan oluşacağı yönündeki ümidimizi her zaman koruduk ve korumaya devam ediyoruz.

Hakkı Uyar[1]

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2012 tarihinde AKP Genel Merkezi’nde genişletilmiş grup toplantısına katıldı ve burada yaptığı konuşmada Suriye’de yaşanan olaylara ve Suriye’den Türkiye’ye sığınanlara değindi:

“Bizim geleneklerimizde misafir kutsaldır. Zamanında Osmanlı elçisi dahi sığınmacıların iadesini isteyen hükümdarlara ‘Onlar bize emanettir. Onları size veremeyiz’ demişlerdir. Ancak CHP’nin bugün Suriye’den sığınan mültecilere takındığı çirkin tavır kendi tarihinden de tekrarlamıştır.

CHP’nin on yıllar boyunca üstünü örtmeye çalıştığı bu olay maalesef gerek Türk gerek Azeri tarihine acı bir hatıra olarak kazınmıştır. 1945 yılında 146 Azeri aydın Stalin zulmünden kaçıyorlar. Türkiye’ye sığınıyorlar. Azeriler öz kardeşlerinin yurduna gelip kucaklaşıyor. Stalin Türkiye’den bu Azerilerin derhal iadesini istiyor. Sınırdaki karakola telgraf çekiliyor ve mültecilerin iadesi isteniyor. Karakol komutanı emri defalarca teyit ettiriyor. Ancak CHP hükümetinden emir geliyor. Durumu anlayan Azeriler lütfen bizi siz kurşuna dizin kendi bayrağımızın altında bizi öldürün diyorlar. Ancak Ankara’dan gelen emir net. Boraltan köprüsünü geçen aydınlar, elleri bağlanmış olarak infaz ediliyor. Karakol komutanının bu elim manzara sonrasında intihar ederek canına kıydığı söyleniyor” [2].

Boraltan Köprüsü Olayı ne kadar gerçek? İnternet ortamında ve konu üzerine yapılan diğer popüler yayınlarda bir hayli abartılı bilgiler dolaşmakta; ayrıca bu olay, İnönü ve CHP düşmanlığı yapmak için bir araç olarak kullanılmakta… Peki gerçek ne?

Aslında günümüz Türkiye’sinde Tek Parti Dönemi’ne dair ileri sürülen suçlamaların önemli bir bölümü Demokrat Parti döneminde, 1950’li yıllarda gündeme getirilmişti. Dolayısıyla günümüzdeki iddialar bir tekrar niteliği taşımaktadır. Tarihçilerde de doğal olarak “deja vu” hissi uyandırmaktadır.

Günümüzde Boraltan Köprüsü olayı olarak bilinen konuyu ilk kez gündeme getiren isim DP Tekirdağ milletvekili Şevket Mocan’dı. Tarih: 1951… Mocan, renkli bir simaydı. Mocan’ın renkli, kavgacı tavrı, aynı yıllarda DP içerisinde de devam etmişti. Orman Kanunu’na ilişkin istediği düzenlemeler nedeniyle dönemin Tarım Bakanı Nedim Ökmen ile de sıklıkla polemiğe girmişti. Bakan hakkında DP Meclis Grubu’nda gensoru vermiş, sonraki süreçte partiden atılmıştı[3]. Bir müddet sonra CHP’ye girmiş, ancak CHP’nin 1959 yılındaki İlk Hedefler Beyannamesi’ni beğenmeyerek DP’ye geri dönmüştü[4].  

Şevket Mocan’ın Sovyetler Birliği’ne iade edilen Rus mültecilere ilişkin soru önergesi Mayıs 1951 tarihinde TBMM’ye verildi[5]. Önergenin TBMM’de gündeme geldiği tarih, 18 Temmuz 1951. Tek Parti Dönemi’ne yönelik Demokrat Parti iktidarı dönemi boyunca dile getirilen eleştirilerin, hesap sorma isteklerinin bir parçası olarak görmek mümkündür bu önergeyi… Ahmet Gürkan gibi milletvekillerinin İnönü’nün mal varlığını, Halkevlerini ve CHP’nin mal varlığını gündeme getirdikleri bu dönemde, söz konusu önerge, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmesi ve 1951 yılında da, Almanya’ya savaş haline son verilmesine ilişkin kanun tasarısının görüşülmesi sonrasında gündeme geldi[6]. Mocan’ın önergesine dönemin Adalet Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu yanıt verdi. Günümüzde internet üzerinde konu hakkında yapılan yayınlarda Mocan’ın iddialarına yer verilmekte, İnönü suçlanmaktadır. Oysa Nasuhioğlu’nun yanıtlarına çok da yer verilmemektedir. Dönemin TBMM Tutanak Dergisi’nde konuyla ilgili bir hayli bilgi bulunmaktadır.

Mocan’ın soru önergesi şöyle idi:

“T. B. M. M. Başkanlığı Yüksek Katına

Aşağıdaki suallerimin sözlü olarak Başbakan tarafından cevaplandırılmasını rica ederim:

1. Muhtelif tarihlerde memleketimizde siyasi mültecilik haklarına dayanarak iltica etmiş (156) mülteci 1947 senesinde, milletlerarası hukuk kaidelerine tamamen aykırı olarak Sovyet Rusya'ya teslim edildikleri doğru mudur?

2. Facia kurbanlarının sevk şekli de kurban gönderilen mabudun usullerine uygun olmasındanve akıbetlerini görmesinden, teslim işinde vazifeli Yedek Subay Posta Müfettişi Reşat’ın asabi rahatsızlığa uğradığı ve sinir hastanelerinde elyevm tedavi olduğu doğru mudur?

3. 1945’te Almanya’daki öğrencilerimizi getiren İsveç bandıralı vaporla (Enver Anar ve Âdem) isminde iki münevver askerî Türk mülteci gencin senelerden beri memleketimizde tavattun etmiş amca ve teyzesinin yanından alınarak (Ankara'ya gönderiyoruz) diye Komiser Muavini Ali Rıza nezaretinde Kars’ta aynı mabuda kurban sundukları vâkı midir?”

Dönemin Adalet Bakanı ve Edirne milletvekili olan Nasuhioğlu, soru önergesine Dışişleri, İçişleri ve Milli Savunma bakanlıklarından aldığı bilgiler doğrultusunda yanıt verdi:

“Muhterem arkadaşlar, sorulan hususlar hakkında Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarından alınan bilgilere göre:

İkinci Cihan Harbinin başından itibaren memleketimize muhtelif devletler tabiiyetini haiz askerî şahıslar iltica etmiş ve bunlar bitaraf bir Devlet olmamız itibariyle harbin sonuna intizaren Yozgad’da kurulan kampta enterne edilmişlerdir.

23 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya'ya karşı harb ilân etmemiz üzerine, müttefiklerimiz arasında yer almış bulunan Sovyet Rusya kendi tebaasından olan askerî mültecilerin iadesini istemiştir. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığınca Başbakanlığa yazılan 22.V.1945 tarihli tezkerede, Almanya ve Japonya ile harb hâline geçmemizden sonra memleketimize iltica etmiş olan müttefiklerimiz tebaasından asker olanların mütekabiliyet şartiyle iadelerinin uygun olacağı teklif edilmiştir. Keyfiyet Bakanlar Kurulunca incelenerek neticede ittihaz olunan Mayıs 1945 gün ve 3/2563 sayılı kararla; ‘Almanya veya Japonya veya her ikisi ile harb halinde olan devletler uyruğundan memleketimizde bulunan mültecilerin yalnız askerlik hizmetine mensup olanlarının mütekabiliyet esası çerçevesinde iade edilmeleri’ tasvip edilmiştir. Bu karar mucibince ve Ankara’daki Sovyet Sefareti ile mütekabiliyet esasını tesbit eden bir nota teatisi suretiyle (237) Sovyet askerî mültecisinden (195) i ilk parti olarak 6.VIII.1945 tarihinde Tıhmıs kapısından Sovyetlere iade edilmiştir. Fakat Sovyetlerin, Rusya'ya iltica etmiş olan bir subayımızla iki erimizi, izlerinin bulunamadığını beyanla geri vermedikleri ve bu suretle mütekabiliyet esasını ihlâl ettikleri cihetle, mütebakisinin ve ilk partisinin sevkı esnasında yolda kaçan birkaç kişinin iadesinden vaz geçilmiştir. Bundan sonra Başbakanlığın tensibiyle Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarının temsilcilerinden kurulan komisyonca tanzim olunan rapor Bakanlar Kurulunun 1.IX.1947 tarihli toplantısında incelenerek, komisyon raporuna göre işlem yapılması uygun görülmüş ve böylece Yozgad kampının dağıtılarak yurdumuzda kalmayı arzu edenlerden Türk ırkından olanların vatandaşlığımıza alınması esası kabul edilmiştir.

Enver Anar (Enver Kaziyef) ile Kadri Başaran (Adem Kardeşbeyli) adındaki Kızılordu eski subaylarından iki kişinin de Sovyet Rusya’ya iade edilen yukarda yazılı (195) kişilik listeye dâhil bulundukları anlaşılmıştır.

Teslim işinde vazifeli yedek subay posta müfettişi Reşad'm asabi rahatsızlığa uğradığı ve elyevm sinir hastanesinde tedavi edilmekte olduğu hakkında bilgi mevcut değildir”.

Adalet Bakanı Nasuhioğlu’nun verdiği yanıt, Mocan’ı tatmin etmedi. Kürsüye gelerek Bakanı da eleştirdi:

“Muhterem arkadaşlarım, huzurunuza getirdiğim vakıalar geçmiş zamanda olmuş bitmişi basit hâdiseler değildir. Tahribatı bugün de devam etmekte olan tarihî mesuliyetlerdir ki, onları 9 ncu Büyük Millet Meclisinin huzuruna getirmemek, tarihe karşı bir suç olurdu; onun için getirdim. (Doğru sesleri) Ancak hâdiseler, Adalet Bakanının izahları gibi cereyan etmemiştir. Beni en çok müteessir eden nokta da budur.

Arkadaşlar, Bakanlık mesuliyetini verdiğimiz bir arkadaş, eski devir mesullerinin cürümlerini kapatmak için hazırlanmış dokümanları toplıyarak, sanki kendisi de o devrin Bakanı imiş gibi, o zamanın cürüm avukatlığını yapıyorlar. Çok ehemmiyetli suallerin mücrimlerinin adeta beraetine talip oluyorlar. Netice itibariyle bu tarihî mesuliyetler kayboluyor. Istırabım bundandır.

Hayatı tesmiyemizde çok ehemmiyetli suallerimiz oldu. Fakat ne yapalım ki, buna cevap veren arkadaşlar tamamiyle o devrin avukatı gibi konuşarak bunların beraeti cihetine gittiler.

Hiçbir zaman, izah ettikleri gibi, enterne edilmiş askerler değildir. Bir lahza bunun üzerinde durmanızı rica ediyorum: Bunlar askerî, enterne edilmiş, insanlar mıdır, yoksa siyasi mülteci midirler? Askerî mülteci diye, bizim bildiğimize göre, ya tayyaresi bozulup düşen yahut bir müsademede bizim hudutların içerisine girmeye mecbur olan askerî idarece enterne edilmiş insanlara denir. Fakat bir âkideden canını kurtarıp da hudutlarımıza iltica eden insanlara ancak siyasi mülteci denir. Bunların içerisinde bizim memleketimizle hiç alâkası olmadığı halde Fransa’daki kamplardan alınıp götürülürken Arnavutköy açıklarında gemilerden canları pahasına denize atlayıp balıkçılarımız tarafından kurtarılarak bize iltica edenlerde vardır. Bunlar siyasi mülteci değil midirler?

Muhterem arkadaşım, Enver ve Adem isminde iki azeri münevverden bahsettiler. Bunlar çok yakından tanıdığımız Konya Milletvekili Ziyat Beyin kayın biraderleridir. Çok evvel Rus ordusunda subaylık etmişler, fakat milliyetlerini unutmamışlar, o akideleri kabul etmiyerek Almanya’ya kaçmışlar, orada uzun müddet bulunmuşlardır.

Sonra memleketimize gelerek hemşirelerinin yanına, Ziyat Beyin hareminin yanına sığınmışlardır. Fakat yüz kızartacak bir hal olarak bunlar bir gün evden alınarak, Ankara'ya göndereceğiz diye, Komiser Ali Rıza refakatinde hududa götürülmüşler, ayni mabuda kurban sunulmuşlardır. Bu milletin tarihinde bir tek mülteci İsveç Kralı Şarl için harb etmiş şerefli hâdiseler çoktur; fakat siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, gönül parçalayıcı, hicabaver bir hâdise daha yoktur. (Bravo sesleri).

İbnisuud mutavaat etmedi, mültecileri vermedi, fakat bizdeki bir devrin adamları bizim tarihimize bu lekeyi yazdılar, mültecileri iade ettiler arkadaşlar (Doğru sesleri).

Arkadaşım Konya Milletvekili Ziyat [7], hâdiseyi ikmal ederek bu tarihî lekeyi, o devrin plâğı gibi tekrarlıyan Bakanlığın izahatı çerçevesinden çıkaracak, 9 ncu Büyük Millet Meclisinin tarihine mufassalan geçirmek üzere, benden sonra kendi sualiyle huzurunuza gelecektir”.

Mocan’ın eleştirileri üzerine Nasuhioğlu tekrar kürsüye gelerek şu cevabı verdi:

“Muhterem arkadaşlarım, Tekirdağ Milletvekilinin konuşma tarzındaki hususiyeti bilirim. Bendenizin burada vâki olan suale cevap verirken istinad etmiş olduğum dokümanlar şüphesiz ki bizim zamanımızdan evvel cereyan eden bir devrin mevcut dosyalarıdır. Burada eğer yüksek huzurunuzda yapmış olduğumuz tahkikatın neticesi böyle olmuştur, diye bir hüküm verecek vaziyette konuşmuş olsaydım o vakit sabık idarenin bir avukatı gibi konuşmuş olurdum. Fakat mesele sual müessesesinin mânası dâhilinde elimizdeki resmî dokümanların resmî ifadesi içinde kalarak bunu söylemektir. Nitekim mâruzâtımın başında şu şu şu vekâletten almış olduğum malûmata istinaden arz ediyorum, diye elimizdeki dosyaların yerini de göstermiş bulunuyorum. Bu itibarla sual soran zatın bu inceliğe dikkat etmesini bizzat kendilerinden rica ederim. Burada sabık idarenin ne avukatı vardır, ne de onun propagandasını yapan insan vardır.

Arkadaşlar, Yüksek Meclise hiçbir hakikat örtülerek gösterilemez. Hiçbir vaka ve bir hakikat örtbas edilerek buraya getirilemez. Niçin örtbas edeceğiz, ne var ki örtbas edeceğiz? Bizim icraatımız olsaydı belki onun avukatlığını yapmak ve örtbas etmek ithamı olabilirdi. (Bravo sesleri) Fakat kendi içinde bulunmadığımız bir devrin avukatlığını yapmaya ne lüzum ve ne de sebep vardır ki, Şevket Mocan mütemadiyen bize ihtar ediyor? Arz ediyorum bununla iyi bir harekette bulunmadı arkadaşlar. Burada yapılan müzakereler umumi efkâr üzerinde açılmış müzakerelerdir. Eğer bu müzakereler neticesinde yeniden bir tahkikata lüzum görülürse böyle bir tahkikat yapılabilir. Fakat hiçbir vakit sual müessesesi kendi hudut ve resmiyetini aşarak başka bir şekilde ifadede bulunamaz. Hakikat budur. Yine tekrar ediyorum, eğer mevzu bir tahkikat mevzuu ise o da ileride belki düşünülebilir.

Maruzatım bundan ibarettir” [8].

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, savaşın uğramadığı ender ülkelerden biri idi. Bu nedenle de sıklıkla mülteci akınına uğramaktaydı. Bunların önemli bir bölümü Alman işgaline uğrayan Ege adalarındandı. Türkiye karasularından geçmek isteyen ve mülteci taşıyan gemileri de anmak gerekir[9]. Türkiye giderek artan mülteciler sorununu hukuki düzenlemeler de yaparak (1941) çözmeye çalışırken[10], diğer taraftan özellikle Almanya ve Sovyetler Birliği’nin husumetini çekmemeye gayret ediyordu. Çünkü izlenen denge politikası, saldırıya yol açacak bir gerekçe vermemeyi amaçlıyordu. Ülkenin yönetici kadrosu –İnönü başta olmak üzere-, Birinci dünya Savaşı’nda yapılan hatayı tekrar etmemek ve elden geldikçe savaşın dışında kalmak niyetindeydi.

Dönemin arşiv belgeleri mülteciler konusunda bir hayli bilgi içermektedir. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde savaşın son iki yılına ait (1944-1945) belgelerin yoğunluğu dikkat çekicidir[11]. Bu konuda Genelkurmay ATASE Arşivi’nde belgeler bulunmaktadır[12].  

Türkiye, savaş yılları boyunca izlediği denge politikası gereğince izlediği tarafsızlık politikasına son vererek –Yalta Konferansı’nın ardından- 23 Şubat 1945 tarihinde ABD-İngiltere-Sovyetler Birliği Bloku’ndan yana tavır aldı; Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Bu, elbette sonuna gelinen bir savaş için sembolik bir davranıştı ve Birleşmiş Milletlere kurucu üye olarak katılmayı da amaçlıyordu. Ancak yine de Türkiye, bu tavrıyla kazanan ülkeler grubunun yanında yer aldı ve politikalarını ona göre dizayn etti. Nitekim arşiv belgelerinden 14 Mart 1945 tarihli olanı Alman işgali altındaki adalardan mülteci kabulüne devam edilmesi konusunu ele almaktaydı. Oysa kazanan ülkelerden mülteci kabulüne son verilmişti. Bunlardan biri de Sovyetler Birliği idi. 15 Mayıs 1945 tarihli belge buna yöneliktir. 21 Mayıs 1945 tarihli belge ise, daha dikkat çekicidir ve doğrudan konumuzla ilgilidir:

“Almanya ve Japonya veya her ikisi ile harp halinde olan devletler uyruğundan memleketimizde bulunan mültecilerin, yalnız askerlik hizmetlerine mensup olanlarının, mütekabiliyet esası çerçevesinde iade edilmesi”ni konu alan bu belge, Yozgat’taki kampta[13] tutulan asker kökenli mültecilerin Sovyetler Birliği’ne iade edilmesinin önünü açmaktaydı. 30 Temmuz 1945 tarihli yazışma da, 6 Ağustos 1945 tarihinde Sovyetler Birliği’ne iade edilen Azeri kökenli Sovyet askerlerine yönelikti.

1945 yılının Şubat ayının ilk yarısında toplanan Yalta Konferansı’nın ardından Mart ayında Sovyetler Birliği Türkiye’ye bir nota verdi (19 Mart). 7 Kasım 1945 tarihinde sona erecek olan, 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması’nı yenilemeyeceğini bildirdi. Gerekçe İkinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlamaması ve ciddi değişikliklere ihtiyaç duymasıydı. Türkiye’nin Almanya’ya karşı Müttefiklerin (Üçlerin/ABD-İngiltere-Sovyetler Birliği) yanında savaşa girmemesi, savaşın dışında kalmak için çaba harcaması ve savaş sürecinde izlediği denge politikası, savaşın dışında kalmasını sağlamıştı ama tam da bu nedenle Türkiye -savaşın tahribatından kurtulsa da-, savaşın sonunda yalnız bir ülke durumundaydı. Kazananlar arasında yer alan Sovyetler Birliği’ne karşı, ABD ve İngiltere’nin desteğini sağlaması hiç de kolay değildi. Nisan ayı başında Türkiye, Sovyetler Birliği’ne verdiği karşılık notasında yeni koşullar ışığında gelecek tekliflere açık olduğunu, bunları dikkatle ve iyi niyetle inceleceğini bildirdi. Haziran ayı başında Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e, bir anlaşma imzalanabilmesi için Türkiye’nin kabul etmesi mümkün olmayan şartlar ileri sürdü. Bunlar arasında Türk-Sovyet sınırında Sovyetlerin lehine değişiklikler yapılması, Boğazların ortak savunulması, Sovyetlere Türkiye’de kara ve deniz üsleri verilmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesi de vardı. Türkiye, istekleri reddetti. Bunun üzerine Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Kafkasya’daki askeri birliklerini faaliyete geçirdi. Haklı olarak Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Sovyet işgalinin benzerinin yaşanabileceği, ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi yalnız bırakabileceği endişesi vardı. Bun rağmen Türkiye, hem Sovyetlere direndi ve taleplerini reddetti hem de ABD ve İngiltere’yi gelişmeler konusunda bilgilendirdi. Temmuz ayında toplanan Potsdam Konferansı’nda Sovyetler Birliği, taleplerini ABD ve İngiltere’ye de iletti. İngiltere ve ABD, Türkiye’nin tam da arkasında durmadılar ve sorunların iki ülke arasındaki görüşmelerle çözülmesini istediler. Dolayısıyla Türkiye, Sovyet talepleri karşısında kısmen de olsa yalnız kalmıştı[14]. İşte bu ortamda, Sovyet tehdidi bu kadar kendini hissettirirken ve kağıt üzerinde de olsa birlikte Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmişken, müttefik ülkelere ait asker kökenli mültecilerin mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde iade edilmesi, son derece olağandı. Nitekim Sovyetlerin karşılıklılık ilkesine uymaması üzerine de, iadelere son verilmişti.

Sonuç olarak iade edilenlerin öldürülmeleri, son derece üzücüdür. Ancak dönemin koşullarının kısıtlayıcılığı ortadadır. Yaşananlar, eleştirilmeyi elbette hak etmektedir[15]. Ortaya sürülecek hiçbir gerekçe yaşanan dramın büyüklüğü ortadan kaldırmayacaktır. Bununla birlikte ilginç bir şekilde eleştirilenin CHP ve özellikle de İnönü olması -milliyetçiliği ile ünlü dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’nun adının hiç anılmaması-, dikkat çekicidir.
BİBLİYOGRAFYA:
[1] Prof. Dr., DEÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi.
[2] “Erdoğan’dan önemli mesajlar”, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21386210.asp (5 Eylül 2012).
Erdoğan konuşmasının devamında şunları da söyledi:
“Bu olay bir ağıt oluyor:
Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.
Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.
Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.
İşte CHP budur.  Bugün CHP Azerbaycan’a Kırım’a göğsünü gere gere gidemez. Ama biz Saraybosna’ya da Kahire’ye de Tunus’a da Gazze’ye de Bakü’ye de göğsümüzü gere gere gideriz. En kısa zamanda Şam'a gideceğiz. Emevi Camisi'nde namaz kılıp, Suriyeli kardeşlerimizle kucaklaşacağız”.
Erdoğan’ın konuşmasının ardından Belgelerle Gerçek Tarih adlı internet sitesi de, Kadir Mısıroğlu’nun Moskof Mezalimi adlı kitabına atıf yaparak, Ruslara teslim edilen Azeri sayısının 417 ve olayın sorumlusunun İnönü olduğunu belirten bir yazı yayınladı. “Boraltan Katliamı (Belgelerle) İsmet İnönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti”, http://belgelerlegercektarih.com/tag/boraltan-koprusu/ (son erişim tarihi: 9 Ağustos 2015).
Site, hem sayıyı arttırmakta ve hem de faturayı İnönü’ye kesmekte.
[3] “Ş. Mocan’ın yeni takriri”, Milliyet, 15 Nisan 1952; “DP Meclis Grupu dün toplandı”, Milliyet, 29 Nisan 1953; “Şevket Mocan”, Milliyet, 8 Temmuz 1953.
[4] “Şevket Mocan CHP’den istifa etti”, Milliyet, 22.1.1959; Şevket Mocan tekrar DP’li ol, Milliyet, 3 Haziran 1959.
[5] “Ruslara teslim edilen mülteciler”, Milliyet, 26 Mayıs 1951. Mocan, önergeyi önce DP Meclis Grubu’nda dile getirmiş, ardından da TBMM’ye taşımıştı.
[6] “Dünkü Meclis ictimaı”, Milliyet, 19 Temmuz 1951.
[7] Mocan’ın sözünü ettiği milletvekili Ziyad Ebüzziya’dır. Ancak, Ebüzziya sözü edilen açıklamayı yapmamıştır.
[8] Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, 9. Dönem 9. Cilt 101. Birleşim, ss. 203-207.
[9] Nazilerden kaçan Musevileri taşıyan Struma gemisi ve yaşanan facia da bu arada anılmalıdır. Bu konuda örneğin bkz. Halit Kakınç, Struma, Destek Yay., İstanbul, 2012; Çetin Yetkin, Struma, Bir Dramın İçyüzü, Gürer Yay., İstanbul, 2008
[10] Ahmet Emin Yaman, “II. Dünya Savaşında Türkiye’de Askeri Mülteciler ve Gözaltı Kampları (1941-1942)”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/29/215.pdf  (son erişim tarihi: 12 Eylül 2015).
[11] Konumuz 1945 yılında Sovyetler Birliği’ne iade edilen mülteciler olduğu için, sadece bunları belirtmek yeterli olacaktır:
Tarih :15/5/1945  Sayı :  Dosya :97231  Fon Kodu :30..10.0.0  Yer No :117.815..19. 
Suriye ve Sovyet Rusya hudutlarından gelen mültecilerin kabul edilmemesi.
Tarih :21/5/1945  Sayı :2563  Dosya :76207  Fon Kodu :30..18.1.2  Yer No :108.29..16. 
Almanya ve Japonya veya her ikisi ile harp halinde olan devletler uyruğundan memleketimizde bulunan mültecilerin, yalnız askerlik hizmetlerine mensup olanlarının, mütekabiliyet esası çerçevesinde iade edilmesi.
Tarih :30/7/1945  Sayı :  Dosya :97232  Fon Kodu :30..10.0.0  Yer No :117.815..20. 
Sovyet Rusya'ya iade edilecek mülteciler.
[12] Buradaki belgeleri kullanarak yazılan bir makale için bkz. Yaman, agm.
[13] İkinci Dünya Savaşı yıllarında kampta ağırlıklı olarak Sovyetler Birliği kökenli mülteciler vardı. Örneğin 1941 yılında Yozgat kampındaki 105 mültecinin 86’sı Sovyetler Birliği kökenliydi. Geri kalanların 10’u Alman, 8’i Bulgar, 1’i İngiliz ve 1’i İspanyol idi. 1942 yılında ise Sovyetler Birliği kökenli mülteci sayısı 117’ye ulaşmıştı. Bunların 13’ü subay, 103’ü er ve 1’i de askeri memurdu. Bkz. Yaman, agm.
Kampta bulunan mültecilere dair Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan belgeler ise şunlardır:
Tarih :16/4/1947  Sayı :  Dosya :51230  Fon Kodu :30..10.0.0  Yer No :55.368..39. 
Yozgat kampında tutulan üç Alman mültecinin sınır dışı edilmelerini Bakanlığın uygun gördüğü.
Tarih :1/7/1944  Sayı :  Dosya :51205  Fon Kodu :30..10.0.0  Yer No :55.368..15. 
Yozgat kampından kaçmak üzere iken yakalanan Fransız mültecilerin üzerinden çıkan mektup. 
Tarih :26/5/1942  Sayı :  Dosya :8169  Fon Kodu :30..10.0.0  Yer No :81.532..8. 
Yurdumuza iltica eden tayyarecilerden talimatnamelere uymayanların Yozgat kampına nakil olunacaklarına dair.
[14] Dönemin dış politikası için bkz. Selim Deringil, Denge Oyunu, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1994; Nuri Karakaş, Türk-Amerikan Siyasi İlişkileri (1939-1952), Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 2013; Türk Dış Politikası, Cilt I: 1919-1980, (Editör: Baskın Oran), İletişim Yay., İstanbul, 2014.
[15] 1951’de Mocan’ın gündeme getirdiği konu, sonraki yıllarda da Türkiye’nin gündeminde yer aldı:
“CHP iktidarının mültecileri iade etmesi konusu 1965 Seçimleri öncesinde de gündeme getirildi. 7 Ekim 1965 tarihli Adalet Gazetesi’nde çıkan imzasız başyazıda İnönü’nün günahları arasında sayılan, ağıtlarda, şiirlerde dillendirilen bu acı olaylar,  filmlere de konu oldu. Mehmet Kılıç’ın yönetmenliğini üstlendiği ve Cüneyt Arkın, Oya Aydoğan, Baki Tamer gibi oyuncuların rol aldığı, 1977 yapımı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filmde benzer bir konu işlenmiş ve ‘1945 yılında Sosyalist bir ülkeden Türkiye’ye iltica eden daha sonra düşmana edilirken sınırda şehit edilen 150 Türk’ün aziz hatırasına atfedilmişti’”. Bkz. Emre Gül, “Ne düşünüyorsun?CHP, mültecileri Sovyetlere kurban etmişti”,  http://www.dunyabulteni.net/haber/303823/chp-multecileri-sovyetlere-kurban-etmisti (son erişim tarihi: 10.08.2015).
Maraş’ta Aralık 1978 tarihine Cüneyt Arkın'ın başrolünü oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin gösterimi sırasında sinema salonuna patlayıcı madde atılması, Maraş Katliamı’nı başlamasının kıvılcımını ateşlemişti. Olaylar sırasında 100’den fazla Alevi öldürüldü. Alevi ve Komünist düşmanlığının kışkırtıldığı dinci-milliyetçi bir katliam olan Maraş Katliamı, 12 Eylül askeri darbesine giden önemli kilometre taşlarından biridir. Bu konuda örneğin bkz. Aziz Tunç, Beni Sen Öldür, Maraş / 78, Fırat Basın Yayın, İstanbul, 2014; Orhan Tüleylioğlu, Kahramanmaraş Katliamı, Uğur Mumcu Vakfı Yay., Ankara, 2010. 
[status draft] [nogallery] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category araştırma]
[tags TARİH, Boraltan Köprüsü, Olay] MAIL : ozel-buro@isnet.net.tr

12 Mayıs 2017 Cuma

"ÇUKUR TARİH" - Nusret KEBAPÇI, Ne çukuru? Diye sormanıza hiç gerek yok!..

ÇUKUR TARİH
Nusret KEBAPÇI
Ne çukuru? Diye sormanıza hiç gerek yok.
Bu şarlatanların kendilerinden farklı düşünen herkese bu çukurdan attıklarını düşünürseniz sanırım…
Ne çukuru olduğuna ilişkin bir fikriniz olur.
Tamam
Bu kişiler bu ve benzeri davranışları ilk kez yapmıyorlar ama hiç bu kadar pervasız da olmamışlardı.
Peki, o halde neden durup dururken bu kadar tepki uyandıran bir söylemde bulundular dersiniz…
Ya da işin daha da vahimi…
Hadi bunlar bir şekilde birilerinin gazına geldiler diyelim…
Bugün oturdukları makamları tamamen Atatürk’e borçlu olanlardan en küçük bir ses gelmemesi sizce…
“Sükut ikrardan gelir.” özdeyişini doğrulamaz mı?
Aslına bakarsanız bu türden olayları ilk kez yaşamıyoruz ama bu türden saldırıların çok sık olarak…
Üstelik gazeteci denilen hep aynı şarlatanlardan gelmesi…
Ülke yöneticilerinin ise…
Bu tür saldırılara karşı sürekli kayıtsız kalıp, sessizlikle geçiştirmesi…
İster istemez herkeste…
Ülkede yapılmak istenen değişiklerle ilgili tepkiler mi test ediliyor? Gibisinden bir soruyu da akla getirmiyor değil…
Diyeceksiniz tamam da…
Bu yaşananların uygulanan politikalarla hiç bir bağlantısı yok mu?
Yani konu sadece bir kaç densizin sözlerinden mi ibaret?
Doğrusunu isterseniz…
Bu konu ülkemize biçilen başkanlıkla doğrudan ilgilidir…
Çünkü
Nasıl bir başkanlık veya ülke olacağımız konusunda herhangi bir fikriniz varsa zaten kimsenin bir şey söylemesine gerek yok, siz zaten olayı anlamışsınız demektir…
Ama yoksa konuyu biraz olsun açıklamak gerekmektedir…
Sahi nasıl bir başkanlık getirilmek istenilmektedir biliyor musunuz?
Ben söyleyim;
Çok kimlikli, çok kültürlü federatif bir başkanlık…
Daha basit anlatayım…
Tek millet esasına dayalı olmayan, çok milletli, belki çok dinli, eyaletli, dini bir devlet.
Peki, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana birlikte omuz omuza vererek, acıyı…
Sevinci…
Yokluğu…
Savaşı paylaşıp…
Sonuçta bugün…
Tek bayrak, tek dil, tek vatan da ifadesini bulan Türk Milleti, nasıl etnik ve dini kimliklere ayrıştırılabilir hiç düşündünüz mü?
Aynen bugünkü gibi…
Atatürk’e hemen her fırsatta saldırtılır…
Özel hayatı didik didik edilerek en küçük bir bilgi kırıntısı bile çarpıtılarak ortaya atılır…
Tek ulus olmak için yaptığı hemen her şey diktatörlük olarak nitelenip…
Sözde demokratiklik adına tartışmaya açılarak, çok kimlikliliğin demokrasi, özgürlük olacağı düşüncesi ortaya atılır…
Ardından da hemen her türden etnik ve dini kimliklere, tarikat ve cemaatlere fırsat tanınarak…
Sözde demokrasiye geçiyoruz adı altında…
Toplum tek milletten…
Çok millete yani…
Federatif bir başkanlığa geçirilir…
Ama
Bunun için önce Atatürk’ün itibarsızlaştırılması…
Ardından da…
Ulus devletin anti demokratik, baskıcı ve zorba olduğunun gösterilmesi gerekiyor…
Yapılan budur.
 ***
11.05.2017
Nusret KEBAPÇI